Müzik Seçkisi
Elvis’in Ölü Doğan İkiz Kardeşi
Scott Walker
“…Saat daha yeni geceyarısı oldu ve yorgunluktan bitmek üzereyim. Buraya gelirken düşünüyordum, ‘Farmer in the City’ ne muazzam bir giriş şarkısıdır diye. Hergün mesaiye başladığımda şöyle bir şey oluyor, ben o girişi yapıyorum ve çıkamıyorum. Gelişme ve sonuç yok. Hep bir başlangıç var. Walker’ın herhangi bir parçaya başlarkenki anı gibi… Pist pist pist pist: ‘A Lover Loves’, doğal bir ölüm bu. Ama nasıl olur? Basbayağı olur. Normal yollardan ölüm. Size söylemiş zaten ‘Evimde ölmek istiyorum, hastaneye götürmeyin beni,’ diye. Doğal ölüm.”
Bahadır Dilbaz / Nisan 2007
Kirli Üç’ün Biri
Warren Ellis röportajı
Necati Tüfenk / Temmuz 2007

Pixies Albümün Adını Koydu: Indie Cindy
“Cobain ısrarla Nirvana’nın tohumlarını atan isimler arasında Pixies’den bahsediyordu. Daha sonraları dönemin marşı kabul edilen ‘Smells Like Teen Spirit’in formülünü alenen Pixies’in kullandığı alt yapı standartlarından aldıklarını açıklayarak gruba daha önce sahip olmadığı bir görünürlük bahşetti. Ancak olayların yankısı bizim buraları bulana kadar Francis Black ile Kim Deal çoktan birbirine girmiş ve grubu dağıtmıştı. Pixies’i canlı izleme hayallerim de Nirvana ile beraber hızla toza buluta karışırken, artık beraber büyüyemeyeceğimiz gerçeğini idrak etmeye çalışıyordum. Ait olduğun dönemde seninle beraber büyüyen grupları yakalamak bir nimettir ve Pixies, dededen, haladan ya da uzak bir akrabadan kalan ve bir süre idare ettikten sonra tükenecek bir mirasa dönüşüyordu.”
Deniz Bankal / Haziran 2014
Tımbırdatan Joe
Joe Strummer
“Adamın son projesi yeni müzisyenleri desteklemek için kurduğu Strummerville Vakfı. Dünyada albümlerinin üretiminin hiçbir aşamasında karbon kullanmayarak küresel ısınmaya karşı, herkese örnek olan ilk müzisyen. Bu hareketi duyurmak için kurduğu Carbon Neutral Company’nin sitesine girip ağaç alabiliyorsunuz mesela. Bu ağaçların dikildiği ormana da Rebel’s Wood (Asinin Ormanı) adını vermiş.
The Future is Unwritten’de hep kocaman ateşler yakıp, etrafına toplananlarla sabahlara kadar muhabbet ettiğini öğrendim. Ve o ateşin etrafı her zaman doluymuş. Her daim onun muhabbetinden sebeplenmek isteyenler olurmuş çünkü etrafta. Ateşi bu kadar sevdiğini öğrenince daha da sevdim onu zaten.
Bir tek falsosu var bence, Chelsea taraftarı olmak. Ama Abramovich ve Mourinho’yu görse bunu da sorgulardı.
Hayranlarına bağlılığı ile bilinir bir de. Konser salonundan son kişi de çıkana kadar beklermiş. Bir konser sonrası ayağından yaralanmış mesela, bir havai fişekle. Hastaneye ambulansla götürülmekte iken arabayı durdurup etrafında her daim dolanan hayranlarıyla sohbet ettiği söylenir. Dolayısıyla onu mecburen muhabbetle anmak gerekiyor.”
Tayfun Polat / Aralık 2008

Palace, Oldham ve Bonnie’nin Kadıköy Molası
Will Oldham Röportajı
“Old Joy çok güzel bir tecrübeydi benim için. Çalışmayı çok sevdiğim bir şekilde gerçekleşti. Aynı her albümde farklı isimlerle çalışmak gibi. Çekimler sırasında ne kadar elimizde temel alabildiğimiz bir senaryo olsa da, bizim yararımıza veya zararımıza çalışan güçlerle karşılaştık. İşe katılan insanların arsındaki dinamikten doğan ‘göreceli’ organik ve doğal bir tecrübeydi. Harikaydı.
…Bir aktör olarak hayatını idame ettirmek… (uzun bir duruş)…hiç tatmin edici değildi. Devamlı yaratabilmek konusunda tatmin edici değildi. Farklı işler, roller arasında çok fazla zaman vardı. Aynı rolde çalışırken ise katılımınız çok az ve kısıtlı.”
