A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Oooo unvan! Alırım bi dal...

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/85/467" target="_blank" class="twitter">twitter

Oooo unvan! Alırım bi dal...


Oğuzhan Oğuz

Bonobo’ lara… “Zaten hiç kimsenin başka türlüsünü düşünmek için fırsatı olmamıştı. Tanrı’nın bile…”


Bunun damdan düşer gibi bir not olduğunun farkındayım. Lakin asırlardır bir beyni olan, bireysel ahlak sahibi her ölümlünün yapmaya çalıştığını yapmaya çalışıyorum. Şu, birilerini belirli bir sistem doğrultusunda, o sistemin zaruri ihtiyaçları ve genel motivasyonu çerçevesinde tanımlama ve devam eden süreçte algıdaki bütün dinamiklerin buna göre şekillenmesinden bahsediyorum. Ne çok düşündük bunu değil mi? Ne çok! Peki bir yere varabildik mi? Hayır. Peki bir yere varabilecek miyiz? Hayır. Peki bir yere varmamız gerekli mi? Sanmıyorum...

Bu soru-cevap öbeklerinin –hayat gailesi ile övünen adamların diliyle- “sağlam” dayanaklarına dair en ufak bir hissiyatım olmamasının nahifliği ve cehaletin getirdiği o kifayetsiz dinginlik ile düşündüklerimi aktarabilmem adına girizgâhın teferruatlı olması, yine –hayat gailesi ile övünen adamların diliyle- paşa çayına bisküvi banmaktan keyif alan aylaklara bir selam niteliğinde.

Mevzunun patlak verdiği noktaya gelince, önce direksiyonlarımızı kırıp keskin bir U dönüşüyle içinde bulunduğumuz ahval ve şeraite bir göz atmalıyız belki de. Evet, evet… İçinde bulunduğunuz ahval ve şerait diyorum abilerim ablalarım. Türk Dil Kurumu’na uygun bir Türkçeyle, unvanlarınız diyorum; işiniz, mesleğiniz ve toplum içindeki durumunuz ile ilgili adınız, sanınız diyorum. İşte bunları hep böyle derken derken, bu söylediklerimi duymamanızı diliyorum, ki bu gayet makul, çünkü aynı zamanda gayet yüksek bir sesle David Bowie dinlediğinize inanmak istiyorum.

“Bayım, siz hiç David Bowie dinlediniz mi?” diye soruyorum kendime. “Bu noktaya nasıl geldik bayım?” diye soruyorum… Zira hiçbir bok bilmeyen bir adamı çok şey bildiğine ve bunun mühim olduğuna inandırmaya gayretli bir toplum içinde yaşıyorum. Sonra da şöyle diyorum kendime;
Kurgu basittir bayım. Bir kitap yahut metin yazarsınız. -Bu kafanızın içinde dolaşıp duranlar için güzel bir barınaktır.- Söz konusu şeyin önemini arz etme isteğiyle etraftaki herkesi etkileyebileceğini düşündüğünüz yüceltilmiş, hafif köşeli ve sivri olmasının yanı sıra alabildiğine yuvarlak bir karakter / kavram tanımlarsınız. Metnin öngördüğü, zaruri kıldığı vs. her şeyi söz konusu karakterin / kavramın olmazsa olmazları olarak sunarsınız ve “kelimelere dökmek” her daim basit bir eylem olmadığından mütevellit, yeni buyruklara, terimlere, tanımlara ve bu gibi birçok alternatif öbeğe ihtiyaç duyarsınız. Serbest yahut maksatlı çağrışımlara bu kılıfları giydirdiğiniz an mevzuyu belli bir aşamaya taşımış olursunuz. Bu da size, milyonları peşinizden sürüklemek için artık sahneye çıkmaya hazır olduğunuzu gösterir. Sonrası deneme bir iki deneme bir iki, yanılma bir iki, yanılma bir iki…

Bakın bu kurgu tutar. İnsanoğlu, gün gelmiş bu kurguyu tanrılar, devletler, şirketler, sermayeler onlar bunlar ve daha neler neler olarak şekillendirip geliştirmeye karar vermiş ve mevzu kendiliğinden akıp gitmiştir. Üstelik bu kendini topluma “daha” akıllı / zeki / becerikli / uyumlu / çalışkan / vs. vs. olduğuna inandıranlar tarafından bina edilmiştir. Doğduğunuzdan beri adı kulaklarınıza çalınan adamlardan birçoğunun kanlı imzaları bizzat bu devasa eserin bir köşesinde yer etmiştir bayım, bunu da bir kenara not düşebilirsiniz.

