Yaşam - 2
Vicdansız Ceyda’m
“Belli ki Ceyda’mın vicdan pusulası şaşmıştı. Geri dönülemez ve hatta geri dönülmesi teklif dahi edilemez bir yola girmekte son derece kararlıydı. Hayalkırıklığının belki de hayatımdaki en çarpıcı örneğiydi. Hayatımın bu kısmına “Vay .mınakoyayım” ismini koymuştum. Öncesinde bunun için bir hayli düşünmeme rağmen bu duruma bundan daha çok yakışan bir söz bulamamıştım. Tabii ki gelecek nesillere bırakabileceğim güzellikte bir söz değildi bu ama o an için benim işimi görmüştü. Nice asırları devirmiş güzel sözler çaresizdi bu durum karşısında.
Tam olarak o an ‘Tanrı olsa iyi olurdu,’ diye düşündüm; çünkü, böyle zamanlar, insanın özünde iyi olmasına dair ümit beslediğimiz zamanlardı. Kendimizi bir şekilde avutmamız gerekiyordu ama Ceyda’ma baktığım zaman, elimde olmayan sebeplerden ötürü gayet açık bir şekilde dünyanın en kötü insanlarından biri olduğu dışında hiçbir şey göremiyordum. Yine de dost meclislerimizde ‘Özünde iyidir’ şeklinde bahsedilen insanlardandı Ceyda. Özüne inerken can vereceğiniz, insanı öze hasret bırakan tipte bir kadındı oysa. Pek de insanî vicdan çekirdeğinden bahsedemiyordum yani. ‘Tanrı neden hiç aldırmıyor inandırıcı olmaya?’ diye düşündüm. Bilmiyordum. Belki de buna ihtiyacı yoktu. Neyse dedim, bi hayli neyse.”
Emre Hacısalihoğlu / Şubat 2014 / Konu: Vicdan
Karmaşanın Romantizmi
“Bundan 20 sene önce kiraz ağaçlarının ve geniş bahçelerin olduğu ‘Trešnjevački’ bölgesinde, demiryolunun kenarında eski bir fabrikanın çatısında mangal yapıyoruz. Geçen yük trenlerinin içine çatıdan tükürmek suretiyle fırlatılan şeftali çekirdeklerini vagona sokma yarışını İvek kazanıyor. Bu konuda çok tecrübeli. Bu fabrikaya çocukluğundan beri geliyor. Küçük yaşta ailesini kaybeden İvek, bu çatıda partiler düzenlemeye ve bundan para kazanmaya başlamış. Diğer Balkan şehirlerinde de olduğu gibi underground partiler burada da çok yaygın. Öğlen güneşinin altında gitarından çıkan eski Yugoslav parçalarına herkesin katılması heyecan verici. Faşizme karşı dans eden ve çatışan Partizan gençlerini hayal ettiriyor bana. Tito bir balkonda konuşuyor. ‘Hayde!’ diyor. Romantizmi bir kenara bırakıp yeni gelen treni çekirdeklerle vurma yarışına başlamışız bile.”
Görkem Bereket / Mayıs 2014 / Konu: Yol
Oooo Unvan! Alırım Bi Dal…
“Bu ahval ve şerait içinde geldiğimiz noktaya bakarsanız, iki binlerin dünyasında bu temel dürtülerin, artık trajikomik olmaktan bile çıkmış bir kurgu ile sarmaş dolaş zihinlerde fink attığını görebilirsiniz. Tabii bu karamelize edilmiş kaosun hiçbir yararı olmadığını dile getirirseniz nankörlük etmiş olursunuz bayım. Mesela bu maymun iştahlı keşmekeş, psikiyatri sektöründe ciddi atılımlar yapılmasına yol açmış ve küçük çaplı enayi devrimlerini hayata geçirmiştir. İki ucu boklu değnek olan bu çıkmazın pratikteki karşılığı olan ‘rutin’, hiç olmadığını kadar süratli ve kendini bir işe yarıyormuş hissetmeye başlamıştır. Lakin günümüz insanları bu hızla kafayı yemeye devam ettiği sürece fıtratınızda olduğu söylenegelen dürtülerin mutlak kötüye evrilmesi ve bu durumun alabildiğine normalleşmesi kaçınılmazdır. Görünen odur ki bayım, bu tablo, insanoğlunun ‘kendisinin biraz daha iyi olduğunu düşünmekten vazgeçip herkes kadar, herkes gibi olduğunu kabul etme’ biçiminde nakşedilen ortalamanın üstü etkisini, kendi içinde bir çeşit şok etkisine çevirip güzele evrilene dek ‘bize kadar olduğuna inandırıldığımız küçük, küçücük dünyamızı’ süslemeye devam edecektir.”