Utkan Çınar / Haziran 2009
Topraksız Devletin Sanatçı Ordusu
Laibach
“…Müzisyenler ve sanatçılar işçidirler ve patronları dinleyiciler ya da sanat tüketicileridir. Dolayısıyla sanatçılar ve müzisyenler de bu türden çıkışları genelde pasif agresif tonda yaparlar. Aynı pasif saldırganlık Laibach’ın ilk dönem önemli dişlisi olan Tomaž Hostnik’te de görülebilir. Kraftwerk’den yoğun etkilenmiş bu sanatçı müzisyen, Laibach’ı kuran ressam Dejan Knez ile birlikte, manifestoyu ortaya atan ve ilk konserlerinde sahnede Nazi kıyafetleriyle yer alma cesaretini gösteren, elle hazırlanan kaset kapaklarını, posterleri, grubun görünümünü tasarlayan kişiydi. Konserde kafasına atılan şişenin yardığı çenesinden sızan kanı silmeden, istifini bozmadan, sahnede askeri hazır ol duruşunu bozmayan sanatçı, en kalabalık konserlerinden birkaç gün sonra ağır depresyonu neticesinde intihar edince, ölümünün ardından Laibach tarafından disipline uymadığı gerekçesiyle gıyabında gruptan atılmıştır. Laibach’ta tavır, ton, duruş önemlidir.”
Barış Yarsel / Temmuz 2014
Müziğin Yansıtıcılığı: Kansas City
“…Kansas City de suç filmleri arasında en fazla caz barındıran filmlerden bir tanesidir. Caz filmin müzikal seçimi hakkında olduğu kadar filmin yönünü sağlaması açısından da seçimden de öte anlatımın esas fonksiyonudur. Ancak bu metinde farklı bir şeyle karşılaşırız: Metin caz müziğini bir anlatım yönü olarak kullandığı zaman tamamen yansıtıcı bir kimliğe bürünmektedir. Eğer bar sahnelerinden örnek vermek gerekirse, bu yön başka bir şeyi daha gündeme getirmektedir. Görüldüğü üzere bu barlarda icra edilen caz müziğini ve de icra eden müzisyenleri metnin içinden çekip alırsak, bu sahneleri bir performans olarak kendi içinde bir bütün halinde izleme isteği kaybolmayacaktır. Kendi başlarına bu planlar kaydedilmiş bir konser izlemeyle aynı etkiyi taşımaktadırlar. Kansas City’nin en dikkat çekici özelliği de anlatım yönü açısından hikâyeye gerilim dozajı veren yahut başka türde hissiyat kazandıran müziğin her daim kadrajda yer almasıdır; yansıtıcıdan kasıt da budur. Müzik asla dışarıdan bir kompozitörün stüdyoda kaydedip filmin üzerine metin dışı etkiyle bindirdiği bir anlatım biçimi gibi görünmemektedir, aksine doğaçlama kaydedilmiş ve gerçek müzisyenler tarafından metnin süresi dahilinde icra edilmiş izlenimi yaratmaktadır.”
Burak Bayülgen / Temmuz 2014

Prefab Sprout: Yaşlı Sihirbaz
“Prefab Sprout, ‘70’li yılların sonlarında, Paddy (grubun her şeyi) ve biraderi Martin (bas gitar) tarafından kuruluyor. Bu ikiliye, özellikle prodüktör Thomas Dolby ve erken dönem kayıtlarının muhteşem vokallerinin sahibi Wendy Smith’in katkılarına özel bir parantez açmak lazım. 1984 senesinde yayınlanan Swoon ve ‘garip’ isimli ilk single ‘Lions in My Own Garden – Exit Someone’ ile ufak çaplı bir ilgi uyandırıyor grup (‘garip’ isim olayı sonradan aydınlandı gerçi: şarkı ‘kız meselesi’ ile alakalı imiş, İngiltere’nin ovalarından Fransa’nın Limoges kentine göçen o zamanki sevgilisine akrostiş yoluyla bir serzenişmiş ilk şarkının mevzusu). Ama asıl gürültü bir sene sonrasında Steve McQueen ile kopuyor. Halen müzikal hafızanın en müstesna yapıtlarından biri olarak sayılması gereken bir albüm.”
Levent Celepçi / Aralık 2013
Kararında
Enver İbrahim Röportajı
“Türk müziğinin çok özel bir zenginliği olduğunu düşünüyorum. Arap müziğini de oldukça etkisi altında bırakmıştır hatta. Konservatuvarda peşrev, longa gibi pek çok form çalardık. Anadolu’ya ya da Klasik Türk Müziği’ne bakacak olursanız pek çok stilin ve çok zengin bir repertuvarın olduğunu görürsünüz. Sizden olanı unutup ötekini kendinize uyarlayarak modern olamazsınız. Kimlikler bu şekilde silinmemelidir. Yıllardan beri Türk müzisyenlerin de bunu söylemesinden çok memnunum. Çok iyi hatırlıyorum; bahsetmiş olduğum, ‘85’te Tunus’ta verdiğimiz konserde Türk konsolosluğundan bir kadın gelip ‘Neden bu müzisyenleri getirdiniz, Türk müzisyenler bunlar değil!’ diye bağırmaya başladı bana. Klasik müzik çalan müzisyenleri getirmemi bekliyormuş. Fakat bu bakış artık değişti. Türkiye’de önemli modern müzik yaratabilecek bir potansiyel olduğunu düşünüyorum.”