Bunları aklınızın bir köşesinde tutup mevzuya bir de kendi zaman ve mekân olgunuz doğrultusunda “olağan”dışı bir şeyler yapma dürtünüzü ve bunun hissiyatta vücut bulmuş türevlerini de dâhil ederseniz, cağnım basit bir kurguyu ne denli karmaşık hale getirdiğinizi görebilirsiniz.
İşte tarih dediğiniz şey, sizin şu an aynı anda yapmaya çalıştığınız farklı bir şeyler ortaya koyma çabası ile birlikte toplu hareket etme güdüsüne sahip varlıkların yediği haltları görsel, işitsel, yazınsal araçlarla kaydettiği her yola gelen siktiri boktan bir şeydir bayım. Bu yüzden birileri de çıkıp “Vincit omnia veritas” (hakikat her şeyi yener) demiştir.

Bu ahval ve şerait içinde geldiğimiz noktaya bakarsanız, iki binlerin dünyasında bu temel dürtülerin, artık trajikomik olmaktan bile çıkmış bir kurgu ile sarmaş dolaş zihinlerde fink attığını görebilirsiniz. Tabii bu karamelize edilmiş kaosun hiçbir yararı olmadığını dile getirirseniz nankörlük etmiş olursunuz bayım. Mesela bu maymun iştahlı keşmekeş, psikiyatri sektöründe ciddi atılımlar yapılmasına yol açmış ve küçük çaplı enayi devrimlerini hayata geçirmiştir. İki ucu boklu değnek olan bu çıkmazın pratikteki karşılığı olan “rutin”, hiç olmadığını kadar süratli ve kendini bir işe yarıyormuş hissetmeye başlamıştır. Lakin günümüz insanları bu hızla kafayı yemeye devam ettiği sürece fıtratınızda olduğu söylenegelen dürtülerin mutlak kötüye evrilmesi ve bu durumun alabildiğine normalleşmesi kaçınılmazdır. Görünen odur ki bayım, bu tablo, insanoğlunun “kendisinin biraz daha iyi olduğunu düşünmekten vazgeçip herkes kadar, herkes gibi olduğunu kabul etme” biçiminde nakşedilen ortalamanın üstü etkisini, kendi içinde bir çeşit şok etkisine çevirip güzele evrilene dek “bize kadar olduğuna inandırıldığımız küçük, küçücük dünyamızı” süslemeye devam edecektir.

Her ne kadar çoğu zaman şehrin gürültüsüne kurban gitse de, arkadaşınıza “Hadi işimize bakalım” yerine, kadim bir dostumun dediği gibi “İşi bırak, göğe bakalım!” demeyi âdet edindiğinizde, bir sır gibi saklandığını düşündüğünüz o netliği, aynalar ve camekânlar da dâhil olmak üzere her yerde görebilirsiniz.

Şimdi siz diyeceksiniz ki bayım; “İyi de benim küt sakallı, put dudaklı civatam, tamam anladık, beyinde yalama yapmaya müsait bir yapın var da, birader bütün bunların konumuzla ne ilgisi var? Kendi kendine git başka yerde söylen, benim biricik frontal lobuma ne bundan…” Müsaade ederseniz işi biraz da matematiğe dökelim ve yolumuza son yılların moda deyimi “küçük bir demo” ile devam edelim:
Hazreti Şaban – Hazreti = 0
İmparator Neron – İmparator = 0
Devlet Başkanı Lincoln – Devlet Başkanı = 0
Profesör Doktor Nash – Profesör Doktor = 0
Chief Executive Officer (CEO) Tim – Chief Executive Officer = 0
Genel Müdür Muhittin – Genel Müdür = 0
Yazı İşleri Müdürü Kadri – Yazı İşleri Müdürü = 0
Satış Danışmanı Ruşen – Satış Danışmanı = 0

Ve diğerleri... -ki onlar! ki biz… zaten sıfır! Sıfır! Sıfır! Sıfır! Ve ben işte böyle birtakım… kendimce... sıfırı tükete tükete... işte böyle kendimle... (derin nefes al… derin nefes al! al! ver!, al! ver!) konuşuyorum… Şakaklarımın Zoran Simović kesildiği saatlerde, abilerim ablalarım… ben… işte (iç çek!) böyle… senden ötürü, sizden ötürü, konuşuyorum kendimle… Klasik bir tür olarak, kendi halinde de de de de...

Peki, beni boş verin de, yukarıdaki matematik bi yerden tanıdık geldi mi abilerim ablalarım? İşte bu elimde görmüş olduğunuz “Bahçeli Matematiği” düzeyindeki mucizevi aritmetik, sanayi devrimini müteakiben kendini sürekli tekrar eden küçük çaplı enayi devrimleri ile birlikte sosyoekonomik statülerimizin insana dair değer yargılarımızı nasıl oluşturduğunu anlatmakla kalmayıp, sözde “akıl” hükmüyle makineleştirdiğimiz vücutlarımızın da anatomisini gözler önüne sermektedir. “Bireysel ahlak sahibi” varlıklar olarak üyesi olduğumuz toplumu –maalesef- bu şekilde bina ettiğimiz için “Nereye Gidiyoruz?” sorusunun cevabı da muallak avuntulardan ve türlü komplo teorilerinden öteye geçmemekte ve kendimizi kandırmanın ayrı bir yolu olarak içimize işlemektedir.

