mıstık mıstık

Meram


Tayfun Polat

2005 yılında biri gelip Karga dergi çıkartacak, o dergi 100. sayısını görecek, sen de bu süre boyunca dergiyi yöneteceksin dese (ortalıkta “dergi” lafları dönüyor olmasına rağmen), “Hı hı, tabii, tabii,” falan der, geçiştirirdim. 2006’da barda kabinin önünde kıvırtırken (evet, Karga’da dans edebilirsiniz) Özer gelip “Dergi çıkartacağız,” dediğinde de önce “Neeee?” diye bağırdım adamın kulağına. Bahadır yardırıyordu, duymadım ne dediğini. Koluma girdi, daha sessiz diye herhalde, merdivenlerin başına götürdü. Şimdi altı hoparlörün ortasındaydık ama yüzündeki ciddiyete kulak kesildim. Bir şifre veriyormuş gibi tekrar “Dergi çıkartıyoruz,” dedi. Ben de “Hı hı, tabii, tabii,” deyip tekrar kabinin önüne döndüm. Sınırlı dergicilik tecrübemin büyük bir bölümü çıkmayan ya da kısa sürede çıkmaya devam edemeyen dergiler üzerine olduğundan hiç ciddiye almadım. Ama sonraki günlerde Özer resmen musallat oldu. Durmadan yanımda bitip aynı şifreyi tekrarlıyordu. “Abi bakarız,” dedim, “tamam abi,” dedim, olmadı. Sonra ciddi ciddi “Dergi toplantısı var, gel” demeler başladı. Bir iki toplantı sattım. Ama mütemadiyen toplanmaya başladılar. Sonunda ben de katıldım bir toplantıya. Kadro sağlam. Neticede Karga tayfası. Eli kalem tutan, kalem tutmaktan öte “yazar” olan, tasarım yapabilen, yayıncılık ve dergicilik yapmış ve yapmakta olan, çizebilen, fotoğraf çeken insanlar. Böyle başladı mecmuanın hikâyesi. kargART gibi, yapabiliyor olmaktan ve yapabilecek insanlar olduğundan.
 
İşin aslı, Karga 1996’da açılırken yazılan “kuruluş sözleşmesi”nde diğer bir sürü faaliyet alanı yanında (ki çoğu da hayata geçmiştir) yayıncılık yapmak maddesi var. O da oraya öylesine yazılmamış neticede. İşin bir diğer tarafı da, Karga 1998’de İstanbul’daki (ve memleketteki) ilk aylık DJ programı yapmaya başlayan mekân. Ve bu programı bir broşürle duyurmaya da o zaman başladı. Bahadır Dilbaz da mekânın açıldığı günden bu yana müzik direktörü olması yanında, alışılmadık görüsü ile bu broşürleri tasarlamaya başladı. Şimdi böyle broşürler / flyer’lar yayınlamayan mekânı dövüyorlar Karga sağ olsun. 2000’lerin ortalarına gelindiğinde bu broşürler sadece Karga kabininin ve kargART’ın programı olmaktan çıkıp, yine Bahadır’ın gayretiyle içinde başta müzik olmak üzere muhtelif yazıların ve çevirilerin olduğu bir içeriğe ulaşmıştı. Ve bir anlamda küçük dergiciklerdi. Yani kargamecmua’nın fikren ve fiilen evveliyatı bir hayli eski. Bir de ilk sayı öncesi hareketlenmenin (“Dergi çıkartacağız” muhabbetinin dönmeye başlamasının) de itici gücü Koray Korol’dur. O gaza getirdi çoğu kişiyi. Sonra da 1 yıl mecmuanın tasarımını yaptı.
 