Volkan Balkan – Onur Yusufoğlu / Ocak 2013
Türkiye’nin Timothy Leary’si Asit Orhan
“Kayıtlar esnasında Orhan’ın utana sıkıla bahsettiği bir mevzu vardı: Ya, bir şarkı yazdım, ama berbat bir şey. Tam piyasa işi, damardan duygusal gaz yani sizin anlayacağınız. Bu millet ancak bundan anlar. Adı ‘Gemiler’ diyerek söyleniyordu. Müziği Ercüment Vural tarafından yapılan, ‘Allah’ın belası şarkı’ diye küfür kafir, istemeye istemeye çalıp söylediği ‘Gemiler’, bir yandan Orhan’ın kendi kendisiyle dalga geçiyor olmasının hasılatıyken, öte yandan o yıllarda hızını arttıran pop fırtınasının arasında kaybolup gitmiş, yıllar ticari yorumlarıyla bir bayrak gibi dalgalanmıştı.
Şarkıya Umur Turagay tarafından Karaköy rıhtımında çekilen, içinde orospular ve pezevenklerin, geyler ve lezbiyenlerin, transseksüeller ve gemicilerin, sokak müzisyenleri ve motorcuların, sabıkalıların ve serserilerin, sirk yıldızları ve porno emekçilerinin, sapkın ve düşkünlerin, jigolo ve zamparaların resmi geçit yaptığı klip, memleketin ilk tek plan-sekans klibi olma özelliği taşıyacaktı.”
Murat Beşer / Mayıs 2009

Kadıköy’den Peter Brötzmann Geçti
“Üstad, emprovize müziğin bugünkü durumundan pek de tatminkâr olmadığını ‘Pek çok ülkede, özellikle de Batı Avrupa ülkelerinde imkânlar gitgide azalıyor. Pek çok kulüp maddi destek sağlayamıyor. Diğer yandan, özellikle konservatuvardan gelen pek çok genç müzisyen var. Tabii ki çok iyi çalıyorlar, bestecilikle, kontrpuanla ilgili her şeyi biliyorlar. Ama bunun gerçekten iyi bir şey olup olmadığı konusunda şüpheliyim. Her şeyi yapabilirler ama çoğunlukla, bununla (her şeyi yapabilme olanağıyla) ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar,’ sözleriyle ifade ediyor.
‘Müzik, daha üst seviyede olmalı. Ben yaşlı bir adamım. Eğer hâlâ avangard müzikle anılıyorsam, bence bu genç müzisyenler için rahatsız edici bir durum olmalı. Ama asıl önemli nokta genç müzisyenlerin hâlâ yolda olduğu gerçeği ve yolda olmak muhteşem bir şey. Japonya’da da, Avrupa’da da aynı durum konusu... ABD’de de biraz farklı olduğunu söyleyebilirim. ABD’de genellikle artık genç siyahi müzisyenler, -daha fazla para olduğu sanrısıyla- rock ‘n roll ve popa yöneliyorlar. Bizim saflarımızda daha fazla genç müzisyene ihtiyacımız var.’”
Rammy Roo / Mart 2014
CAN GÜNGÖR: Kadıköy’ün bir sound’u var mı bilmiyorum ama bir ruhu var
Röportaj
“Şarkı iyi çalışılması gereken ciddi bir iş. Nick Cave her sabah kalkıp daktilosunun başında bir edebiyat yazmaya çalışıyor, ben de öyle görüyorum. Şarkıları zamanla pişmesi gereken olarak görüyorum. Bu konuda çalışkanlığımdan faydalandığımı söyleyebilirim. Türkçe’de iyi bir dönemdeyiz şu an. Belli başlı şarkı yazma kalıpları vardı ve bunlar değişiyor artık. Çok snob bir tayfa Türkçe müzik dinlemiyordu. Haksız da değillerdi; taze, yeni bir şey yoktu. Yasemin Mori’nin Hayvanlar albümü güzel bir çıkış noktasıydı. ‘Kuzgun’ şarkısının sözlerine inanamıyordum. O iyiliğiyle, alternatif bir şey olmasına rağmen bir şey başlattı. O müzik anlayışıyla, öyle bir grup olmasıyla, söz yazım şekliyle, bir tavrı her yerde sürdürmesiyle Büyük Ev Ablukada da öyle. İnsanlar da yeni şeyler istedikleri için o değeri görüp ilgi göstermeye başladılar. Şu an etrafta olan biten müzikleriden çok heyecanlanıyorum. Türkiye müziği iyi bir yerde. Alıcı ve sahne sıkıntımız var. Belki 20 milyona hitap edebilecek bir müzikal zenginlik varken 200 bin kişiye ulaşabiliyor. Anadilde şarkı söylemek, dinlemek acayip keyifli bir şey. Bir söz hayat değiştirebilir. Ben Ortaçgil dinleyerek kendimi adam ettiğimi düşünüyorum. O sözler bana o kadar çok şey öğretti ki. Nick Drake de seviyorum, Dylan da ama orada öyle hissetmiyorum. Bir katman var arada. Türkçe bir sözün altında çok fazla kök var. Geçmişe dokunan çok fazla yeri var. Bunun önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum…”
