Yaşam - 3
Sıcak Bir Öğlen Üzeri, Anımsamalar
“Akrabamıza giderdik ya… evet onlar sonunda Commodore 64 almışlardı. Sık sık gider sıkı sıkı oyun oynardık sırayla. Last Ninja, Test Driver oynardık annemlerin yaptığı ufak pizzalar oluncaya kadar. Çay içer, güneş batar, tahta kılıçlarımızı alır, ormana ava giderdik dev kulenin gölgesi altında…
Bir gün, sıcak günlerden birinde, büyümüştük azcık, Voltran zamanları mı demeli, yoksa Atlantis’den Gelen Adam zamanları mı bilemiyorum, bir bilgisayarımız oldu kardeşimle… Sanırım komşu vermişti. ZX Spectrum 48k. Ufacık bişeydi. Azıcık büyük olsak sanırsın ki cebimize sokarız, azıcık büyük olsak akıl erdirebiliriz içindeki bunca rengin nereden geldiğini ve bunca oyunun nereden çıktığını... Tabii ki akrabalarımızı kıskandığımız Commodore 64 gibi bir şey değildi. O 64k idi, bizimki 48k. Kasetçalara takardık bilgisayarı, oyunu da oradan yüklerdik. Oyun çektirmeye giderdik kenardan kenardan… Listeden bilmediğimiz dilde, hiç bilmediğimiz oyunları seçer kasete çektirirdik oyunları. Sonra teybe koyar oyunu yüklerdik. Bir sürü renkli çizgi çıkardı televizyonda, onlara baka baka beklerdik çıkacak oyunu. Tam bir sürpriz olurdu oyunlar, ne olduğunu bilmezdik, sırayla oynardık işte... Yine de keyifliydi. Anne kurabiyeleri kokusu ile kaybolurduk renkli çizgiler arasında…”
Rıfat Akçe / Ekim 2009 / Konu: Oyun
Dayılar ve Yeğenleri
“Ağustos ayı gibi bizim evde oturuyorduk. Aramızdaki mesafeli ilişki kısa muhabbetlere engel olmuyordu. Üniversiteyi kazandığımı, ailemizin diğer üyeleri gibi ucundan olsa bile siyasi faaliyetleri katılmak istediğimi söyledim. Yeni okuduğum birkaç derginin-kitabın verdiği özgüvenle, nutuk atar pozisyona girerek özgürlük mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştım. Örnekler vererek, neden gerekli olduğunu sıralıyordum. O ise beni dikkatlice dinledi, dinledi ve sonunda hiç beklemediğim bir cevap vererek bu işlerin boş olduğunu söyledi. Yurtdışına kaçanların ne hallerde olduğunu anlattı. Örgütleri için canlarını bile vermekten imtina etmeyenlerin yaşadıkları rezillikleri, şeflerin keyif içinde yaşayıp sabah akşam devrim lakırdılarıyla zaman geçirdiklerini sıraladı. Kendisinin başlangıçta onlara yakın olduğunu ama erken uyanarak onlardan uzaklaştığını, ondan haraç bile istediklerini söyledi. Devleti yıkmaya çalışanların gittikleri ülkenin dilinin bile öğrenemezken ülkeyi nasıl yöneteceklerini sordu. Mücadele, faşizm, direniş anlamsız sözlermiş. Teyzemin siyasi mücadeleden dolayı kaybettiği paralardan, darmaduman olarak yıkılan evliliğinden söz etti. Bunları söylerken benim bir boktan haberim olmadığını, kendimi ve ailemi kurtarmamın önceliğim olmasını ekledi. Mücadele etmekten kaçan, gerçekleri görmek istemeyen bir adamla karşı karşıyaydım. Dayım olduğu için yüzüne küfredememiştim ama içimden etmiştim.”