O ilk bir yıl tuhaf. İlk sayı zaten Bahadır’ın broşürlerinin büyük boy hali gibi. İkinci sayı biraz toparlıyor. Üçüncü sayıda editörlük ihalesinin bendenize kalmasıyla dergi olma yolunda ilerlemeye başladık. Benim meziyetim olarak söylemiyorum. Oturup saatlerce konuşuyor ve bolca polemiğe saplanıyorduk ama başlangıçta halimiz “bu kadar insanız, yaparız bir şeyler” idi. Yola çıkarken derginin içeriği ne olacak, tasarımı nasıl olmalı, bir meramımız var mı vs vs gibi dergi yapmak için pek çok olmazsa olmaz netleşmemişti. Editoryal bir çalışma yoktu. Yalnız, dergicilik açısından bazı bariz hataları başta bilhassa karar olarak aldık. Burak Şuşut’un ısrarıyla “kapakta sadece Karga logosu olacak, içeriğe, derginin ne olduğuna dair hiçbir şey olmayacak” kararı mesela. Karga’nın tabelası olmamasından yola çıkmıştık. Bu karar sebebiyle İstanbul’un muhtelif noktalarına bırakılan binlerce mecmuanın uzunca bir süre ne olduğu anlaşılmadı. Geriye dönüp bakınca bu büyük kasti hata ile gurur duyuyorum. Daha ilk başta tüm dergilerden ayırdık mecmuayı. Bir muamma olarak, başlarda çok kullandığımız bir metofor ile ifade edersek, denize bırakılmış şişe içinde notlar olarak ortaya attık. Sonra “içindekiler” bölümünün olmaması, sayfa numarası olmaması. Bunların hepsi kasti hatalardı. Az çekmedik matbaacı arkadaşlara sayfa düzeninin nasıl olduğunu anlatmaya çalışırken. Açıkçası doğru olanı yapmaktan ziyade el yordamıyla bir denemeye kalkışmak daha cazip geliyordu. Bir de Karga’sal bir durum bu zaten; Karga’da bir sürü fikir ortaya atılır, geceler boyu muhabbetle demlenir, başlangıç çizgisine gelir, hatasıyla sevabıyla uygulanır ve büyük çoğunluğu “ilk kez” yapılıyor olsa da büyük bir çoğunluk tarafından fark edilmez. Zamanla hatalar azalıp iş daha iyi yapmaya başlanır ve yine zamanla daha çok fark edilmeye başlar. Ama bir kez başlandıktan sonra da kolay kolay vazgeçilmez. Bu Karga işte.
 
Başlangıçta kapalı bir grup, hemen ardından Karga’nın müdavim çevresi ve benim yazması için davet ettiklerimin yazıları yayımlanmaya başladı. Yazı eksik oldukça bazı arkadaşlarımın adlarını ve soyadlarını yer değiştirerek uydurduğum mahlaslarla sayfalarca yazdığım da doğrudur. Bir merak uyandırmak ve meraklısına ulaştırmak idi amaç. Mecmuayı daha ilk başta fark edip üçüncü sayıdan sonra “Ben de yazmak istiyorum,” diye ilk gelen kişi olan Zekeriya Şen’in, uzunca süre sürdürdüğü köşesinin adının “Meraklısına” olması da manidar tabii. İlk yılın sonlarına doğru kalabalıklaşmaya başladık. Ama kadro aslında bir Koray, bir de benden ibaretti. Bir de Temmuz gibi kargART’da çalışmaya başlayan Oya, mecmuaya da çok katkıda bulunuyordu.
 
Yavaş yavaş içeriğimiz şekilendi. Müzikal duruşuyla kendini ifade eden Karga’nın dergisi olarak bu müzikal seçkinin yansıması mecmuada her daim olacaktı. Asla kesinlikle Karga’nın tanıtım dergisi olmayacaktık. Karga etkinliklerine çok sınırlı bir yer ayrılacaktı. Ve editoryal bir kolaylık olarak dosya konuları seçme fikri gelişti. İlk sene her sayımızın bir dosya konusu yoktur. Ama bir konu seçmek ve yazarlardan bu konuya göre yazmalarını istemek ya da konuya göre yazarı belirleyip yazı sipariş etmek, içeriği doldurmayı bir hayli kolaylaştırdı. Kapağımıza “Aylık Sanat ve Yaşam Kültürü Dergisi” yazdık. Ve bu tanımı doldurmaya çalıştık. Yazarlarımıza hep şunu dedim baştan, “Konu ne olursa olsun, konunun bir tarafında durmanızı istiyoruz. Üstenci ya da didaktik olmayan, sokağa yakın bir dil kullanın. Kişisel hezeyanlarınızı değil, kişisel görüşlerinizi merak ediyoruz. Ahkâm kesmenizi istiyoruz.” Bu çerçeveyi nasıl çizdiğimi anlatmayacağım. Zaten düşünüp taşınıp karar verilmedi buna da. İlk sene fazlasıyla süperego çıktı karşımıza diyeyim sadece. Yani bazı “abiler” neyi yapmamamız gerektiğini bizzat gösterdi ve zamanla, kargamecmua’da basılacak yazıların biçeminin nasıl olacağı tercihi belirdi. Bir de, en baştan beri fikri takibini yaptığımız konular var. Daha ilk sayı çıktığında Hrant’ı öldürdüler. Yıllardır takipçisiyiz bu davanın. Aslında Karga’da oturup muhabbet ederken ya da mesaimizde konuşup tartışırken neler gündemimizdeyse, zamanla memcuanın sayfalarına sirayet ettiler. Sivil itaatsizlik, sürdürülebilir enerji politikaları ve ekoloji, permakültür, ayrımcılığın toptan reddi, antikapitalizm, sokak sanatı, kültür politikaları, post-sanayi toplumu, tüketici hakları, özgür bir anayasa, yeni yaşam inşası, yeni siyaset, alternatif eğitim yöntemleri, kent kültürü... Günden güne ve ister istemez daha politikleşti mecmua. Bağırmadan, slogan atmadan (nadir de olsa atarak), tanıttığı müzik ya da filmden seçtiği dosya konularına, ülkenin ve dünyanın gündemi ve siyasi gelişmelerine karşı duruşunu daha net beyan eden, meramını bu yönde anlatan bir dergiye evrildik. Aslen başta hiç böyle düşünmesek ve istemesek de.
 
