Sanat Takip - 2
Biraz Özgürlük Biraz Baskı
“Bir başka kadın az ileride erkeksi bir tavırla oturmuş gelip geçene dik dik bakıyordu. Maçovari cakasıyla bilinen Sarah Lucas’tan bahsediyorum. İki tane, sarısı dağıtılmadan yağda kızartılmış yumurtayı tişörtünün üstüne, memelerinin olduğu yere koymuş oturuyordu. Öyle deli deli bakan bir kadındı ki; cesareti gözlerinden okunuyordu. Kadın bedeninin neredeyse açlık giderilen ve tat alınan bir nesneye indirgenecek kadar fetişleştirildiğini insanın yüzüne yüzüne vuruyordu.
Açıkça erkeklere kafa tutan bu feministlere bir başka örnek de, Sarah’nın sol çaprazında yine fotoğraf çektiren Eleanor Antin’di. O da, yüzüne yapıştırdığı sakal, bıyık, başındaki büyük şapka ve pelerini ile son derece centilmen görünümlü bir kral edasında, karşılaştıklarına kendini Solana Kumsalı’nın kralı olarak tanıtırken belki de hiçbir zaman sahip olamayacağı bir karakterle dalga geçiyordu. Bir başkası, adı Laura Ribero. Uğradığı haksızlıklara rağmen yine de altın bir kalbe sahip olan özellikle Brezilya dizilerinden tanıdığımız külkedisi portresini yalnız kalabildiği tek mekân olan mutfak içerisinde görüntülüyordu.”
Lale Altunel / Kasım 2008
Toskana’nın En Güzel Bağbozumu: Lucca Film Festivali
“Ertesi gün daha da önemli. Sabah aynı kilisede David Lynch’in sinema dersi olacak. Gün ışımadan kalkıp sıraya girmek lazım. Sabah erkenden kiliseye yollandım. Görebildiğim kadarıyla Toskana bölgesinin en hasta ruhlu 10 Lynch fanı arasına girmişim. Ülkemi yurtdışında başarıyla temsil etmiş olmanın haklı gururunu yaşadım. Kısa sürede mahşeri bir kalabalık toplandı avluda. Tiplere baksan İkiz Tepeler 3. sezon seçmeleri yapılıyor dersin. Saatler sonra içeri girdiğimizde dışarda kalan daha yüzlerce insan vardı. David Lynch ‘Buon giorno,’ diyerek seyirciyi selamladı. Vaaz verecek papaz gibi yerine oturdu ve ayin başladı. Yönetmenin kendi de filmleri gibi. Bir süre sonra ne anlattığına değil nasıl anlattığına odaklanıyorsun. Koluyla havada 30 derecelik yay çizip, parmaklarını yerde ters dönmüş böcek gibi hareket ettiriyor. Söylediği her şey, seçtiği her kelime pozitif çağrışımlarla yüklü. Tane tane, vurgulu, şiir gibi konuşuyor. İki lafın arasında sürekli dediği bir ‘soo beautiful’ var ki insanın içi yaşama sevinciyle doluyor.”
Saffet Sözen / Kasım 2014

Çevirmeninin Yazarı Eduardo Galeano
”Eduardo’yla gecelerin o en ölü saatlerinde, o inanılmaz gürültülü, inanılmaz sessizlikler içinde birlikte çalışırken çok şey öğrendim. O sallanan masayı ve üzerindeki kafasına göre yanıp sönen kaprisli lambayı, o titrek sandalyeyi, o yalnızca kendini ısıtan bencil sobayı ve üzerinde bana nispet yaparcasına şarkılar söyleyen çaydanlığı unutamam. Şimdi onu çevirirken öğrendiğim şeylere ulaşmaya çabalarken bile aralarından geçmem gerekiyor. O sallanan masaya bir ulaşsam, o masa lambası bir yansa, hiç değilse sobanın üşümediğini bir bilsem, çaydanlığın o bildik şarkısı kulağıma bir çalınsa, hatırlayıvereceğim bana neler söylediğini o zamanlar. Ben de ustam gibiyim çünkü: ‘Ben bir durumu, bir duyguyu ya da bir düşünceyi eğer gözlerimi kapatıp göremiyorsam onu aktarma yeteneğinden yoksunum,’ derdi Galeano.”