Utkan Çınar – Tayfun Polat / Mart 2015
Dubnobasswithmyheadman Ya
da Senneyaptın
daböylesardınarkadaş
“Surfboy + Spoonman:
Baktım akşam oluyor, kimseye görünmeden sıvışayım dedim binadan. Daha tam güneş batmadan sahile ulaşmayı başardım. Sanırım daha önceden helikopter pisti olan alan, sanki terk edilmiş bir plajın iskelesi gibi önümde uzanıyor. Kıyıdan uzakta, denizin üstünde ama yapay da olsa ayakları yere basmanın verdiği güvenle en uca gidiyorum. Bizim buralarda okyanus olmadığından ve Marmara dediğin deniz de pek güven vermediğinden öyle tahtalı çocuklar göremezsin. Ama bolca martı, dalgalı denizde yüzeye üşüşen ne olduğu belirsiz balıklar ile uğraşırken o çocuklardan daha sıkı figürler çıkarabiliyorlar. Pençeleri ve gagaları sesleniyor; ‘Benimle, makinem ile konuş.’”
Murat MRT Seçkin / Kasım 2014

Müziği Canlı Tutmak
Branford Marsalis Röportajı
“Yenilikçiden ziyade daha çok gelenekçi olduğumu düşünüyorum. Ama yaratıcı bir grup müzisyeni biraraya getirip, onlara geleneği öğretirseniz bu çok işe yarar. Bu, müziği daha modernize eder. Daha çok seçeneğiniz, söyleyecek farklı yollarınız olur. İnsanoğlu bu gezegende olduğundan beri temalar aynı çünkü. Bu sebeple pek çok müzisyen insani temalar yerine matematiğe kafayı kırdı. Orada farklı bir şeyler var sanıyorlar ama farklı bir halt olduğu yok. Sadece 12 nota var, Batı sisteminde tabii. Şarkılar; aşk, nefret, ölüm, güzellik, mutluluk, acı hakkında. Bu, insanlar etrafta dolanmaya başlayıp, enstrümanları geliştirmeye başladığından beri böyle. Ne kadar çok şey öğrenirseniz, ne kadar farklı tür dinlerseniz; İran’dan, Arabistan’dan Afrika’dan müzikler dinlerseniz, aynı şeyi farklı yollarla söylemeyi öğrenirsiniz. Bu da sizi oldukça çok yönlü bir müzisyen yapar. Fakat yeni bir şey icat etme fikri oldukça aptalca. Tarihe bakacak olursak, tüm devrimci klasik müzik bestecilerinin hepsinin gelenekçi olduğunu görürsünüz. Stravinsky, Shostakovich… hepsi gelenekçi. Herkesin öğrendikleri bilgiyi onlar da öğrendi ama özel ve eşsiz olduklarından, diğerlerinin duymadıkları şeyleri duydular aynı eserlerde. Walter Isaacson’un Einstein hakkında yazdığı kitabı okuyordum. İşaret ettiği noktalardan biri Einstein’in yeni bir teori icat etmediğiydi. Teorilerinin hepsi çığır açan teorilerdi ama onların hepsi var olan bilgilerdi aslında, yeni bir bilgi icat etmedi. Eldeki verileri masaya yatırdı ve çağdaşlarının göremediği bir şeyi gördü.”
Volkan Balkan / Mayıs 2013
Öncü(ler)
Dieter Moebius
“Şu andan Cluster ve Harmonia müzikleri dinlediğinizde -evet deneyseller ama- parça parça daha sonradan post-punk, synth-pop, indiepop ve indie rock gibi türlerin potporisini duyabiliyorsunuz. Mesela Moebius’un Conny Plank ile beraber yayınladığı Rastrakraut Pasta albümü Gorillaz’ın milyonlar satan albümlerinin adeta demosu gibi. Ya da şimdilerin saygın grupları Battles, Liars gibi isimlerin çıkış noktalarının izlerini Harmonia’nın Brian Eno ile beraber kotardığı 1976 tarihli Track & Traces’de bulabiliyorsunuz. Cluster’ın özellikle Eno ile yaptığı çalışmalarda bir etkilenim bulmak kolay değildir. Bu müziklerin evrende o an o yerde ilk defa hissedildiğini rahatça düşünebilirsiniz. Zaman orada başlar, öncesini takip etmek mümkün değildir; çünkü yoktur.”
