Sanat Takip - 3
Üç Bin Yıl Yaşayacak Adam: Jodorowsky
“Sürrealist performanslarının temelinde aslında oldukça doğacı bir bakış açısı gizlidir. Jodorowsky’nin işlerinde gezinen keçiler, atlar, koyunlar, bolca çıplak beden, çöl, orman, çalılık ve sınırsız bilinç özgürlüğü, önce doğanın doğal olmanı sağlayan sihirinden geçer. Sen herkes gibi merkezdesin, herkes kadar değersiz, herkes kadar mutlusun. Olumsuz gibi görünen bu hayat muhasebesi Jodorowsy’nin insanlığını oluşturan temeldir. Hepimiz bir hiç olarak var olmanın güzelliğini tatmalıyız.”
Murat MRT Seçkin / Ekim 2013
Sosyal Krizin İz Düşümleri
Nar Photos Röportajı
“Mehmet Kaçmaz: Biz daha çok Eren’le yolculuk yaptığımız için aramızda yaptığımız, tekrar eden esprilerden biri şu: Ben bir yer gösteriyorum, mesela Kayaşehir’deki 27. Katın bir balkonu… ‘Şu evi sana veriyoruz, kaç günde depresyona girersin?’ Bunu konuşmak bile bir süre sonra bize acayip sıkıntı vermeye başladı. Bu espri olmaktan çıktı ve zulme dönüşmeye başladı. Kayaşehir gerçekten ilginç bir yer o anlamda. Orası bir yer ama bir yandan da hiçbir yer. Size ait bir ev var, ama o evin size ait olduğunu gösterecek hiçbir unsur yok. Bütün balkonlar aynı, bütün yapılar aynı. Mimari falan yok, beton bloklar var aslında. Tuhaf bir biçimde bu modernizm olarak sunuluyor. Beton eşittir modernizm gibi bir algı da var. İnsanlar da buna kısmen razılar. Sanıyorum 10-15 yıl sonra sadece şehrin görünümü açısından değil de bunun sosyal sonuçlarını da çok keskin ve net bir biçimde göreceğiz. ‘60’lı ‘70’li yıllarda Batı’daki toplu konutlar yıkılıyor; çünkü intihar oranları, suça meyillilik, asosyal kişilik bozuklukları gibi bir ton sorun çıkıyor ortaya. Çıkması da doğal, çünkü orada var olmak, orayı gözlemlemek, fotoğrafçılar olarak bize bir sıkıntı veriyorsa yaşayanın hâlini siz düşünün.”
Volkan Balkan / Şubat 2013
Çoğunluğa Karşı
Seren Yüce Röportajı
“Beyaz Bant’ta da adam başında diyor ya, bugünlere nasıl geldik, onu bir görelim; bir nevi o da faşizmin hayatın içinde nasıl aktığını deşifre etmeye çalıştığı için, bizim de yapmak istediğimiz böyleydi, bu anlamda çakıştık Haneke’yle. Ayrıca da Haneke çok beğendiğim, ilk beşe kafadan sokacağım bir sinemacı dünyada, böyle söylenmesi biraz da benim içimi gıcıklıyor açıkçası. Ama esas yalınlıktan kaynaklanıyor benzetme. Gerçekçi bir biçimde anlatmaya çalıştığın zaman, bir şekilde yalınlık da geliyor. Ama dediğim gibi, faşizmin, ırkçılığın günlük hayatta bize nasıl nüfuz ettiği anlamında aynı kafadayız.”
Tayfun Polat / Aralık 2010
yapar mıyız, yapamaz mıyız?! = moral bozukluğu ve 31
Ali Yorgancıoğlu Röportajı
“filmle ilgili ilginç bir şey de; dağıtımı korsan olucak. hiçbir şirkete bağlı değil. bu da insanlara ‘ha s...ir ya! bi şey yaparsam korsanda da seyredilir’ hissi verebilir. ayrıca !f istanbul’da gösterilecek ve sonra internetten indirilebilecek.