Bülent Kale / Mayıs 2014
Kahramanların Dünyasından: Yıldıray Çınar
Röportaj“İnternetin getirdiği negatif bir taraf var. Çabuk ulaşılabilir olması, işin çabuk yapılabileceği gibi bir önyargı oluşturuyor. Yani artık dijital programlarımız da var. Çoğu, malzemenin onu ürettiğini zannediyor. Böyle bir önyargı var. Ben bir kere bir mesaj aldım; ‘Hangi kalemi kullanıyorsun abi,’ diyor. Ben de yazdım Faber Castel bilmem ne. ‘Ben de aynı kalemi kullanıyorum ama senin ki gibi olmuyor,’ diyor çocuk. (Gülüşmeler) Düğmesi var kalemin basıyorsun, şahane çiziyorsun. Gibson gitar aldım neden senin gibi solo atamıyorum? Aynı muhabbet düz mantık yani.”
Mıstık Mıstık - Tayfun Polat / Ekim 2015 / Konu: Kahramanlık
Bugüne ait olmayan garip bir tekinsizlik hissi: ABLUKA
Emin Alper Röportajı“Bu içinde bulunduğumuz kültür, bu ister milliyetçilik, ister devletçilik olsun, bu nihayetinde self-destructive bir yapı. Self-destructive’i nasıl çevireceğiz? Özyıkımsal. (gülüyor) Saldırganlığın düşmanlarını imha ettiği çok açık. Muhalefet çizgisini kurmaya çalıştığım yer, görünürde kazananın da kaybettiğini gösteren bir yer. Bu militarizme dayalı kültürün kazananı yok. Bu savaştan zaferle çıktığını sanan insanlara da çok zarar veriyor.”
Utkan Çınar / Kasım 2015
Kendi Mitini Yazan Adama Veda: Dennis Hopper
“Easy Rider’ın dünyasındaki hayatını sürdürür gibi bir hali vardı. Bir zamanların esrar satıcısı, mafya ilişkileri olan bir sanat taciri misali… Meksika’da bir kolektif kurdu, ama oluşumun sakinleriyle halk arasında işi linçe vardıracak kadar büyük gerginlikler yaşandı. Olaylar esnasında silahına davranınca kodese tıkıldı. Önce LSD, ardından kokain iyiden iyiye en iyi arkadaşı oldu; hayatı altına dinamit konan bir sandalyede yaptığı gösteriye döndü, arada bir caddelerde çırılçıplak koşarken görüldü. Doksanlarda sadece kahve içen, kızına düşkün, golf oynayan, televizyon seyreden, uyuşturucunun bin ışık yılı uzağında yaşayan birine dönüştü.”