Utkan Çınar / Ağustos-Eylül 2015

Herkese Vaadedilmiş Toprakların Müziği
Boogie Balagan
“Erkin Koray’a olan düşkünlüklerini biliyorum. ‘Erkin Koray şarkılarının bazılarına getirdiğiniz yorumları seviyorum,’ diyorum. Mesela geçen seneki bir konserlerinde ‘Kızları da Alın Askere’ şarkısının sözlerini ‘Kızları artık almayın askere’ diye değiştirmeleri, orijinleri özelinde, böyle bir grup için oldukça etkileyiciydi, hele de önlerinde Peace armalı bir örtüye sarınmış bir Türkiyeli dansöz dansederken...
Dediğim gibi oldukça metafor-yoğun bir grup. Balagan İbranca’da ‘mess’ demek, Türkçe’ye bağlamına göre ‘kargaşa, dağınıklık, düzensizlik’ olarak tercüme edilebilir. Eski Polonyalı kız arkadaşımdan biliyorum, balagan, daha doğrusu Lehçede ‘bawaga’” yine aynı anlama geliyor. Bir zamanların en yoğun Yahudi nüfusuna sahip ülkelerinden birindeki bu dilsel geçişliliğin normal olduğu zannına kapıldığımı söylüyorum. Bana bunun aynı zamanda, Doğu Avrupa ve Rusya’da Yahudilere karşı kullanılmış pejoratif, ırkçı, anti-semit kullanımları da olan bir söz olduğunu söylüyorlar. Grup, üzerinde taşıdığı mânâ evrenine bir çentik daha atıyor bu eklemeyle.”
Mahnov / Ocak 2012
Bir Groove’un Anatomisi – 2
“Herbie’ye ve rhythm section’ına çok şey borçluyum. Grubum Washington Trio Tree, Herbie’nin o zamanlar Fender Rhodes’a olan yaklaşımı üzerine kuruludur. Tabii ki, benim canlandırdığım gibi AMA… En yukarıdakine, ona, keşfetme ve bunu müziğime taşıma yeteneği verdiği için şükrediyorum. Orada dinliyordum. Herbie Hancock’u konserde sahne arkasından birçok defa izledim. Quartet, Rock-it projesi ve bir All-Star grubu; Wayne Shorter, Stanley Clarke ve Omar Hakim ile birlikte. En doyurucu ve öğretici tecrübem Herbie’yi soundcheck sırasında izleyip inlemem olmuştur!!! İşte orada bir dehayı iş başında gördüm. Fikirlerle deneyler yapıyor ve sınırları esnetiyordu! Ray Hargrove bana, Herbie ile yaptığı birçok soundcheck’in asıl konserden daha iyi olduğunu söyledi. Herbie çabalamayı ve yeni şeyler öğrenmeyi asla bırakmaz.”
Reggie Washington / Kasım 2007

Nugetre ve Atlantic
“24 yaşındaki bu gencin, bundan 6 sene sonra dönemin en önemli soul müzisyenlerinden Ray Charles’ı şirketinin ‘renklerine’ bağlayacağı, bununla da kalmayarak Nugetre takma adıyla Charles’ın ilk hit’lerinden biri olan ‘Mess Around’u yazacağı tabii ki o sıralar kestirilemez, kimsenin aklına gelmeyecek olaylardır.
Ticari anlamda başarısız bir seri yayınla birlikte işler Atlantic için 1950’lerin başına gelinene dek pek de yolunda gitmez. Fakat ‘50’lerin ortalarında ve sonlarına yaklaşıldığında, kadrosundaki Charles, Wexler, Turner gibi isimlerle birlikte artık Atlantic, üretmek isteyen Amerikalı blues ve caz müzisyeninin bir numaralı durağı olur. Ertegün ‘para(yı) basan’ meslektaşlarından farkını bu süreç içerisinde gerek tercihleri, gerekse sevdiği iyi müziğin üretimini devam ettirebilmek için elini taşın altına sokuşuyla, ki o el o taşın altında 1947-1951 arasında kalmıştır, ortaya koyar. Daha sonra bir sürü para kazanmıştır, orası ayrı tabii.”
Ali May / Temmuz 2010
Bu Adamlar Balık Değil Ki
Gevende Röportajı
“Okan Kaya: Nedenlerinden bir tanesi Mihran’ın gösterisi. Artık 27 – 28 yaş civarındayız. Bizim çok etkilendiğimiz insanların çoğu yaşlandı ve artık az üretiyorlar. Yavaş yavaş artık biz geliyoruz gibi... Bizim yaşıtımız insanlardan güzel oyuncular, güzel performanslar çıkıyor, güzel sergiler geziyoruz. Bu aramızdaki iletişimin bir şekilde nişanını koymak istedik. Mihran’ın gösterisinden çok etkilendik. Aynı ismi koyabilir miyiz dedik ve Mihran çok duygulandı. İkincisi de Mihran’ın oyununda olduğu gibi her şeyi çok çabuk unutuyor olduğumuzu bir şekilde hatırlatmak. Japonya’daki depremi, nükleer santralleri tartışırken üstüne İbrahim Tatlıses vuruluyor ve artık o konuşulmaya başlanıyor. Yarın Fenerbahçe maçı kazanırsa, onu konuşmaya başlıyacağız. O yüzden albümün adını Sen Balık Değilsin ki koyduk. Hatırlatmak için; bir an bile olsa, bir milisaniye bile olsa…”
Volkan Balkan / Nisan 2011
Modern Zaman Seyyahı: Stephan Micus
Röportaj
“AÖ: Athos albümünüzün kapağında bir söz dikkatimi çekti, ‘Takip edebildiğimiz yol, gerçek yol değildir’ yazıyor. Öyleyse gerçek olan yol nedir veya takip edebildiğimiz o tek olan yol?
