Hilal Seven

Fikri Takip - 1



Bir Sivil İtaatsizin Günlüğünden


16 Haziran 2001’de İstanbul Taksim meydanında yapılan bir basın açıklamasının ardından tuhaf bir araç yola koyuldu. Eski bir halk otobüsü, Tüm koltukları sökülmüş orta kapı merdiveni bir tahta ile kapatılarak zemini tamamen düzeltilmiş ve camları kimyasal kirlilik konusunda çeşitli bilgiler içeren panolarla kaplanmış olarak gezen bir sergiye dönüştürülmüş otobüsün üzerinde kocaman bir gökkuşağı boyanmış ve hat bilgisine ‘İstanbul-İzmit-Bursa-Çanakkale-Bergama-Aliağa-İzmir-Yatağan-Samsun-Sinop-Ankara’ yazılmıştı.”
 
Koray Löker / Haziran 2007


4+4+4


Kapitalizm tek başına iktisadi bir süreç değil hepimizin bildiği gibi. İktisadi süreçle birlikte siyasal ve kültürel, patriarkal, sınıfsal ve etnik v.b. yönleriyle birlikte sistemini oluşturuyor… Kapitalizmin en önemli ideolojik aygıtlarından ilki aile ise diğeri de eğitimdir. Aile ve eğitimin işlevleri sistemin değişimlerine uygun olarak da yeniden yapılandırılıyor. Toplumun gündemine ani bir baskınla gelen 4+4+4 (ilköğretim yasasının değişmesi) de aslında sistemin ihtiyaçlarına göre eğitimin yeniden yapılandırılması… Aynı zamanda bir yaşam tarzını da beraber dayatmakta. Ki kapitalizm ne zaman dayatmadı ki… Türkiye’de eğitim devletin temel paradigmalarına uygun olarak, ulus devletin yapısına uygun olarak, milliyetçi, cinsiyetçi, dönem dönem değişse de her zaman sünni İslam’ın dini eğitimi, homofobik, oteriter ve totoliter, militarist ve sorgulanmaya olanak tanımayan olarak olagelmiştir. Peki değişen ne o zaman? Değişen resmi ideolojinin ve kapitalizmin ihtiyaçları…
 
Ayşe Panuş / Mayıs 2012


Anımsamak


Unutulan gerçeğe ne olur? Misal, 15 yıl sonra darbecilerin lideri, acemi ressam diye anımsanmaya başladığında… Gerçek, oralarda bir yerde birilerinin onu anımsaması umuduyla sabırla bekler mi, yoksa artık başka bir şeye -kazananların tarihine- dönüşür, kendisini yok mu eder?
Dünyada unutmayla birlikte gerçeğin de yok olacağını bilen, sandığımızdan çok daha fazla sayıda toplum var. Onlar, topraklarında olup bitenle ilgili, bekleme, acıları unutkanlıkla sarma lüksüne katlanmamışlar. Hemen olmasa bile, sonra da değil, şimdi demiş karanlık sayfaların araştırılması için komisyonlar kurmuşlar.”
 
Ertan Keskinsoy / Ağustos-Eylül 2007


Toprak ve Su, Yeniden


Fakat kimse umutsuz değil. Hele bir ilk etap bitsin, baharda ikinci etap başlayacak, yani dokuz yeni aile kerpiç evlerini kurmaya başlayacak. ‘Ax u Hav’da her biri dokuz evden oluşan 6 etaplık büyük bir komün planlanıyor. Bu örnek projenin ardından başka ilçelere, köylere yayılacak komünler, kolektif üyeleri de tüm inisiyatifi ailelere bırakıp çekilecekler. Ki görünen o ki Viranşehir’de aileler inisiyatifi çoktan ellerine almış. ‘Bu coğrafyanın her yanında özgün olarak örgütlenmiş mahalleler, sokaklar olmalı. Bu yanıyla, bizim bu komünde tartıştıklarımızın yarısı bile hayata geçerse, o zaman, çıkar grupları ve çeteler arasında değil, gerçekten insanlar arasında bir barış olacak. Çünkü barış devletle yapılan bir şey değildir aslında,’ diyor kolektiften Hamza.
 