2008’e tasarımcı değişikliğiyle başladık. Şubat’tan itibaren Peri Demirbaş, 3 yıl sürecek tasarım görevini devraldı. Mayıs 2008’de Utkan Çınar ile Yenal Yergün editör olarak kadroya dahil oldular. Taze kanlarla birlikte yeni çevrelere ulaştık. Bir yandan da katkıda bulunmak için başvuranların sayısı artıyor ve mail’ler ve mesajlar gelmeye başlıyordu. Dört kafadar olmuştuk Peri, Utkan, Yenal ve ben. Yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmiyor, sürekli beraber vakit geçiriyorduk. Doğal olarak da dergi yatıyor, dergi kalkıyorduk. En çok o zaman eğlendik, yalan yok. Sadece dördümüz de değil, o sıralar mecmuaya düzenli katkıda bulunan tayfa; toplantılar, piknikler, yemekler, organizasyonlar derken, çoğu birbirini yeni tanımış ama mecmua paydasında buluşarak birlikte çok iyi vakit geçiren bir arkadaş kitlesine dönüşmüştük. Aynı yılın Temmuz’unda İstanbul dışındaki okuyuculara da ulaşabilmek için mecmua içeriğini kargamecmua.org sitesine aktardık ve Tolga Koçak’ın yaptığı sitemiz halk oylamasıyla En İyi Kültür Sanat Sitesi seçilerek o yılın Altın Örümcek’ini kazandı. Ayrıca hâlâ sürdürdüğümüz, mecmuanın o ayki içeriğini cut-up tekniğiyle biraraya getirerek kafa karıştırdığımız ama bizim yaparken deli eğlendiğimiz “mixed” bölümü, Utkan sayesinde kapak içindeki yerini aldı ve “içindekiler”i yazmama ısrarımızı kendimizce sürdürdük.
 
2009’da mecmuanın ekonomik durumu biraz sallantıya girdi. Maliyetler yükselmişti. Yılbaşında mecmuanın 2 formasını siyah beyaz + bir renge çevirdik. Bir okuyucu kitlemiz olduğunu biliyorduk ve ilk defa mecmuanın parayla satılması gündeme geldi. Başlangıcından beri katılımcılarının gönüllü emeğiyle çıkan bir dergiyi parayla satamazdık. Burada tartışılacak bir şey yoktu. Kestirip atıldı. Başka yöntemler denedik. “Beleş dağıtılan dergiye abone mi olunurmuş?” başlıklı abone kampanyamızdan olunmayacağını kısa sürede öğrendik. Parmakla sayılacak kadar abonemiz hâlâ var gerçi, sağ olsunlar. Destek olur, biraz para gelir diye “!!!yaşasın kargamecmua!!!” partileri yaptık. Yarısı mecmua tayfasından mürekkep Saltuk Erginer ve Karga Sürüsü, Turgut Berkes ve Karakutu ve Kesmeşeker konserleri de beklenen girdiyi sağlamadı. Ağuslül sayısında 2 formayı siyah beyaza çevirip mecmuanın boyutunu küçültmek durumunda kaldık. Bu durum hâlâ devam ediyor. Aynı ay Yenal kendi isteğiyle editörlük / redaktörlük görevini bıraktı ve gönüllü statüsüne geçti. Dolayısıyla mecmuanın imla hatalarında ciddi bir artış olmaya başladı. Biraz tadımız kaçmıştı. İş ciddiye binmişti. Bu arada, mecmuaya ilgi gayet yükselmişti. Başta katkı aldığımız yazarlarımızın olduğu şehirler olmak üzere şehir dışından ciddi talepler gelmeye başladı dergi göndermemiz için. Biz de Ankara, İzmir ve Eskişehir’e gönderime başladık. Boyut küçüldü ama elimizin ayarını hemen yapamadık. Elimizden geldiğince hiçbir yazarımızdan revizyon ya da kısaltma istememeye gayret ediyorduk. Yerimiz yoktu ama sayfalarca yazımız vardı. Peri’yi zorladık bayağı. Çünkü yazı kısaltmıyorduk. Bu dönemde mecmuanın görselliği biraz geri planda kaldı. Yavaş yavaş vuruş sayılarını oturtmaya ve boyuta uygun kısalıkta yazılar yazmaya, toplamaya ve editasyon çalışmasına geçtik ama hâlâ uzundu yazılar.
 
