Sanat Takip - 1
Yorgun Ama Savaşçı
“Yorgun Savaşçı resmi ideolojinin söyleminden farklı bir metin. Ona hem uyuyor, hem de uymuyor. Ve, birçok Kemal Tahir romanı gibi öğretici yanı ağır basıyor. Bilindiği gibi, yazarın tartışmalara konu olan tek romanı Yorgun Savaşçı değil. Devlet Ana da, içeriğiyle, Marksist olarak tanınmış romancının Marksistler tarafından ‘aforoz’ edilmesine yol açmıştı. Belki şu söylenebilir: Kemal Tahir, hem muhafazakâr Sağ, hem de muhafazakar Sol’un ‘elinden kurtarılması gereken’ bir yazar olarak edebiyat tarihinde ilginç bir yere sahip.
Cemil, Türk Edebiyatı’nın belki de en yorgun kahramanıdır ama bu yorgunluk halinin Cemil’e özgü olmadığını biliyoruz. Genelkurmay rakamlarına göre Kurtuluş Savaşı’nda üç yıl içinde verilen kayıplar 9500 iken, askerden kaçanların sayısı 15.000’dir.”
Hilmi Tezgör / Ekim 2015 / Konu: Kahraman
Güven Şart
“Romanda bahsi geçen desantralizasyon kararı aslında 1935-45 arası sosyalist hareketin muallakta kalan gelişimini anlamaya yarayacak önemli göstergeler sunar. Roman, pasifize olmuş TKP’yi arayan gençler üzerinden yürür. Buradaki Türkoloji bölümü öğrencisi Turgut, Vedat Türkali’nin ta kendisidir. Partiyi arayan gençler zar zor Rahmi Usta’ya ulaşırlar. Rahmi Usta da partilidir fakat karardan haberdar olduğu için gençleri yönlendirmekte isteksizdir. Bu sebepten ötürü parti içinde bir kaos yaşanır, kimse ne yapacağını bilemez. İşte bu noktada yazar Komitern’in kararını Rahmi’nin ağzından açıklar. Komitern, TKP’yi halkla yakın ilişki kuramamakla suçlar ve aydınlanmacı olarak gördükleri Kemalist yönetimle iyi geçinmelerini salık verir. Romanı önemli yapan nokta budur. TKP’nin Komitern kararı karşısında gösterdiği sinik tavır, karara da yol açan ‘örgütlenememe’ hali romanı bir özeleştiri yapmak için yararlı bir kaynağa dönüştürür. Tabii böyle görmek isteyene... Zira sol çevrelerin büyük bir kısmınca roman, karanlık günlerde TKP’nin şanlı direnişi olarak algılanır. Bunda, romanda anlatılan polis baskısı, MAH (MİT) ile ilişkili iş adamları, Almanya’ya yaptığı ihracatla ya da Varlık Vergisi’yle kısa yoldan zengin olan CHP’li vekillerin olumsuz hali etkili olabilir.”
Murat Yiğit / Haziran 2012 / Konu: Güven
Rahatsızlık iyidir
Can Evrenol Röportajı
“Maalesef çok yüzeysel bir korku filmi anlayışı var bizde şu an. Zaten korku filmi olmayan bir kültürde, Okul ve Büyü gibi filmler daha doğmadan Türk korku filmini sırtından bıçakladılar bence. Bugün kime Türk korku filmi deseniz size dudak bükecektir. Seyirciyi zıplatmaya çalışan, sanat yönetmenliği, görüntü yönetmenliği ve anlatımı pek zengin olmayan, karanlık olmaktan çok uzak bir dil var, evet. Ama bundan bir dil diye bahsetmek abes bence. Ben kendim çok iyi korku filmi yapıyorum diye bir iddiam hiç yok. Önce bir sanat filmi yapmaya çalışıyorum.”
Burak Bayülgen / Şubat 2011
Sanat Bağımsız mı?