Oğuzhan Oğuz / Ağustos-Eylül 2014 / Konu: Aylaklık
Hiç Unutmam, Sene ’95, Kadıköy’deyiz…
“95 senesinde Kadıköy’de ne yaptıysak birlikte, bütün hayatımız boyunca takip edip, tesir etti bize. Aylaklığın tarihini yazmadık. Hiçbir şey yapmadan bir yerlerde oturup, içki, sigara içip sohbet ettik. Savrulanlarımız oldu o girdapta. Kalan hepimiz, o aylaklığın bize verdiği güvenle, acele de etmeden, kendi meşgalelerimizi bulduk zamanla. Ve bu meşgaleler, hep sistemin kaçış noktalarında oldu. Dâhil olamadık bir türlü, alışamadık bir daha. Misal, hiçbirimizin isminin başında TC yazmıyorsa hâlâ, o günler yüzündendir. Hiçbir şey yapmadan vakit geçirmek sisteme karşı gelmektir.”
Tayfun Polat / Ağustos-Eylül 2014 / Konu: Aylaklık
Kağıtta Durduğu Gibi Durmaz
“Kadehte duran, sanki sinsi planlar yapan dış mihraklar gibi algılanıp, bedensel, zihinsel, duygusal ve ilişkisel hikâyede bir bütünlük içine oturtulamıyor, analiz edilemiyorsa, sonuçsuz çabaların ve haliyle yılgınlığın gelmesi de şaşırtıcı olmaz. Bu bağlamda, ‘iyileşme günlüğü’ oldukça basit, özel bir teknik gerektirmeyen, sadece sistematik olması yeterli olan bir dışavurum yöntemidir. Bu yolla, alkol bırakma / azaltma sürecinde, yaşanan sıkıntı, yoksunluk ya da gerginliği kağıda dökmek bile, bir boşaltım aracı olarak sağaltıcı güce sahiptir. Zamanla, sadece güzel ve seksi tarafları çağırılmaya başlanan sevgilinin aslında ne olduğunu, neden ondan uzaklaşmak istendiğini anımsamak üzere, günlükler önemli bir kayıt defteridir. Bunların hepsinden önemlisi, alkole her an nereden çıkacağı belli olmayan kontrol dışı bir yaratık gibi bakmak yerine, yazdıkça anlam bulan iç ve dış dünyanın ilişkisel bağının ortasında, içkinin konumu netleşmeye; netleştikçe de, daha az çaba ve daha yumuşak bir tutumla yol gidilmeye başlar.”
Saba Başoğlu / Aralık 2014 / Konu: Günlük
T-Erk U Z-Erk
“Abi al diyor Mahmut ceketinin hatırına. Ceketimin hatırına.
Abi ormana gittiydik yine çor çocuk. Biz hep giderdik ormana. Na bu kadar mezarlar vardı. Dedeler, büyük dayılar büyük. Biliyor musun Lice’nin ormanı başkadır.
Başkadır diyorum. Kesin.
Biz hep pervane olurduk etrafında o mezarların. Hep pervane olurduk ama ilk o gün gördük be abi.
(Ben bir milyonuncu kere dinliyorum)
Galiba şu geçeni de milyonuncu kere görüyorum. Bu arabalar birbirinin aynı mı lan yoksa?
Mahmut hikâyesinin en darallı yerine gelmeden nefes alıyor. Nefes dediğim de dingilin birine pilav döküyor. Onu nefes sanıyoruz; ben, dingil, Mahmut.”
Alper Bakıner / Nisan 2015 / Konu: Erk
Nefesle İhtimal Gelir
“Düğümlerin bazıları açılır, bir dost uzak diyarlara yerleşir, biri toprağın altına saklanır, diğeri aşkın ihtirasını kadim dostluktan daha yeğ bulur gider… Çözülmeler olur. Üzülürsün, ağlarsın, yas tutarsın, döne döne değişirsin, değiştirirsin ipliklerin ince yerlerini. Yeni düğümler eklenir. İpler esnedikçe ihtimaller artar.