Gözde Kazaz / Nisan 2012


Her Ağaç Kendi Kökü Üzerinde Yükselir


Giresun’un kendine has özelliği dünyanın fındık ihtiyacının %90’ını karşılıyor olması. Alp Tekin Ocak ekliyor, ‘Giresun, Ordu ve Trabzon’un bir kısmı için konuşursak fındık hâlâ geçerli. Buranın insanı, satmamışsa bahçesini, namus belasına da olsa, dünyanın dört bir yanından gelir, yaz ve sonbaharı köyde, fındıkta geçirir.’ Bu yapılan projelerin orada çocukluklarını geçirmiş olanlar için duygusal etkileri büyük.’1200-1600 rakım arası meşe, gürgen, palamut ağaçları var, en son ladinlerle bitiyor; çok eski çam ormanları bunlar. Bozkırın başladığı, çamın bittiği yerde yerleşim vardı. Oraya yaylaya çıkardık, yazları geçirmeye. Çocukluğumda dünyanın sonu gibiydi oralar. Şimdi tükendi, bitti. Dünyanın sonuna gelindi yani. Ömrümde dünyanın sonunu gördüm.’
 
Aslı Büyükköksal / Nisan 2012


Bizler Barışçılız, Siz Nesiniz?


Şenlikli ve renkli, umutlu ve coşkulu kalabalığın içinden sıyrılarak çıkıyorum Klimaforum’un, ‘Halkların İklim Zirvesi’nin yapıldığı binadan. Kopenhag’ın soğuğu farklı: Baltık Denizi’nin rüzgârının yüzüme savurduğu her tokatta aklıma Vikingler geliyor. Yağmurun yumuşak başlı hüznünün yerini karın acı yarenliği almış dışarıda. Dışarıdaki avluya doğru yürüyorum her adımımda uykusuzluğumu biraz daha unutturan karın altında, aklımsa dinlediğim son konuşmada hâlâ. ‘Sadece tüm insanlığın değil, gezegendeki yaşamın çoğunun sonunu getirecek bir felaketten bahsediyoruz,’ diyordu ışıl gözlü kadın, ‘ve bu felaket yarın başlamayacak, dün başladı; kaybedecek bir günümüz dahi yok.’ Rakamlar, fotoğraflar, videolar ve istatistikler havada uçuşuyordu, en ufak bir şüphe yoktu ortalıkta. Petrol şirketlerinin maaşlı propagandacıları bile ‘İklim değişikliği diye bir şey yok,’ demeyi bırakmışlardı, mevcut düzenin lanetli ve yok olmaya (sadece yok olarak veya aynı zamanda yok da ederek) mahkum yaşamına 3-5 sene daha katmaya uğraşıyorlardı son bir çaba ve dolambaçlı taktiklerle. Bir an Türkiye’yi düşünüyorum, her şeyin gerisinden gelmesiyle ünlü topraklarımı. Üzülüp dövünsem mi, umutla beklesem mi; bilemiyorum. Avlunun ucuna, kendi ürettikleri sebzelerden yaptıkları yemeği dağıtan genç ve şehirli çiftçilerin mekânına varıyorum bu sırada.
 
Durukan Dudu / Ocak 2010



Biliyoruz Ama Farkında mıyız?


İğneada’da yüzlerce yıldır atalarının yaptığı gibi, çevresiyle uyum içinde yaşayanlar bu tehlikenin farkında. Bu yüzden yaşam alanlarında ne termik santral, ne nükleer istiyorlar. Çünkü toprakla, suyla, böcekle, kuşla, balıkla, arıyla, otla kurdukları bağın farkındalar. Çevrelerindeki varlıkların yok olması, bugüne kadar bildikleri yaşamın da yok olması anlamına geliyor. Santral demek hayatlarının kökünden değişmesi, geçimlerini sağladıkları hayvancılığın, tarımın, balıkçılığın yavaş yavaş bitmesi, yaşam kültürlerini oluşturan ne varsa ellerinden kayıp gitmesi demek... Üstelik İğneada’nın doğal güzellikleri için gelen binlerce ziyaretçinin bırakacağı gelirden ve muhabetten de mahrum kalacaklar.
 