... işte yani yaptık, becerdik. bütün derdim, ben sıkılmadan izleyebilecek miydim... sıkılmadım da. 10-20 bin kişi izlesin yeter bence. hiçbirimiz böyle bir şey yapmamıştık daha önce ve bi sürü şey öğrendik. şimdi bi tane yapsak kesin daha güzel yaparız.”
Deniz Koloğlu / Şubat 2010

Evrenselden Yerele
Yüksel Aksu Röportajı
“İyi romanların uyarlandığı, özgün senaryoların yapıldığı kendi iktisadını üretebilen bir bağımsız sinema silsilesine ihtiyacımız var. Seyirciyle buluşan ama seyirci goygoyculuğa yapmayan. Böylece yılda 40-50 film çıktı mı deneyselliği de besler, popüler sinemaya da bir standart getirir. Bu coğrafyanın çok hikâyesi var. Garez ve fesadın olmadığı, Recep İvedik’e bile hakir bakmadan. Batı’da popüler kültüre anlayarak mesafe konuluyor. Onun kültürel arkeolojisi bulmak lazım. Bence Recep İvedik bir Karagözdür. Ama gel bunu biraz estetize et, daha iyi senaryo, daha iyi oyun dizaynı yap.”
Utkan Çınar / Kasım 2011
İçinde Yaşadığım Ten
“Almadovar, yalnızca cinsellik katliamını değil, tecavüz sahnesini bile kendine özgü yöntemlerle hafifleştirebiliyor. Bunu da öyle renklerle, öyle planlarla yapıyor ki, bu hafifleştirmeye karşı oluşabilecek izleyici yabancılaşmasına da engel oluyor. Almadovar’ın ölçülü yönetiminin, sonuç veya gidişat ne olursa olsun, filmden nefret eden bir kitleyi beraberinde getireceği de öngörülebilir. Zira bu kadar derin bir şiddetin ciddiyetten uzak sunulması, izleyen üzerinde psikolojik açıdan tesirleri oluşabilecek bir filmi ortaya çıkarıyor. Hele şiddetin, aşka; aşkın da yeniden şiddete bağlanmasıyla beliren tuhaf atmosfer, filmi çok fazla ciddiye alan sinemaseverleri pek de memnun etmeyebilir.”
Kaan Karsan / Aralık 2011
Allah Korkusu
Extramücadele Röportajı
“…Geleceğini korkuyla kuranlar ve geleceğini akıl ile kuranların adil olmayan komşulukları. Tabii böyle bir okuma ne yazık ki yapılmadı. Hep beraber emekleme dönemini yaşıyoruz. Ya da bir tür II. Cahiliye Devri. Kendi kendimizle kaynıyoruz kazanda. Biraz yukarıdan baksak, kazanı, ateşi körükleyeni, keyif ile seyredeni göreceğiz. En acımasızını söyleyeyim, kendimizi göreceğiz. Nerede olduğumuzu. Kazan, ateş ve biz nerdeyiz?”
Oya Yalçın / Ocak 2008

Soytarılığa Övgü
“Yerden kalkamaz hiçbir zaman. Kalkmayı tercih etmez. Düşmüştür bir kere ve düşmüşlüğün tadını çıkarır. Onun dünyasında ayakta kalmak, savaşmak, mücadele etmek gibi kavramlar yoktur. Çünkü Clown bilir ki ‘Akıl sınırlıdır, aptallıksa sınırsız’. Sınırsız aptal olmanın tadını çıkarttıkça anarşist bir tavırla düzeni de inceden sallamaya başlar ama korkulacak bir şey yoktur! O soytarıdır sadece, erdemli bir trajik kahraman değil. Sorumluluk almaz, taşın altına elini koymaz. Yattığı yerden seyreder, dalga geçer, bilginin, sorgulamanın ağır yükünü aptallıkla hafifletmeye çalışır, ki tercihli bir aptallık, bilmek kadar, akıl kadar ağır bir yükümlülüktür aslında. Bir düşünce ve yaşam çeşididir Clown. Bir keşfediş mertebesidir, kendi içine yapılan bir yolculuktur, arınmadır, soyunmadır. Sanılanın ve genel klişelerin aksine korkutucu ağır makyajın, rengarenk perukların, kocaman ayakkabıların ve garip sakarlıkların çok ötesinde bir şeydir. İlk görevi güldürmektir Clown’un. En katıksız haliyle, söze, duruma dayanmadan ‘an’a yaslanıp güldürmek.”
