Express


Yücel Göktürk

Hür Tefekkürün Kalesi Olmak

“Dergi nedir”e dair en çarpıcı aforizmalardan birini Cemil Meriç söylemiş. Büyük Ülke’de şöyle demiş: “Kitap fazla ciddi, gazete fazla sorumsuz. Dergi, hür tefekkürün kalesi. Belki serseri, ama taze ve sıcak bir tefekkür.”

Ama her aforizmaya olduğu gibi, buna da temkinle yaklaşmak gerekiyor –hele bu aforizma çağında. Dergi övülürken kitap ve gazeteye “fazla” haksızlık ediliyor. Ciddiyetin bir mahzuru yok, kimseye zararı yok. Gazete bahsinde ise gazete var, gazete var.

Dergiye gelince… Evet, dergi hür tefekkürün kalesi. Ancak, Cemil Meriç’in kitap ve gazete için kullandığı “fazla”ları dergiye de taşıyıp şöyle diyebiliriz: Dergi hür tefekkürün kalesidir –fazla serseri, fazla taze ve fazla sıcak olmamak kaydıyla. O fazlalıklar kalenin surlarında gedikler açar, tefekkürü zedeler.
 

Epikür yörüngesi

Demek ki, birçok konuda olduğu gibi, dergi konusunda da Epikür yörüngesinde olmakta fayda var. Bir klişe, evet, ama iyi klişe: İfrattan ve tefritten kaçınmak.

Peki nasıl? Bir klişe daha: Dergi ekip işidir.

Bir dergiyi Epikür yörüngesinde tutacak olan ekiptir, ya da sportif karşılığı ile söylersek takımdır: Oyuncular birbirlerine hiza verir.

Takım derken kastımız endüstriyel sporlarda, özellikle futboldaki anlamıyla değil tabii ki. Şöhretler karması olarak (bkz. “üç büyükler”) veya nokta atışı akıllı transferlerle (bkz. Gençlerbirliği) kurulan ve her halükârda hiyerarşik düzenli, patronlu işletmeler başka bir yörüngenin yolcuları.
 

İki öncelik

Peki nasıl bir ekip, nasıl bir takım?

İki öncelik söz konusu: Kendi oyuncularını yaratan bir takım. Futbol mecazından devam edersek, Türkiye’nin ilk büyük uluslararası başarılarını elde eden ‘66-‘74 Göztepe’si ve üç büyükler sultasına son veren 1970’lerin Trabzonspor’u… Ve  bir de, iskeleti altyapıdan gelen oyunculardan kurulu kadrosuyla Metin-Ali-Feyyaz dönemi Beşiktaş’ı… Bunlar kendi oyuncularını yaratan takımlardı.

İkinci öncelik ilkinden daha önemli: Hiyerarşik ilişkilerin olmaması. Ama bu bir “tüzük” meselesi değil. Hem iradî hem kendiliğinden olması gereken bir şey. Çelişki gibi görünüyor, ama değil: “Epikür diyalektiği”.
 

“İyi dergi iyi arkadaşlarla çıkarılır”

Türkiye’deki dergiciliğin son yirmi yılında öne çıkan ismi Metin Üstündağ yayıncılık hayatının bir nevi muhasebesini yaptığı (kurucusu ve lokomotifi olduğu dergilerin “mutsuz son”la biten serüvenini anlattığı) yakın tarihli söyleşilerden birinde, meselenin can damarına parmak basıyor: “İyi dergi iyi arkadaşlarla çıkarılır.”

Epikür’e sormuşlar, dostluk nedir? Şöyle demiş: “Geçenlerde bir arkadaşım geldi, yanında bir güğüm yoğurt getirmiş. Oturduk beraber afiyetle yedik.”

Dostluk böyle bir şey, hem iradî hem kendiliğinden. Ve hiyerarşi kaldırmaz.

Bir anekdot: Bir Express gününün akşamında, mesaiye mola verip çay-simit-kaşar seansı yaptığımızda, Ümit (Bayazoğlu) şöyle demişti: “Dergi mergi bahane. Şurada beraber oturmuş laflayıp kayıntı yapıyoruz ya, asıl mevzu bu. ”

Ezcümle, asıl mevzu Epikür’ün yoğurdu. Dergi denen şeyin hamuru bu. O yüzden zevkli.
 

Oyunun kuralı

Şimdi Cemil Meriç’in “fazla”larına başvurabiliriz: Kitap fazla “kişisel”, gazete fazla büyük (ve anonim). Dergi ise bir grup, bir arkadaş grubu. Yüz yüze bakan, birlikte eyleyen bir topluluk. O yüzden zevkli. Birlikte top oynamak gibi. Birlikte müzik yapmak gibi.