Oya Ayman / Kasım 2015 / Konu: Farkındalık


Evrimi Anlamak

Düygü (Duygu Özpolat) röportajı

Şuna benziyor: Ben bir marangozum, elimde matkap, tahtalara delik açıyorum. Güzel, işlevsel mobilyalar yapan biriyim ve bunun için matkaba ihtiyacım var. Bir gün atölyeme birtakım adamlar geliyor. ‘Matkabın delik açabilen bir alet olmadığı kanıtlandı, bunu Prof. Dr. Uydurukgil gösterdi, bütün dünyada bu inanış çöktü. Ver bakalım o matkabı,’ diyorlar. ‘Yav mis gibi delik açıyor işte, tıııırrrrrt,’ diyorum. ‘Hayır, matkap kutsal kitabımıza aykırı, kitapta tahtaya delik açan bizden değildir yazıyor!’ diyorlar, ne desem dinlememeye, görmemeye o kadar hazırlar ki, laf anlatamıyorum. Belli ki matkapla ilgili başka bir dertleri var. Oysa ki hepimizin mobilyaya ihtiyacı var, matkapsız da mobilya yapılmıyor, aslında kutsal kitapta yazanı farklı yorumlamak ve tahtaya delik açmaya devam etmek de mümkün. Ha benim anlayamadığım, bu adamlar matkaba neden taktılar bu kadar. Dekupaj, testere değil de matkap?
 
Eda Çizioğlu / Nisan 2009


Suyu çıkmış bir forumun suyunu çıkardık


Durum böyle olunca, bu forumdan suyun insan hakkı olduğunu dair bir karar çıkmasını beklemek hayal olur. Temiz, içilebilir suya erişim insan hakkı olarak kabul edilirse DSK’nın (Dünya Su Konseyi) içinde yer alan firmaların ne yapacağını düşündünüz mü hiç? Özellikle de sudan gelen kârın en çok şişelenmiş içme suyu satışından elde edildiğini düşünürsek. İnsan hakkını şişeleyip satmazsınız. Üstünden para kazanamazsınız. Türkiye’de planlandığı gibi, herkesin hakkı bulunan nehirleri 49 yıllığına özel şirkete satmazsınız. İşte bu nedenle özel şirketlerin kontrolünde olan bazı hükümet yetkililerinin, İstanbul’daki forumda böyle bir karar imza atması olasılık dışıydı ve çıkan sonuç sürpriz olmadı denebilir. Su Forumu’ndan dışarı yansımayan, bu buluşmanın haklar ile devletler arasında bir kavuşmadan çok şirketler ile hükümetler ve şirketler ile şirketler arasında bir buluşma olduğudur.
 
Özgür Gürbüz / Nisan 2009



19 Ocak’a -elbirliğiyle- nasıl varıldı?


Kemal Kerinçsiz’in öncülük ettiği Büyük Hukukçular Derneği yeni bir şikâyet kampanyası organize etti. Tek tip dilekçelerle yine savcılığa başvurdular. Hrant hakkında, kesinleşmemiş mahkeme kararı üstüne yorum yaptığı gerekçesiyle, ‘adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs’ suçlamasıyla 14 Ekim 2005’te bir dava daha açıldı. Bu davanın duruşmasında saldırganlar mahkeme koridorunda Hrant’a vurmaya kalktılar, ona ‘Hain!’ diye bağırdılar. Savcı, ortada herhangi bir suç olmadığını bile bile dava açmış, yargıçlar, ilk duruşmada beraat kararı verip davayı bitirebilecekken süreci uzatmışlardı. Böylece her biri yeni linç girişimlerine sahne olan duruşmalar yapılabiliyordu.
 
Tayfun Polat / Şubat 2010


Kadıköy Uyuma, Gezegene Sahip Çık

Mahir Ilgaz Röportajı

İklim değişikliğini soyut, uzaktaki bir şey olarak kurgularsak, hükümeti bırakın kimse mücadele etmez onunla. Bu şeye benziyor, psikolojide bunun üzerine yapılan çalışmalar var; İstanbul’da 30 yıl içinde deprem olacak dediğinizde 30. yıl deprem olacak sanıyor insanlar. İklim değişikliği meselesi de böyle; dünya üzerindeki yaşam geri dönülmez bir şekilde değişecek, birçok canlı türü yok olacak, bir sürü insan ölecek, yerinden yurdundan olacak dediğiniz zaman çok uzaktaki bir tehlike olarak algılamaya meyilli insanlar. HES örneği veya Türkiye’de 50’den fazla şehirde yapılması planlanan termik santraller örnekleri gibi... Bunları somutlaştırmak, ortaya çıkartmak lazım. Aksi takdirde zaten o mücadeleyi veremeyiz. İnsanlar bu şekilde düşünmeye dönmeye başladı son yıllarda. Daha somut örnekler görür olduk. Örneğin, HES’lere karşı çıkılırken, HES’lerin ormansızlaşmaya yol açtığı veya oradaki yerel iklimi değiştirdiği için somut etkilerinden bahsediliyor insanlara.
 