2010’da 3 yıllık tecrübeyle biraz daha rahatlamış olarak başladık. Eski başıbozuk günlerimizi özlediğini söyleyen okurlarımız vardı gerçi ama biz daha profesyonel çalışmaya başlamıştık. Birçok şey oturmuştu artık. Gayet geniş bir yazar havuzumuz vardı. Çizerlerimiz, fotoğrafçılarımız vardı ve daha kolaylaşmıştı her şey. Karga’nın bir bar olarak gücünü kullanarak bazı ilanlar alabildik. Mecmuanın kapanma riskini savuşturabildik. İçeriksel olarak çok daha içimize sinen işler ortaya çıkıyordu. Yılın en görkemli olayı Peri’nin, Mart 2010’da “namus” sayısına yaptığı kapakla En İyi Dergi Kapağı dalında Grafikerler Meslek Kuruluşu’nun prestijli ödülünü kazanmasıydı. Senenin sonuna geldiğimizde Peri ayrılmaya karar verdi. Bir devrin sonu. Dergi Bahadır’ın fikriydi. Koray herkesi ittirerek başlamasını sağladı. Ama gaza basan Peri idi.
 
2011’e kargART’ta joker olarak görev yapmakta olan Emrah Bekdikli’yi tasarımcı koltuğuna oturtarak başladık. Emrah işlerine hayranlık duyduğum bir sanatçıydı ama daha önce hiç dergi tasarımı yapmamıştı. Adamı resmen ikna ettim. Ve o da çok çalıştı. Ama doğal olarak başlangıçta zorluk çektik. O başlangıç döneminde ne kadar hatalı sayfa bastıysak sorumlusu benim. Zamanla pratik kazandı Emrah da. Diğer taraftan, içeriksel olarak da bir tıkanma noktasına gelmiştik. Utkan da ben de biraz yorulmuştuk. Yeni fikirlere ihtiyacımız vardı. Yeni birine ihtiyacımız vardı. Volkan Balkan editör olarak katıldı aramıza. Bu sayıyı toparlamak için tüm sayıları taradık doğal olarak. 99 sayıyı yanyana getirdiğimizde Volkan’ın ekibe dahil oluşunun yeni bir evreye girişimiz olarak siz de görebilirsiniz. Mecmua ailesi yeniden gelişmeye başladı onun çağırdığı isimlerle. Bu kıpırdanış da kısa sürede yeniden mecmuaya katkıda bulunmak için başvuranların sayısını arttırdı. Ayrıca yukarıda da bahsettiğim gibi, ülkenin gidişatına bağlı olarak biz de sayfalarımıza tepkiselliğimizi yansıttık. Bunun da yeni isimlerin aramıza katılmasında etkili olduğunu düşünüyorum. Ve Emrah sayesinde hemen her sayıda yepyeni ve genç çizerlerimiz oluyordu. Üstüne bir de kargART’ta Murat Mrt Seçkin çalışmaya başlamasın mı? İsviçre çakısı gibi fonksiyonel bir ekip olduk. Aşı tuttu. Vites yükselttik.
 
2012’ye kargamecmua Müzik Yazıları (2007-2011) isimli ilk kitabımızı basarak girdik. Yolun başındaki dostlardan Burak Şuşut’un büyük emeği, Utkan’ın göz nuruyla. 30 yazarımızın 91 müzik yazısından bir derleme olan bu kitap hakkındaki “tükendi” ibarelerine inanmayınız. Yayıncılığın en büyük düşmanı ve mafyası dağıtımcılarmış. Depoda koli koli duruyor kitaplar.
 