Müzik demişken… Kitap fazla “solo”, gazete fazla “orkestra”. Dergi ise bir rock grubu ya da saz heyeti misali.

İster top oynamak gibi, ister müzik yapmak gibi olsun, oyunun kuralı “bakışmak”. Bakışarak anlaşmak. Lou Reed’den apartıp şiar edindiğimiz üzere, “göz kırpışarak anlaşmak”.
 

“Hür tefekkür”ün şartları

Başa dönelim, “hür tefekkürün kalesi” olmaya. Bunun ilk şartı tam bağımsızlık: Öncelikle, her türlü sermayeden, iktisadi-ticari bağdan azade olmak. Ve bununla birlikte, en az onun kadar önemli olan ilke: Her nevi siyasal partiden, örgütten, kuruluştan bağımsız olmak. “Hür tefekkür” ancak böyle mümkün. (21 yıl önce, Express’in çıkışını duyurduğumuz afişlerdeki sloganlardan biri “Sahibinin sesi değil, kendi sesi”ydi.)

İkinci şart ise “Epikür diyalektiği”nin öbür ayağı: Bağlanmak. Sartre’yen anlamıyla bağlanmak, angaje olmak. “Kale”lik ancak böyle mümkün. Aksi takdirde, Jimi Hendrix’in “Castles Made of Sand”de dediği gibi: “Kumdan kaleler denize karışır eninde sonunda.”

Peki, neye bağlanmak, angaje olmak? “Hür tefekkür” dediğimize göre, elbette özgürlüklere. Genel, soyut bir “özgürlüğe” değil, tanımlı ve somut özgürlüklere. Ve en başta emeğin özgürlüğüne, çünkü o olmadan diğer özgürlüklerin güdük kalması kaçınılmaz.

Sartre’ı andığımıza göre, şunu da ekleyelim: Özgürlük ve sorumluluk ruh ikizleri. Özgürlüklere angaje olmak demek, sorumluluklar üstlenmek demek. (Express’in çıkış sloganlarından biri de şuydu: “Sırtında yumurta küfesi yok, sorumluluk duygusu var”.)
 

Günceli tarihselleştirmek, tarihi güncelleştirmek

Bir derginin “hür tefekkürün kalesi” olması ancak böyle mümkün. Bunlar olmazsa olmaz, ama bunların olması bir derginin dergi olması için yeterli olmaz.

Bir dergi biraz kitap, biraz gazete gibi olmalı. Kitap gibi kalıcı, gazete gibi güncel. Ama ne “fazla” kitap ne “fazla” gazete. Hatta, daha doğrusu ne kitap ne gazete. Hem o hem öbürü. “Epikür diyalektiği” dedik, dergi bir sentez. Ya da (“ve de”) bir melez.

Biz (Express – Roll – Bir+Bir) hep şu yoldan gittik: Günceli tarihselleştirmek, tarihi güncelleştirmek. Roll için “sarardıkça güzelleşen dergi”, Express için “hem kitap hem gazete” dememiz boşuna değildi. Tökezlediğimiz oldu elbette. İfrata düştüğümüz de oldu (fazla “serseri”, fazla “taze”, fazla “sıcak”), tefrite (fazla “efendi”, fazla “kıtır”, fazla “cool”) düştüğümüz de… Ama ciddi (belki bazen biraz fazlaca) ve sorumlu olma (en azından tarihe karşı) çabasını hiç elden bırakmadık. Geriye dönüp baktığımızda görünen şu: O dergiler hâlâ nefes alıp veriyor.
 

“Tat tvam asi”

Bütün bunlar bir yana, “hür tefekkürün kalesi” olmanın tayin edici unsuru elbette “okurla ilişki”. Epikür yörüngesindeki bir derginin okurla ilişkisi nasıl olmalı? İki ipucu var elimizde: Biri Aldous Huxley’nin Ada romanında leitmotif kıldığı mantra: Tat tvam asi (“sen o’sun”). Ve Beatles’ın “I’m The Walrus”unun açılış dizeleri: “I am he, as you are he, as you are me, and we are all together…”

İlişki öyle olunca, hadise kolaylaşıyor, sadeleşiyor. Öznellik nesnellik, nesnellik öznellik haline geliyor. Ve “hedef kitle”, “okur profili” gibi sistem içi düşünce kalıplarının ve onlara yaslanan ilişki biçimlerinin bir kıymeti harbiyesi kalmıyor. Dergi-okur ilişkisi hakiki bir ilişkiye, bir dostluk bağına dönüşüyor. Belli periyodlarda bir bayide veya bir kitapçıda buluşuyoruz. Ne mutlu.

Ne mutlu, çünkü bu buluşma mutluluk veriyorsa, hür tefekkürün kalesindeyiz demektir.

Karga dergisine nice 100 sayılar!

info@kargamecmua.org