Murat Beşer / Temmuz 2010
Şu Saçlarını Kessinler, Öyle Söylesinler
Derya Bengi Röportajı“‘50’lerde yapılanların yol açıcı olamadığını görüyoruz. Birtakım tekil örnekler var; 1955’te rock n’roll dünyaya girdiği gibi Türkiye’ye de giriyor. Mesela 1960’da çekilen Metin Erksan’ın Gecelerin Ötesi filminde, Metin Ersoy bir mahalle rock n’roll’cusunu canlandırıyor. Süleymaniye’deki evinde Elvis çalıyor çok güzel. Başörtülü, geleneksel bir annesi ve muhafazakâr bir ailesi var. Arkadaşıyla ‘Bu ülkede yaşanmaz, derhal Amerika’ya kaçalım’ diye para kazanmak için bir soyguna karışıyorlar. Çünkü çaldıkları bu müzik burada tutmaz ve Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz. Tam 1960 senesi bu. ‘50’lerin mirasını iyi özetliyor. ‘60’lar ‘Bu ülkede de bu yapılır’ dedirtti. ‘Amerika’ya kaçmaya gerek yok; gerekirse kafa göz kırarak, biz gitarımızla buranın türkülerini çalabiliriz.’ ‘Hem rock n’roll’cuyuz, hem Sivaslıyız.’ Gençlere böyle bir zemin oluşturuluyor. ‘50’lerde o tek tük çıkan örnekler ‘60’larda birbiriyle ve toplumla tanışıyor ve bir flörtleşme döneminden sonra dost oluyorlar... Şehirden kente olan bir tür manevi seyahat Anadolu-Pop’a dönüşüyor, köyden şehre gelen ve taş gibi gerçek olan göç ise arabeske dönüşüyor.”
Utkan Çınar – Tayfun Polat / Ekim 2012
Ballard’ın Ardından
“Bu yazınsal macerası içinde Ballard salt bilimkurgu sanatını aşan bir edebi mecraya ulaştı. Edebi kanonun bilimkurguyu dışlayan, klasikçi ya da realist önyargılarını kırıp anaakıma gerilla saldırıları ile sızdı. Sonuna kadar deneysel, lirik ama saldırgan bir imge yarattı. Klasik edebiyatın yazara ahlaki bir seçim misyonu dayatan bakış açısını kırıp, yazarın görevinin laboratuvarda deney yapan bilim adamının tarafsızlığıyla, olasılıkları sınamak olduğunun altını çizdi.
Yaşamı ele geçiren gösterinin ışıltısını teşhir etti, sürekli insanlara dayatılan sahte gerçeklikleri sorguladı. İyinin ve kötünün ötesinde, kelimenin Fourier’ci anlamıyla tutkuların özgürleşmesine dayalı liberter bir politik hat izledi. Bütünlüğün ve büyünün bozulduğu bir dünyada, toplumca sapkın görülen mikro toplulukları konu alan öykülerinde, yer yer nihilist bir aşırılığın politikasını üretti. Politik olan ile pornografik olan arasındaki birleşikliği ortaya seren, cüretkâr özgür düşünceye dayalı bir imge hattı yarattı. Kuşkusuz tüm felsefi-politik düşünsel deneyleri, keskin bir mizah, delişmen bir düş gücü ve şiirsel bir anlatım ile hikâyelerine yedirerek.”
Rafet Arslan / Ekim 2009
Ritimdir Benim için Film…
Tolga Karaçelik Röportajı
“Bak ikinci film stresi değil de Gemide stresi vardı hakikaten. Kime anlatsam “Ha Gemide gibi,” diyor, pataklayasım geliyor. Sakince “Değil kardeşim,” diyorum. Gemide’nin dünyası apayrıdır. Kumculara denizciler ‘kakarak’ derler. Orada burada dolaşırlar. Uzun yol başka bir kafadır. Gemi başka bir kafadır. Hikâyem gemi üzerinden başkaydı, derdi de başkaydı. Çok sevdiğim bir filmdir Gemide. O dönem Tabutta Rövaşata ile birlikte dünyamda rengi vardır tabii ki. Ama filmlerin benzediğini düşünmüyorum. Senin de öyle düşünmene sevindim. İzleyen herkes de bunu söylüyor. Yarattığım gerçek bir uzun yol gemisi dünyasıdır. Seferler yaptım yazarken, not alırken. Uzun seferlere çıktım gemilerde. Böyledir o dünya, etrafınızdaki gemicilere de sorabilirsiniz. Bu hikâyeler yaşanmaktadır. Şu anda bir Malezya bandıralı gemi, aynı filmdeki geminin durumunda. İstanbul’da, duymayız nedense bu haberleri, denize sırtımız dönüktür.”
Utkan Çınar / Aralık 2015