SM: Bu sözler Lao Tzu’nun Tao Te Ching adlı eserinden alıntı, içindeki sözler yoruma oldukça açıktır. Çin şiirlerini bu yüzden çok severim çünkü yoruma açıktırlar, onları pek çok şekilde yorumlayabilirsiniz. Alman şiirleri gibi değillerdir çünkü Almanca kesin bir dildir, yoruma açık değildir pek. Ama Çin’ce öyle değildir, sembollerle yazılır, sözcükler yoktur onda. Bir sembolü anlamanın pek çok yolu vardır ve bir bakıma bu sembolleri analiz edip açıklamaya çalışmaktansa bu sembollerin anlamlarını açık bırakmak daha yerindedir. Benim bu cümleyi nasıl anladığıma gelirsek; takip ettiğimiz yollar aslında bizim adımıza üretilmiş yapay yollardır, gerçekte bize ait değildirler. Bize ait olan yolu bulmalıyız. Burada Lao Tzu’nun söylemeye çalıştığı, önceden yapılmış olan yolun gerçek yol olmadığıdır.”
Ayşegül Özpınar / Haziran 2012
Caz Sandığın
Neşet Ruacan Röportajı
“Jazzy olmayan her şey çürüyor demektir, ölüyor demektir. Jazzy olan her şey yaşıyor, paylaşılıyordur. Caz bir fusion’dır. Hayata da girerse hayat yeşerir. Mesela argo cazdan gelmiştir. Eğer bir insanın argosu yoksa o insan ölüyor demektir. Cazın çöpü çoktur. Çöpü olmayan şey yaşamıyor demektir. O jazzy durum İstanbul’da var işte. Topkapı garajlarına gidersin, caz yapılıyordur işte orada. Resmen caz yani. O hitaplar; bilmem ne ‘Kalkıyor abi,’ diyor, ‘ikizlere bere abi,’ diyor, herif sütyen satıyor. (gülüyor) Bunlar caz işte yani. Yani zekâ, şeyler ve onları birleştiren mizah… Yani o boyut. Görüneni söylemiyor; ‘Sutyen var, sutyen var,’ demiyor. Bunu sahiplenmeye kalkıyorlar, sokaklarda graffiti’lerle rap’çiler falan ama esas caz bu. Rap’in de özünde bu vardır. Şehri şehir yapan cazdır.”
Volkan Balkan / Mart 2015
The Glass Between Us
“Peki Glass’ı bu kadar dayanıklı kılan nedir? Terry Riley ve LaMonte Young’ın icadından konser başına 300 bin sterlin kazanan bir ‘dandy’ oluşu mu? Hanif Kureyşi’nin ‘Popüler müzik de ciddiye alınması gereken bir mefhum’ sözünden pası alıp önce popüler olan her şeyi ayrıcalıklarımızı tehdit edeceği gerekçesiyle söküp bir kenara atmamızı sorgulamalıyız. Bu mimaride Steve Reich Animal Collective ise Philip Glass da Kings of Convenience tadındadır benim için. İkisi de tatlıdır ama…”
Osman Kaytazoğlu / Aralık 2009
Vic Öteki Tarafa Yuvarlanırken
“Roll’daki çevirinin son cümlesi: (çeviren ismi yok; o yüzden yazamıyorum) ‘İntiharı her gün düşünüyorum. Zamanı gelince onu yapacak gücü bulacağımı biliyorum. İşe yaramaz biri olmak istemiyorum. Her halükarda yaptığım şeylerde, yani genel olarak sanatın içinde bir parça ölümsüzlük var. İlerde plaklarım benden bahseder,’ diyen bir adamın intiharına üzülmemek gerekiyor aslında. Ama bu kadar güzel bir sesten, bu kadar iyi bir şarkıyazarından bir şeyler daha duyamayacak olmak… Ben yas tutuyorum. Roll’a da tuttuğum gibi. Her ne kadar zamanında ve doğru bir karar vermiş olsalarda…
En baştaki sorunun cevabına gelince. Roll’un ilk sayısında okuyup Vic Chesnutt dinlemeye başladığımda ve şu anda o zamanı düşündükçe hissettiklerim bana çok enerji veriyor. Elimde fırsat varken ben de geri vermeliyim bir şeyler diye düşünüyorum. Şimdi belkim birileri de bunları okuyup aynı hissi alabilir, şimdi veya ileride.”