Hasta olunca çorba yapılır, ağlarken sarılınılır, delirdim mi diye korktuğunuzda ‘Aman canım, delirsen n’olacak ki?’ denilir, çocuğunuza bakılır, kediniz sevilir, köpeğinizle dolaşılınır, çiçekleriniz sulanır, uyuyakaldığınızda üstünüz örtülür, aşk acısı çektiğinizde önünüze en sevdiğiniz yemek konur, beş parasızken sırf siz azıcık daha mutlu olun diye o fetiş şapka gidip alınır, bir hafta tarhana içilir, nefesiniz açılır, nefesiniz açılır.”
Noir / Kasım 2015 / Konu: Farkındalık
Bakkallarım
“Bakkal amcanın üzerinde daima mavi iş gömleği vardır. Tam bir mavi yaka. Yaşlıdır bakkal amca. Devamlı müşterileri vardır, sokağımızın en eski bakkalı. Devamlı müşterilerine, her sabah gazete-ekmek-su servisine çıkar bakkal amca. El arabasıyla. Üç çocuğu var, ara ara gelip dükkânda dururlar. En çok kaytan bıyıklı, oduncu gömlekli, delikanlı büyük oğlu oradadır. Akşam saatlerinde ise röfleli, lensli, solaryumlu, güleryüzlü kızı gelir. Genelde hafta sonları da en küçük oğlu gelir, sanırım 20’li yaşlarında. Bakkal amca çocuklarını bu dükkân sayesinde bu yaşa getirmiş, besbelli. Tüm ailenin yüzünden anlarsınız bu dükkânın kıymetini. Halen gömleği üzerinde, el arabasının arkasında koşturur işine bakkal amca. Gördüm mü muhakkak selamlaşırız. Bazen iş dönüşü ama genelde hafta sonları alışverişimi ondan yaparım; gazete sadece onda vardır mesela.”
Deniz Yenihayat / Aralık 2015 / Konu: Takıntı
Fotoğraflarım Nerede?
“5 albüme bakmak; birkaç dal sigara eşliğinde iki saatimi aldı. Yüzümde kimi zaman mutluluğun, kimi zaman hüznün; o geldikten sonra bir süre silinmeyen izlerini sonradan fark ederek geçirilen iki saat…
Bir de o fotoğraf albümlerini, sevdiklerin ile paylaşma zamanları vardır. Daha kısa sürer genelde… Kendi başınayken, kendi özelinin karelerine bakarken daha bir özgürsündür. Hatırladıklarını hızla kafandan silip, bir sonrakine geçmek zorunda değilsindir. Başkası bakarken senin geçmişine, her yerine dokunsun istemezsin. Saklamak istediğin kareler, hayatında da saklamak istediğin yerlerinle örtüşür. Başkalarının bilmesini istemediğin, bahsetmediğin, yansıtmadıklarındır çoğu zaman. Ama işte hepsi burada, hayatının yıllar içinde oluşturulmuş fotoromanı olarak elinin altındadır. Kiminde 5, kiminde 2, kiminde 10 albümdür. Kiminin fotoromanı uzundur, kimininki ise kısa…”
Serkan Sanç / Ağustos-Eylül 2009 / Konu: İhmal
Kamber Ateş İyi Değil
“Kadın sustu, başını önüne eğdi, bekledi, sonra birden taa oğlunun gözlerinin içine bakarak sordu ‘Kamber Ateş nasılsın?’, Kamber annesinin Türkçeyi öğrenemediğini anladı, kardeşi yol boyunca annesine sadece bu üç sözcüğü öğretebilmişti, o da hep aynı cümleyi tekrarlayıp duruyordu, özlemin söze gerek duyduğu bu en yakıcı anda, ana-oğul birbirlerine seslenemiyorlardı, aralarında ‘Türkçe konuşacaksın’ emir kipli bir duvar, bir set çekilmişti, birbirlerine bakışıp duruyorlar ve anne biraz zaman geçince yeniden, ‘Kamber Ateş nasılsın?’ diyordu, oğlunun gözlerinden yanaklarına doğru, zapt edilmek istenen ama becerilemeyen, iki damla yaşın süzüldüğünü gördü anne.
Anne – oğulun görüşme kabindeki diyalogu böyle sürüp gidiyordu, anne her ‘Kamber Ateş nasılsın?’ dediğinde başka bir şey soruyordu aslında, sonunda görüşme süresinin bittiğini bildiren düdüğün çalmasıyla anne oğluna son kez bakıp titrek bir sesle hoşça kal yavrum anlamında bir defa daha sesleniyordu, ‘Kamber Ateş nasılsın?’”