Volkan Balkan / Haziran 2013


“GDO: Çağdaş Esaret”tir!

Kenan Demirkol Röportajı

Tohum şirketleri toplumların en çok bilim insanlarına itibar ettiğinin bilinci ile propaganda çalışmalarında öncelikle bilim insanlarını kendi saflarına çekme gayreti gösterirler. Bunun sonunda bazı bilim insanları bilerek ya da bilmeyerek şirketlerin maşası haline gelirler. Lobi çalışmaları çok çeşitli şekilde yapılmaktadır. İnternet, gazete, dergi aracılığı ya da eğitim bakanlıklarının etki altına alınması ile okul derslerinde GD tohumlarının üstünlüklerinin anlatılması gibi lobi çalışmaları vardır. Avrupa Gıda Güvenliği Otoritesi, Avrupa Birliği Komisyonu’na bağlı bir kuruluştur. Avrupa Birliği Komisyonu Brüksel’dedir. Brüksel’de onbeş bin lobi şirketinin bulunduğunu biliyor muydunuz?” 
 
Ayfer Yavi / Ağustos-Eylül 2010 / Konu: Yemek


Nasıl Bir Kent?


Kamu yatırımlarının en iyisinin ve en güzelinin en çok ihmal edilmiş kişi ve yerlere yapıldığı;
Yaşayanlara ait ortak kaynak, değer, tarih ve mekânların rant ve kâr için elden çıkartılmadığı;
Her yere yürüyebildiğim, her yerde güvenle bisiklete binebildiğim, toplu taşımayı herkesin tercih ettiği;
Bina ile sokak, sokak ile mahalle, mahalle ile şehir arasındaki mekânsal ilişkileri kuvvetli;
Yapılı çevre ile doğal çevre arasında bir dengenin kurulduğu;
Tüketim tercihlerinin üretim kapasitesi ve kültürü yok etmediği;
Yurttaşlığın göçmenleri, yurtsuzları, belgesizleri de içerecek şekilde kentte ikâmet edenler üzerinden tanımlandığı;
Anlık maddi çıkarlar veya sembolik siyasi müdahaleler için kültürel ve doğal mirasın gözden çıkartılmadığı;
Farklı yaşam tercihlerinin, kimlik ve kültürlerin ayrımcılığa uğramadan, eşit haklara sahip olduğu;

 
Yaşar Adanalı / Mart 2014 / Konu: Nasıl Bir Kent?


Yeniden Sınıf…


Hâkim sağduyunun aksine işçi sınıfı bir iktisat kategorisinden, bir istatistik verisinden ibaret değildir. Sınıf yalnızca doğrudan üretim sürecinde bulunmaz, yani onu sadece maden ocağında ya da tersanede görmeyiz. İşçi sınıfının âdetleri, gelenekleri, toplumsal kurumları, düşünüş biçimleri ve değerleri vardır ve sınıfı sınıf yapan da çoğu zaman bu öğelerin bir toplamıdır. Dahası sınıf, ancak siyasi temsili olduğunda, yani kendisini siyasal anlamda sınıf olarak ifade ettiğinde, sınıf olarak hareket ettiğinde kelimenin gerçek anlamında bir sınıf haline gelir. Yani sınıf ‘kimliği’, (nadir olarak ‘büyük’ siyaset sahnesine çıkan, çoğu zaman gündelik, küçük ve ilk bakışta görünmeyen direniş formlarında ifadesini bulan) sınıf mücadelesinin ve bu mücadele içerisinde şekillenen kolektif deneyimlerin bir sonucudur.
 