Güray Dinçol / Ocak 2010
Efsaneler de sonunda ölür
Hipgnosis“Tasarımları için belli fiyatları yoktu, ‘değerine inandığınız kadar ödeyin’ felsefesini uyguladılar. Güçlü fotoğraf bazlı imajları, kullandıkları farklı tekniklerle harmanlayarak kendilerine has gerçeküstü bir dünya yarattılar. Kesin tercihler kullandılar, orta format Hasselblad kamera, elde boyalarla yaptıkları logolar vazgeçilmezleri arasındaydı. İki boyutlu bir ortama müziklerin sözlerini ya da felsefelerini yansıtan çalışmalarla üçüncü, derin bir felsefi boyut kazandırdılar. Kullandıkları karışık teknikler günümüzde ‘Photoshop’ adıyla anılıyor. Albümler, hikâyeler anlatırken, onlar bu hikâyeleri resimleyip onlara can kattılar. Dark Side of the Moon’un kapak tasarımı VH1 televizyon kanalının yaptığı seçime göre tüm zamanların en iyi 4. albüm tasarımı seçildi. HIPGNOSIS uzun yıllar boyunca milyonlarca insanı bir şekilde etkiledi, yarattıkları imajlar derin izler bıraktı, akıllardan çıkmadı. 33x33 cm’lik bir alana hepimizin hayallerini sığdırdılar. Artık HIPGNOSIS yok, hayallerimizin boyutu ise 12x12 cm’ye indi.”
Mehmet Arif Derbend / Şubat 2007
Teoman Madra Röportajı
“Paris’e gttiğimde ‘67 yılında Sun Ra’yı bilmiyordum ama bir saksofoncu -Sun Ra’nın grubundan ayrılmış- benim çalıştığım gece kulübüne gelip çalıyordu. Sun Ra’yı çok methediyordu. Türkiye’ye geldi ‘88 yılında falan. O zaman onların ısınma düzeyindeyken videolarını çekmiştim. İşte o dönemde videoya ışık oyunları falan koyma durumlarım Amiga bilgisayar ile mümkündü. John Cage ile 1987 yılında tanıştım. ‘91 yılında Türkiye’de bir daha görüştüm. Fakat daha sonra, yani John Cage’in kitaplarını okuduktan sonra, daha iyi anladım müzik hakkında düşündüklerini. Ben de aynı düşündüğümden, ki ben müzikçi değilim.”
Şenol Küçükyıldırım / Mart 2007
İstanbul’da Bir Cyborg! Stelarc
“’İnsan vücudu biyolojik olarak yetersizdir… İnsan olmak sürekli yeniden tanımlanmak demektir.’ Bir bedeni yeniden tanımlamak aynı zamanda daha önceden açığa çıkan, algılanan ve deneyimlenen tüm yolları da yıkmak demektir ki, Stelarc’ın projeleri tam da bu noktaya dayanır. ‘60’lı yılların sonundan bu yana bedenin boyutlarını araştırırken, onun modifiye edilen ve başkalaştırılabilen iskeletini, değiştirilebilen ve güçlendirilebilen olasılıklarını inceliyor. Stelarc’a göre; çoğalma ve üretim yoluyla yenilenen insan türlerinin öneminden çok, artık tekrar tasarlama yoluyla kişiyi mükemmelleştirmek önemli. Artık önemli olan kadın ve erkek arasındaki ilişki değil, insan ve makine arasındaki arayüzlerdir.”
Irmak Arkman / Mayıs 2009 info@kargamecmua.org