Erdal Çiftçi / Ekim 2010 / Konu: Kuşak
Koku ve Haz
“Şöyle bir deneme yapabilirsiniz: burnunuzu tıkayın ve kahvenizi yudumlayın. İçtiğiniz acı ve sıcak bir fincan sudur. Burnunuzu serbest bıraktığınızda, bu acı suyun tadına hafızamızda kahveye referans ile bağlanmış koku da eklenecek ve kahve olarak tanımlanabilecektir. Benzer tat ve dokulara sahip gıdaları koklayamadığınızda, onları tanımlamakta zorlanırsınız. Kola ile gazozu burnunuzu tıkayarak için ve karşılaştırın. Hayret bir şekilde aynı tada sahip olduklarını, onları kola veya gazoz diye ayrıştırmanıza yol açanın ‘koku’ olduğunu fark edeceksiniz. Bu küçük denemeler sonrasında göreceksiniz ki, aslında tat kelimesine ‘lezzet’ anlamı yükleyerek onu kaldırabileceğinden fazla bir yükün altında ezmekten başka bir şey yapmayız. Koku yoksa lezzet olmaz; yani yemekten zevk alıyorsanız, koklayabiliyor olmak zorundasınız.”
Vedat Ozan / Ocak 2011 / Konu: Haz
Sokak Hayvanları İçin Hayat Kurtaran Ayrıntılar
“Konserve kutularını çöpe atmadan önce mutlaka ağızlarını ezerek kapatın. Aksi takdirde sokak kedileri kutuya sinen yiyecek kokusu nedeniyle ya da kutunun dibinde kalan yiyecek kırıntıları için başlarını kutuya sokmayı deneyecektir. Bunu yaparken kutunun sivri kenarları nedeniyle yaralanabilir, kör olabilir, başlarını kutuya sokup sıkışabilir ve kurtulamayabilirler.”
Ayşegül Çetin / Haziran 2008 / Konu: Hayvanlar Alemi
Evde Yapılan Kakanın Tadı Başka
“Rahat… Plastik ya da mika değil oturak, süngerle doldurulmuş suni deri kaplama (vinyl de severiz vinileks de), yumuşak… Keyfime göre bir basılı materyal çekiyorum ayakucumdaki gazetelikten… Çoğunlukla okumaktır ama bazen aptal bir kişilik testi yapmak da olabilir. Ya da yazmak da… (bunu yazan Tosun, şu anda sıçı Yosun) Kalemsiz, kitapsız, hazırlıksız yakalandıysan eğer; illa ki bir çamaşır suyu, bir yüzey temizleyici, bir şampuan sırt etiketi vardır okuyacak (çizgi altı ajansların metin yazarlarına saygı kuşağı).”
Cüneyt Bolak / Ağustos-Eylül 2008 / Konu: Ev Yapımı
Evliya Gibi
“Rivayet odur ki Evliya Çelebi bir gün rüyasında “Secahat ya resullah,” yerine şaşkınlıkla, “Seyahat ya resullah,” dediği için, kendisine takdiri ilahinin bir lutfu olarak seyyahlık secahat edilmiştir (Bu rüyayı gördüğü yer de bugün Eminönü’nde yer alan Zindan Han’ın artık otopark olarak işletilen bahçesindeki türbedir). Rüyasını anlattığı pirlerden birinin “Bari önce şu bizim İstanbul’u bir dolaş,” tavsiyesi üzerine öncelikle İstanbul’u gezdiği ve seyahatnamenin önemli bir kısmını da İstanbul üzerine yazdığı da rivayetler arasındadır.”
Yaman Ural / Haziran 2007 / Konu: İstanbul Gezi Rehberi
Kulakları Koca Delik
“Zenginlik tamamıyla mevcut olan hayvan başı ile ölçülüp, katı erkek egemenliğinde var olan bir topluk diyebiliriz Maasai halkına. Güncel hayatın tüm yükü kadınlarda, dayanılmaz bir kokuya haiz hayvan sidiği kullanılarak yapılan kerpiç evi çekip düzenlemek, çocuklara bakmak, çocuk doğurmak, kocasını mesut etmek aklınıza ne gelirse ve daha fazlası. Önemli kararlar genelde yaşlı erkekler tarafından alınıyor. Toplumsal yaşantıyı genel olarak sözlü yasalar belirliyor. Resmi bir cezalandırma sistemi yok; anlaşmazlıklar büyükbaş hayvan verilerek çözülüyor. Bunun dışında “amitu” denilen barış yapma veya “arop” denilen özür dileme gibi sorunu kendi arasında çözme uygulamaları da bulunan kendi içine kapanık bir topluluk.”