Utkan Çınar / Şubat 2010
Bu Gitarın Kafası Güzel
Eivind Aarset Röportajı
“Norveç cazı ‘dört büyükler’den çok etkilenmiştir. Jan Garbarek, Terje Rypdal, Arild Andersen ve Jon Christensen’den oluşan bu dört isim, ECM plak şirketinin kurucusu Manfred Eicher’le yaptıkları iş birlikleri sonucunda caz müziğinde yeni bir estetik geliştirdi. Bu da daha az blues ve standart cazın etkisinde, sese (sound) virtüöziteden daha çok odaklanan (enstrümanlarına gerçekten hâkim olmalarına rağmen) bir estetikti. Biz Norveçli müzisyenlerin ayaklarımızı basabileceğimiz bir zemin hazırladıklarını düşünüyorum.
Caz adı altında kendimi rahat hissetmiyorum. Müziğim farklı köklere sahip; rock, caz, contemporary, ambient, world, pop gibi… Eğer saydıklarım dışında bana ilham vermiş birkaç isim daha sayacak olursam; Brian Eno, Miles Davis, Daniel Lanois, Erkan Oğur, Arvo Pärt, Sigur Rós, Christian Fennesz, Tricky diye devam edebilirim. Bunların çoğu da yıllar içinde birlikte çalışmış olduğum insanlar.”
Volkan Balkan / Şubat 2013
Tuli Kupferberg’in Gözü Nerede Kalacak?
“Ed Sanders’la Kupferberg, beat nesli ve hippilerin arasındaki bağdır birçoklarına göre. ‘60’ların savaş ve darbe kıskacındaki zamanlarında devrim isteyen kitlenin içindedirler. Yine Kupferberg’den dinleyelim; ‘Fikirlerimizden dilediğimiz topluma nasıl geçeceğimiz bilmiyorduk. Savaş bitince bu yavaşça yok oldu. Dindar ve gelenekçi toplum düşündüğümüzden daha güçlüydü. Hâlâ da bundan çıkış ideolojisine sahip değiliz. İşçi sınıfıyla hiçbir zaman bağ kuramadık ve onlar da şimdi mikroçiplere dönüşerek yok oluyorlar. Neler olup bittiği ile ilgili bir anlayışa ihtiyacımız var çünkü her şey kontrol dışında şimdi, bizim kontrolümüzün dışında. Çok az etkimiz var, radikal olduk artık.’”
Utkan Çınar / Ağustos-Eylül 2010
Timber Timbre: Kanada Cool’u
Röportaj
“İlk albümden önce bir arkadaşım bana Smitsonian Folk Anthology’i vermişti. Şaşkına dönmüş, çok etkilenmiştim. Benim için büyük bir keşifti. İlk iki albümde yapmak istediğim bu unutulmuş kayıtlar gibi tınlayan müzikler yapmaktı. Kötü bir PC’de, 4-kanallı saçma kurulumlar, berbat mikrofonlarla… Kötü tınladılar ama bunu kucakladım. Daha sonra neredeyse kronolojik olarak ilerledim ve ‘50’lerin rock ‘n roll, doo-wop ve soul’uyla ilgilendim. Elvis tabii ki önemliydi. Onun dışında Nick Cave ve Leonard Cohen isimlerini verebilirim. Neil Young’ın etkisi büyüktür. Nina Simone.”
Utkan Çınar / Mayıs 2012

Net Kemirgeni: Dupain
“Niye bu kadar taktım bu gruba, niye tüylerimi ürpertiyorlar? Bi kere, sağlam yerel köklere dayanmakla birlikte, Dupain etnik bir müzik yapıyor değil. Etnik hassasiyetlere sahip yepyeni bir tını yaratmışlar. Modernleştirme adına işi dans ettirmeye, eğlenceye vurmamışlar. İnsanın dalağına, böğrüne işleyen şarkılar bunlar. Asırların birikimi olan o şiiri, içtenliği çok sıkı kollamışlar. Etnik müziklerin güdüklüğü ise bol katmanlı, iç içe geçen karmaşık tınılarla pekiştirilmiş. Ve de yerel şarkılarda (bence) hep eksik kalan, ağlaklıkla geçiştirilen öfke, gerilim şarkılara inceden yedirilmiş. Lakin sanırım beni en çok vuran, grubun yılan oynatıcılarınınkini andıran, hipnotize edici sound’u ile Sam’in asla feryat figana kaçmayan, ağıtsı, halk ozanı vokali arasındaki muhabbet oldu.”