Kitabı da çıkarttık ya, motivasyon iyiydi. Kafada yeni fikirler, yeni sayfalar, yeni heyecanlar vardı. Mayıs ayında kargART’a 3, mecmuaya 1,5 yıllık katkısının ardından Emrah ile vedalaştık ve kargART’ın ilk çalışanı olan Deniz Bankal yuvaya döndü. Aramızda yeniden bir kadın olması da mühimdi. Deniz ilk iş olarak derginin font’larını, mizanpajı değiştirdi ve birden ferahladık. Vuruş sayıları, çalışma dosyaları revize oldu ve açıkçası sadece tasarım olarak değil, çalışma biçimi olarak da rahatladık. Deniz’in her durumda sayıyı toparlayacağını bilmek bize gereksiz bir konfor sağladı. İçerik için bolca tartışıyor ve hatta kavga ediyoruz. Ama tasarım için Deniz’e hep çok az zaman bırakıyoruz. Bu da yeni sayılarda çözmemiz gereken sorunumuz olarak önümüzde duruyor.
 
Son üç yıldır, bolca tartışarak ve çarpışarak geçti. Biraraya gelince süper uçuyoruz. Ama artık dergiyi yaparken bile pek biraraya gelemiyoruz açıkçası. Sürekli bunun yanlış olduğunu, daha çok birlikte vakit geçirmemiz gerektiğini konuşup duruyoruz. Hayırlısı.
 
Bu arada 2013’te “Gezi” konulu Haziran sayımız, ilk kez ikinci baskısını yaptı. Bu sayıyı Gezi Kütüphanesi’ne yetiştirebilmiş olmaktan gurur duyuyoruz. Birkaç gün de olsa, Gezi’de ücretsiz dağılabildi. Gezi öncesi ve sonrasında ziyadesiyle politikleştiğimizin de farkıdasınızdır. Lakin o zaman da söylüyorduk, şimdi de söylüyoruz, menzil uzun. Israrla mevcut siyaset refleksleriyle düşünmeye sevkediliyor ve manipüle ediliyoruz ama yapılması gereken yeni bir siyaset biçimi ve yeni bir yaşam inşa etmektir. Bundan sonra da bunun peşinde olmaya devam edeceğiz.
 
2014 yakın çevremizden, tayfamızdan, camiamızdan peş peşe gelen ölümlerle bir hayli sarsıcıydı bizim için. Mecmuayı hep aklına getiren, her daim gülen yüzüyle yolumuza yoldaş olan Ömer İpek’i mutlaka anmak isterim.
 
2015 bizim için gurur verici bir tarafı var. Daha önceki tüm kapak tasarımlarımıza katkıda bulunan tüm dostlarımıza minnettarız. Ancak kim mecmuaya kapak yapsa diye hayal kurduğumuzda aklımıza gelen isimlerden dördü bu yıl mecmuaya kapak çizdi.
 
Lafı çok uzattım ama inanın mecmuaya başlarken buralara geleceğimizi aklımın ucundan bile geçirmiyordum. Karga’nın inancını da tam bilmiyordum. Yaptıkları her şeyi inançla ve insanlarına inanarak yaptıklarını. Sana sadece “Yap işte,” diyorlar. Müsadenizle 9 yıldır mecmua vesilesiyle birlikte mesai yaptığım (dolayısıyla kargART’ta da çalışan) her ismi anacağım; İlyas, Melisa, Koray, Oya, Fahri, Merve. Hepiniz sağ olun. Özer ve Bahadır, siz ayrıca sağ olun. Berk, Vedat, Peri, Yenal, Emrah, Volkan, Murat ve Deniz, siz de ayrıca(lıklısınız). Ve Utkan. Aynı gün doğmuş olmak mı bilmem bunu bize yazan, sana tüm teşekkürler az. Çok fazla insanı kırmışızdır diye düşünüyorum bu arada. Düşünememiş olabiliriz, yetişememiş olabiliriz, hatalıyızdır, affola.
 
OK. 500’ün üstünde katılımcının emeği ve gönüllü katkısıyla 100 sayı. Bu güzel bir hikâye. Başta “yapabildiğimiz için ve yapabilecek insanlar olduğu için” demiştim. Mecmuada şimdiye kadar en fazla kurduğum cümlenin “yapmaya devam” olması boşuna değil. Yapabildiğimiz sürece ve siz oldukça, yapmaya devam...

tayfunpolat@hotmail.com