“Üst belirlenimler ya da söylemler bir baskı politikasını da içermekte diye düşünüyorum. Bunun Foucault üzerinden okuması bilgi iktidarı. İktidar toplumsal hayata nüfuz edebilmek için bilgiye ihtiyaç duymakta, bundan dolayı da birincil dereceden sosyal bilimlere ihtiyaç duymakta. İktidarı ayakta tutan söylemleri böylece sosyal bilimler inşa edecek ve bilgi kullanımı stratejik bir şekilde iktidarı ayakta tutacak. Belki bu nokta üzerinden bugün çağdaş sanat kurumlarının aslında birer bilgi-belge deposuna dönüşmesini görebiliriz. Klasik sergileme modellerinden ziyade SALT gibi kurumların bilgi üretim ve bilgi-belge saklama merkezi olarak işlev görmeleri de var. Sanatta bilginin kullanımıyla birlikte sanatçılar üzerinde bir baskı inşasından söz etmek mümkün. Bu baskının failleri tabii ki küratörler, koleksiyonerler, çağdaş sanat kurumları ya da piyasayı belirleyen galeristler, hatta bizatihi popüler sanatçılar ya da önde gözüken sanatçıların kendileri de olabilir. Sanatçıların öznel ideoloji üzerinde bir baskı kurduklarını düşünmekteyim ve bunun yaratıcı düşüncenin önünü kestiği inancındayım. Bunun adı -şimdilik eğretilemeli kullanayım ama- sansür.”
Fırat Arapoğlu / Mart 2012

Lee Van Cleef öldü. Şimdi kim bizi iyilerden koruyacak?
“Az sonra kapıda Lee Van Cleef görünür. Yönetmen yanında duran para dolu bavulu yardımcısına uzatır ve ‘Bu adamla konuşmak istemiyorum. Al bunu ona götür. İçinden istediği kadarını ona ver. Şimdi buraya gelecek ve söyleyeceği tek bir şeyle her şeyi mahvedecek,’ der. Leone oyuncudan o kadar etkilenmiştir ki Albay Mortimer rolü anında onun olur. Lee Van Cleef de hiç düşünmez, rolü hemen kabul eder. Oyuncu o aralar elektrik faturasını bile ödeyemeyecek durumdadır. Burası çok önemli sayın okuyucu. Neden gaz değil de elektrik faturası mesela. Her kaynakta bu şekilde geçer. Western gurusu Frayling bile aynı şeyi söylüyor. Ortaya bir laf atılıyor. Sonra kopyala-yapıştır yöntemiyle mevzu yayılıyor galiba. Yoksa Lee Van Cleef’in Hollywood’da oyuncular kahvesinde oturup etrafına dert yandığı, ‘Kanka elektrik faturamı bile ödeyemiyorum,’ dediğini hiç zannetmiyorum.”
Saffet Sözen / Mart 2012
Yeni Yeni Kulakları Küpeli
“Görselliğin hâkimiyeti giderek artıyor, ama aslında bence en yeni dönüşüm sesle ilişkimizde yaşanıyor. Yine endüstri devrimiyle bağlantılı düşünüyorum. Dünya üzerinde sesin yapısı endüstri devrimiyle birlikte köklü şekilde değişti. O günlere kadar müzik dinlemek, varlığı son derece sınırlı ve belirli olan sesle kurulan çok özel bir ilişkiydi. Sonra gürültü geldi ve müzik değişti. Kolektif Kitap’tan taze çıkan Gürültü tam da bu konuyu muazzam güzel ele alıyor. Neredeyse iki asırdır çevremizi hiç kesintisiz saran bir gürültüyle yaşıyoruz. Kaynağı insan (ya da eylemleri) olan seslerin tamamen duyulmadığı bir tek metrekare bile kalmadı. Şimdi o taşınabilir cihazlara, dışardaki tüm sesleri kesip seçtiğimiz sesleri kulağımıza dolduran kulaklıklar takıyoruz. Geçen asırda edindiğimiz sosyal deneyimlerin bir bölümü böylece yok oluyor. Trende, vapurda, otobüste, dolmuşta birbiriyle konuşan hemşehrilerin yerini şahsen şekillendirilmiş sesler tarafından kuşatılmış bireyler alıyor.”