Zekeriya Şen / Haziran 2009
Kuşbakışı Tunus!
“Sonra Port el Kontaoui. Marinası, sahilde sıralanmış restoranları, bol turistiyle tipik bir Akdeniz sahil kasabası… Çok güzel tabii ki. Bu noktada biraz yemeklere değinmek gerekecek. Harissa’dan bahsetmiştim. Zeytinyağında, üstüne ton balığı ve yeşil zeytin eklenerek masada yerini hemen alıyor. İyi yapıyor… Sonra “brik”. Görünümü bizim çiğbörek gibi. Ortasına yumurta kırılıyor, içine tonbalığı, maydonoz ekleniyor. Sonra kızgın yağda kızartılıyor. Kenarları çıtır çıtır. Onu da ara yemek olarak getiriyorlar da genelde ben o kısmında doymuş oluyorum aslında. Üstüne de artık sizin tercihinize kalmış balık ya da tabii ki “kuskus”. Ama bizim bildiğimiz değil. İncecik bulgurun üstüne tercihe göre ya sebzeli –ki içinde balkabağı da var- ya tavuklu veya balıklı ya da kuzu etli, kuskus geliyor. Gözümüz çoktan doyduğu gibi midemizde de yer kalmadığı için bitiremiyoruz.”
Oya Yalçın / Kasım 2007
Latin Amerika’dan: Üçüncü Kısım
“Yürüyüş turlarının yanı sıra bir gün kanoyla piranha avı ve timsah gözleme var, bu esnada kanodan düşmemek iyi oluyor. Gerçi piranhalar tutulsa da gerisingeri suya atılıyorlar. Kendilerini yemek yasak, ya da biz turistlere yasak, yerliler herhalde tutup tutup bırakmaca oynamıyordur.
Bir gün de çevrede yaşayan yerli kabileleri ziyarete gidiliyor. Çevredeki yerliler o belgesellerde gördüğümüz model, geyik derisinden donlarla falan gezmiyorlar, gayet kot pantolonlu, tişörtlü tipler. O donlu abilerin ormanın çok çok derinlerinde az sayıda da olsa yaşadıkları ancak bu şekil turistik bir aktivite ile yanlarına gitmenin pumanın ağzına elimizi sokmakla eşdeğer olduğunu bildirdiler, ısrarla görmek istiyorum diyenlerin haberi olsun.
Amazonlar’da süregelen bu turlar dışarıdan bakıldığında ormanın içine insanlar sokuluyor, bakirliği bozuluyor gibi görünse de işin aslı turizm Amazonları koruyor. Bu sayede çevrede yaşayan yerliler ormanı daha fazla sahipleniyor ve asıl yaşam alanlarında para kazanabiliyorlar. Para kazandıkları içinde ormanlarını bırakıp şehre gitmiyorlar ya da etrafta yapılacak yeni bir petrol madenine karşı çıkabiliyorlar. Bu petrol ve türevi madenlerin aranılması yüzünden şu an Amazonlar’da el değmemiş orman özelliğini kaybetmiş büyük bir bölüm var ve bu kıyım sürekli daha diplere doğru ilerlemekte.”
Eda Çizioğlu / Ekim 2010
Hırvat İşte!
“Hal böyle olunca demoralize oluyor insan da, ülke o kadar güzel ki. Onlarca doğal ve milli park, binin üstünde adasıyla Dalmaçya sahili, kıyı şeridinin tamamı sanki orta çağdan kalmış ve mükemmel korunmuş kale şehirleri, Roma İmparatorluğu’ndan günümüze bütün tarih duruyor. Yemekler çok güzel, şaraplar, biralar lezzet pınarı. Ya sabır çeke çeke geziyorsun yine de.
Geçen sayıda da belirtmiştim, Hırvatistan sanki 15 yıl önce ağır bir savaştan geçmemiş gibi. Tamam, Sırplarla şiddetli çarpışmaların yaşandığı Kuzeydoğu’daki Slavonia bölgesini gezmedik. Buralarda hâlâ temizlenmemiş mayın tarlaları Hırvatistan’ın en tehlikeli yerleriymiş. Ama bu kadar zengin olunca başlattığın savaşı halının altına süpürmek de kolay oluyor herhalde.”
Tayfun Polat / Aralık 2010