Velhasıl abilerim ablalarım, “ta kendisi” olmaya devam ettiğimiz kurumsal kimliklerimiz ve bu kimlikler neticesinde geliştirdiğimiz bakış açılarımız eksik olmasın, sosyal sancılarımızı bireysel avuntularla geçiştirmeye ve kendimiz de dâhil her boku tüketmeye devam ededuralım; gün gelip hastası olduğumuz kibrin en büyük düşmanımız olduğunu gördüğümüzde, başka bir deyişle, bir parçası olmaktan gurur duyduğumuz kurumlar “politikaları gereği” siktiri çektiğinde, o yere göğe sığdıramadığımız kimliklerimiz birer paçavraya dönüştüğünde, eğer ortaya hakiki bir şeyler koymadıksa, muhteşem hayatımızın koca bir sıfırdan ibaret olduğu ile yüzleşmekle mükellefiz.

“Unvanlarınızı harbiden ne olduğunuz mu yoksa bu kurgunun size biçtiği roller mi belirliyor? Hangisini daha çok benimsiyorsunuz?” gibi ardı arkası kesilmeyen yüzleşmesi zor sorular, işte bu yüzden önemli. Kendinizi yukarıdaki matematiğe dâhil hissediyor ve bundan kurtulmak istiyorsanız, bir şekilde bu matematiğin dışında kalmayı, bir anlamda hayatta kalmayı başarabilmiş adamlardan biri çıkıp size “Dönüp kendine bi bak lan!” dediği vakit, onu yumruklamak yerine altmetin olarak bu tip soruları size yönelttiğini düşünerek ilk adımı atabilirsiniz. Zira bu adamlara baktığınız vakit, hayatlarında sizi siz farkında olmadan yok eden telaşlara rastlayamazsınız. Hepimiz son bakiyede “dingin bi insan” olup olmadığımız ile ilgileniyorsak –ki bu mutluluk denen şaşalı yalanın, olup olabileceğe en yakın, en sade halidir-; aylak, işsiz güçsüz, serseri vs diye başarısız olduklarına kendimizi inandırdığımız ve hayatlarımızda yer vermediğimiz, hatta bu uğurda muhteşem paralar kazanıp muhteşem mekânlarda muhteşem zamanlar geçirirken aşağılamaktan çekinmediğimiz o adamlara bir an, sadece bir an durup baktığınızda, diledikleri zaman sizi “her türlü” donlarında sallayabileceklerini görürsünüz. Bu minvalde ben, naçizane şunu öneririm; bir ara vakit bulursanız her geçen dakika içinde kaybolduğumuz bu gürültünün beyinlerinize kazıdığı ifadelerin, hakiki arenada ne anlama geldiğini yeniden gözden geçirebilirsiniz...

Lakin hissiyatımı sorarsanız... Bu götü boklu kurguya -ucundan kıyısından, zevkten ya da mecburiyetten- bir şekilde bulaşmışsanız, asıl ifade ettikleri ile düşündüğümüzde aylak, serseri, it kopuk takımı gibi terimlerin –yaka kartlarınızda yazmasa da- bir numaralı temsilcileri olduğunuzu, bir gün muhakkak başarı mayoları ile girdiğiniz bu kibir dolu havuzda boğulacağınızı ve o gün geldiğinde okuyacak tek bir satırınız, dinleyecek tek bir şarkınız, dokunacak tek bir eliniz olmayacağını gönül rahatlığı ile bir göz yumma anında kulağınıza çalabilirim. Sonra, belki bu sayede… yani işte, bir ihtimal… çocuklarınıza bırakacağınız kadim mal varlıklarınız ve bir dolu bok püsürün, dile getirdiğiniz birkaç hakiki sözün, en azından yazmayı denediğiniz bir mektup, şiir yahut notun, iki laf arası fırlattığınız bir bakışın ömrü yanında ne denli kısa vadeli olacağını anlarsınız.

Özetle güzel ülkemin pek muhterem aylakları... Gördüğünüz üzere seçenekler toz tutmuş da olsa hâlâ gün gibi ortada… Ve seçim, her zaman olduğu gibi sizin! Görmek isteyenleriniz için fotoğraf, dinlemek isteyenleriniz için ses net. Her ne kadar çoğu zaman şehrin gürültüsüne kurban gitse de, arkadaşınıza “Hadi işimize bakalım” yerine, kadim bir dostumun dediği gibi “İşi bırak, göğe bakalım!” demeyi âdet edindiğinizde, bir sır gibi saklandığını düşündüğünüz o netliği, aynalar ve camekânlar da dâhil olmak üzere her yerde görebilirsiniz. Tek yapmanız gereken, sokaklara çıkarken yanınıza resmi nüshaları değil kendi kimliklerinizi almanız. oguzo@sabanciuniv.edu