Koray Löker / Haziran 2014 / Konu: Yeni
Halil Turhanlı ile Tuhaf Günler
Röportaj
“New Orleans, Haiti’den çok göç almış bir şehir. Haiti’den gelenler siyah metafiziği de beraberlerinde getirmişler. Vudu bu metafiziğin en bilinen yönü. Bir yönüyle hem Haiti’de, hem de (zorunlu) göçle gittiği topraklarda zamanla otantikliğini yitirmiş, turistik eğlenceye, gösteriye dönüşmüş. Hatta, daha da kötüsü olmuş. Haiti’de ‘Papa Doc’ Duvalier terör rejimininde kullanmış. Ona bağlı para-militer örgüt Ton Ton Macoute elinde bir terör aracına dönüşmüş. Ama, geçmişte köle isyanlarını da ateşlemiş. C.L.R James, Haiti Devrimi üzerine yazdığı o ünlü kitabında, Siyah Jakobenler’de bu devrimin Fransa’dan esen devrim dalgalarının, Aydınlanma düşüncesinin etkisi altında gerçekleştiğini ileri sürer. Ancak, meselenin bir başka yönü daha var. Vudu’yu içeren siyah metafizik de Haiti Devrimi’nde Aydınlanma akılcılığı kadar, hatta daha fazla etkili olmuş.”
Murat MRT Seçkin – Tayfun Polat / Ekim 2014
Ağlayan Kadın Yalan Söyler
AntiChrist
“Filmde bu tanıdık tema içinde yeni olan tek şey kadın ve çocuk arasındaki ilişkidir. Trier, azılı feministlerin bile üç kulhuvallah bir elham okumadan giremedikleri yere, anneliğin kutsal alanına destursuz dalar. Kötülüklerin anası kadının ilk vazgeçtiği kocası değildir aslında. Kocasından önce çocuğundan kurtulmak ister kadın. Çocuğuna ayakkabılarını ters giydirerek ortopedik sorunu olmasına sebep olur mesela. Ve daha yıpratıcısı, sona doğru anlarız ki çocuğun ölümü kaza değildir. Kocasıyla sevişmeleri sırasında çocuğun geldiğini görmüş ve pencereye, yani ölüme doğru gidişini adım adım izlemiştir. Belki de en çok bu yüzden ağır yaraladığı kocasını gözyaşları içinde öperken ‘Ağlayan kadın yalan söyler,’ diyecek ve hepimize içimizdeki karanlığa ve öfkeye bakma cesareti verecektir.
Antik Yunan’dan günümüze değişmeden gelmeyi başaran, erkeğin uygarlığı kadının doğayı temsil ettiği düşüncesi gücünü çocuklardan alır. Bugün bile kadının köle olmaktan kurtulamamasının sebebi doğurganlığıdır. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz; zar zor ayakta duran medeniyetimiz için anneliğinden vazgeçen bir kadın, kocasından vazgeçen bir kadından çok daha tehlikelidir.”
Çiğdem Vitrinel / Mayıs 2010
Farkına Varıyorsun Havadaki Gerilimin…
Metin Yeğin Röportajı
“Radikal bakılması gerektiğini düşünüyorum. Mesela ben yolsuzluklarla ilgili bir şey yapmam. Çünkü buna karşı bir şey yapmak aslında normal olmayan bir şeyi meşru kılmak. Banka kurmak zaten soymaktan daha beter, yoksa bir banka yolsuzluğu beni bir bankanın kuruluşu kadar enterese ediyor. Bu öyle bir duruma geliyor ki, kenar mahalledeki bir lahmacuncunun masasının kiriyle, sağlık meselesini iç içe koyuyorsun ama öte yanda da sağlığın ve hastanenin özelleştirilmesine hiç sesini çıkarmadığın bir dünya oluyor. Bu meşrulaştırma. Esas şeyi anlatmadan kenardan köşeden... Bu neoliberalizmden sonra artık muhalefeti tek bir açıdan yapmamamız lazım. Belgesel demek soru sormaktır. Koy resmi, altına müziği döşe, tok da bir ses koy; al sana film. Sen onu yaptığın zaman karşındakini salak addediyorsun. Aslında film yapmak, yazı yazmak bu lanet dünyayı daha çekilebilir kıldığı için bir suçluluk var tabii (gülüyor).”
Utkan Çınar / Şubat 2009