Foti Benlisoy / Temmuz 2014 / Konu: İş


Her Eylem 1 Yaş Gençleştirir İnsanı


- Ne düşünüyorsun, eski eylemleri mi? Daldın yine…
Sağ ayağını ovuştururken gülümsüyordu. Arkadaşı doğru tahminde bulunduğunu anlamıştı.
- Turşu eylemini hatırlıyor musun?
- Hatırlatma onu. Hayatımda hiç bu kadar gülmemiştim.
Nükleer atık turşusu kurmak kimin aklına gelirdi? Hele de onu yemek tarifi yapar gibi anlatmak.
- Öyle olması gerekiyordu. Enerji bakanı, sanki nükleer atık dediğin zararsız bir şey gibi, atarız satarız diye demeç veriyordu. Yok, her eve düşen atık bir kavanoz kadarmış, yok atığın talibi çokmuş. Dayanamadım. Sen misin nükleer atıkları kavanozlara tıkıp, her eve sokuşturmak isteyen dedim, açtım masamı festivalde. Öyle 3-5 kişi yok hani. Nerden baksan 40-50 bin kişi geliyor. Çadırlı madırlı bir festival. İyi de müzik çalıyorlardı o zamanlar. Koydum masaya malzemeyi, uranyumu, kavanozu, bakanı temsilen ampulü…”

Özgür Gürbüz / Mayıs 2007


Savaşı Durduracak Tek Güç Sözdür

Küresel BAK

“’Irmak bile dillenir: Yıllar boyu süren savaşlar görmüştüm çünkü ırmak insanların arasında kör akmaz. Ve yıllar boyunca inlemeler dinlemiştim çünkü insanların can verdiği yerde ırmak sağır akmaz. Ama o gün çok fazla kan aktı ve çok fazla vahşet ve nefret vardı. Akhilleus’un zafer gününde isyan ettim; iğrenmiştim.’
Aynen Binbir Gece Masalları’ndaki Şehrazat’ın gece boyu ölümü engellemek için konuşması gibi., İlyada da bir savaş anıtının altına gömülmüş olan, savaşa elveda diyen, yaşamı seçen bir sesle bize uygarlığın seste, sözde, konuşmakta, anlaşmakta, barışta olduğunu söyler: Savaşı yenecek tek güç, tek silah sözdür.
Onun için konuşmalıyız. Savaşın ve ölümün yıkıcılığını, barışın ve yaşamın vazgeçilmez üstünlüğünü konuşmalıyız. Çevremizde örülen duvarları, oynanan oyunları, ikiyüzlülükleri, coğrafyamızdaki kanı, dehşeti, vahşeti konuşmalıyız. Nedenlerini ve sonuçlarını birbirimize anlatmalıyız. İnsan olmaktan, insan onurundan, insan olmanın vazgeçilmez hak ve hukukundan söz etmeliyiz.”

Nilüfer Uğur-Dalay / Mart 2009


Doğa, İnsan, İkilem


Bill Mollison, Permaculture; A designer’s Manual adlı eserinde permakültürü 3 ana başlık altında tanımlamıştır. Buna göre;
1. Yeryüzüne özen gösterme;
bütün yaşam sistemlerinin, bütün varlıkların devamlılığının ve çoğalmasının sağlanması için gerekli koşulların insanlar tarafından oluşturulması.
2. İnsanlara özen gösterme;
insanların gıda, barınak, eğitim, tatmin edici iş ve keyifli insan ilişkilerine sahip olarak sağlıklı bir şekilde var olabilmeleri için gerekli kaynaklara ulaşımlarının temin edilmesi.
3. Nüfus ve tüketime sınır getirme;
kendi ihtiyaçlarımızı kontrol altına alarak kaynak yaratılmasına katkı sağlanması. Zaman, Para ve enerji cinsinden olabilecek bu kaynakların birinci ve ikinci ilkelerin gerçekleşmesinde kullanılması.
Permakültürün bu 3 ana ilkesi, Bill Mollison ve öncellerinin doğanın işleyişini sebep-sonuç yasallığında dikkatlice incelemeleri sonucu ‘doğanın kendi döngüsüyle uyumlu tasarım’ fikrinin gelişmesiyle olgunlaşmıştır. Burada ‘doğa ile uyumlu’ tabiri, kaotik görünen bir yapıdaki kozmoza, yani uyuma işaret eder.

Ayşegül Özpınar / Aralık 2013


(Devamı sonraki sayfada...)