Celal Çelik / Kasım 2009 / Konu: Yasak
Töhmet Altında Keyif
“Hemen bitmek zorunda değil, ama çabucak da halledilebilir, bu yüzden hayal kırıklığına uğrayacak kimse de yok ortada. Burun büküp, ‘küçükmüş’ demeye kalkacak kadar izansız birileri vardı çünkü; burada yok. Yaratan tek kişi var, başka kimsenin haberi bile yok bu olayın gerçekleştiğinden. Herkesin bildiği bir giz ya bu aslında, gizliği, gizliliği kalmamış pek.
Çoğunlukla tek başına yapıldığı için, itiraflık bir yanı da yok, kimsenin yalnız kaldığında kendine ayırdığı vaktin üçte ikisini bu uğurda geçirmiş olması sürpriz değil, bunda şaşılacak bir taraf yok. Buna rağmen; kimse bilmese daha iyi. Çıkartıp insanın gözüne sokmaya gerek yok, biz de biliyoruz; bu yüzden gizle.”
Övünç Üster / Ağustos-Eylül 2013 / Konu: İtiraf
İn Baba İnelim
“Buradan taşındım ama hâlâ her türlü alışverişimi adı Çeşme Durağı diye geçen bu mahâlden yapıyorum. Israrla. AVM’ler ve makro marketler yıkılsa batsa umrumda bile olmaz ama esnaf bir kaybolursa mahallemin hepten biteceğini biliyorum. Kaldı ki, diyelim elim dolu; alışveriş malzemesi ile dolu filemi H&M’e mi bırakacağım? Oysa İnci Kundura’ya atarım fileyi; “Ya baba, eskiden Lord kalıplar vardı” muhabbeti ederek bir de çay çekerim ağzıma. Şimdilerde İstanbul’da handiyse bir çiçeğin açma hızına denk düşen bir hızla süregiden sitecilik ve kentsel dönüşüm projeleri sonucu mahalle kültürü tamamen ortadan kaybolduğunda ortamlar neye benzer; görüyor, gözlüyor ve biliyorum. Uydu kentlerde sıfır gürültülü, süper steril hayatlar; tek tatil Pazar gününün tamamını sikko bir AVM’nin dört çatı altı kapançlığında sinemalarında, zincir mağazalarında, çakma yerel tadlar saçan zincir lokantalarında geçirip gün batarken çıkıp eve dönmeceler. Çocuğun elinde yeni oyuncak; D&R’dan alınmış dergiler eşliğinde maç izleyerek uyuyakalmalar ve Pazartesi ekranda döneduracak dizilerde ne olur ne biter derken yatak faslı...”
Sarp Keskiner / Ekim 2012 / Konu: Şehrin Hafızası
Seke Seke Ben Geldim
“Mesele sadece iktidarın çeşitli kurumlarının ve kurumları oluşturan abla / abilerimizin kendilerine biçtikleri, kostüm, törensi davranışlar vs değil. Sivil hallerin içinde de garip haller var. Nikâh salonları mesela. Düğün salonuna takılmam. Yer içer oynarım. Ama nikâh salonunda bir tuhaflık var. Sahnesi var, seyircisi var. Mekân belli, oyunun zaman süresi belli, replikler, kostümler belli. Her şey çok fazla belli. Hatta nikâhtan sonra damat ile gelini bir kenara alırlar. Orası ‘zamanı anı olarak dondurma köşesi’. Düğün salonu fotoğrafçısı diye biri var. Sırayla fotograf çektiririz ‘evli çift’ ile. Makinalar artık dijital. Arkada bir yerde 2 printer vırt vırt çalışır. Daha kapıdan çıkmadan verirler eline ‘dondurulmuş an’ hallerini. N’apcaz şimdi? Koycaz fotoyu cebimize, bir töreni daha kazasız belasız atlatmış olarak gülümseyip gitcez.
Kabul. Ben de biliyorum bu hadisenin her tarafı insani. Ayrıca beni bir alan olsa idi ben de geçerdim o hallerin içinden. Ama o esnada bir yanım dışarıda kalmıyor diyen biri var ise dinlemek isterdim.”
İlhami Algör / Ekim 2009 / Konu: Oyun