Hira Doğrul / Ocak 2009
Arthur Russell’ın Saklı Kalmışları
“Russell’ın akustik gitari eşliğinde kaydettigi şarkılar -hem şarkıların ruhundan hem de Russell’ın dokunaklı ve dokulu sesinin marifetlerinden olsa gerek- Dylanesk sözler eşliğinde bir yalnızlık öyküsü anlatıyor. Elbette bu sözlerde, Dylan etkileri kadar Ginsberg ve dolayısıyla beat kuşağı etkileri de kolaylıkla hissediliyor. Ginsberg şiirlerinde olduğu gibi, Russell’ın şarkı sözleri ‘gerçek’le temellendirilen, sıradan nesne ve durumların içinde gizli kalmış kırılgan güzelliklerden dem vuruyor. Bir şarkısında yalnız bir köpeğin hikâyesini anlatırken, bir başka şarkısında sürpriz bir şekilde kapısına gelen eski sevgilisini gördüğü anı, doğumgünü için annesinin yaptığı portakal rengi sürpriz pastayı gördüğü ana benzetiyor Russell (sırasıyla, albümdeki ‘Eli’ ve ‘Habit Of You’ şarkılarından alıntılar).”
Can Hankendi / Şubat 2009
Olduğun Gibi Derin
Robert Wyatt
“Bu son perdede İspanyol Lorca’nın şiiri, İtalyan rock grubu CCCP ve kapanışta da Kübalı müzisyen Carlos Puebla’nın ünlü ‘Hasta Siempre’sinin bir yorumu var. Evet; Arjantin doğumlu efsane devrimci Ernesto ‘Che’ Guevara için yazılmış olan o muhteşem şarkı… Bilmiyorum kaç kişi farkında ama Comicopera albümünün İngiltere’deki çıkış tarihi 9 Ekim. Bu tarih, Che’nin 40. ölüm yıldönümüyle aynı. Bir zamanlar ülkesindeki muhafazakâr hükümetin karamsarlığıyla yedi yıl boyunca sessiz kalıp ancak 1997’de Shleep’i çıkaran bilge müzisyen, bu kez Che’nin 40. yılı anısına konuşuyor sanki.”
Hilmi Tezgör / Ekim 2007
Elveda Stockhausen
“Şimdi, arkasından sorulacak tuhaf soru: bundan sonra kime ve neye rastlayacak olabilir? Bu konuda en ufak fikrimiz yok elbet ama kabrin aralığından geri kaçanlar, onda bir uzvun tutulması kadar estetik veya kötürüm bir izlenim bırakacaktır muhtemelen. O bu izlenimde yine ileriye bakacak, 7 hayat sonrasının DJ’lerine, işaretlemeci ritim ve basçılarına elektrik yollayacaktır.”
Osman Kaytazoğlu / Ocak 2008
Tinsel Birlik
Marc Ribot -Spiritual Unity- Röportajı
“Bir süre önce, belki 20-25 sene önce, birkaç farklı akımın, belli birtakım doğaçlama temelli jazz ve klasik müzikle, rock müziğin deneysel kısımlarının kesiştiği bir an oldu. Bir gene Lounge Lizards ve bir sonraki gece de punk-rock gruplarını dinleyebileceğiniz kulüpler vardı. Fred Frith’in, Defunkt’ın CBGB’s’de çaldığı zamanlar oldu. Bu çok ilgi çekici müzikal bir andı.”
İlksen Mavituna / Mart 2008
Kip Hanrahan
“İki tahta parçasının birbirine vurulması hiçbir müzik türünde bu kadar önemsenmemiştir. Clave’yi müzikte duymanın en kesin yolu, orjinal bir Küba CD’si edinmektir. Salsa’nın atası ‘son’ şarkılarının hepsinde iki tahta parçasının birbirine vuruşunu rahatça duyabilirsiniz. Bu ses, Latin danslarında başarılı olmak isteyenlerin de anahtarıdır.
Bir müzik ve kayıt şirketi olan Amerikan Clave, cazda Latin olgusunun antolojisini de içerir. Öfke, tutku ve seksüalitenin ardılı bir marka olduğunu söyleyebiliriz. ‘70’li yılların sonunda kurulan American Clave, Kip Hanrahan’ın Latin ve avant-garde yaklaşımının bir ürünü. Tenderness, Exotica, Darn It!, Anthology, All Roads Are Made of the Flesh ve Desire Develops an Edge bu stile en güzel örnekler. İlk dönemlere dair grup üyelerinin de nev-i şahsına münhasır kişilikler olduğunu söyleyelim: Jack Bruce, Don Pullen, Leo Nocentelli, Robbie Ameen ve Alfredo Triff. Özellikle Don Pullen ve Jack Bruce’un müzik dünyası için son derece önemli olduğunun altını çizelim.”
Cem Çınlar

Kültür Şart
Gogol Bordello
“Konser bitiyor. Burnunu sıkmak istiyorum. Hütz’ün burnunu sıkmak istiyorum. Normal şartlarda birine sarılmak istediğinizde gidip sarılırsınız. Ama ben biraz içmiş durumdayım. Ve kesinlikle burnu sıkacağım… Ama kulise girişimiz yine de biraz kaba oluyor. Muhabbetleri bölünüyor. Bodoslama üzerine yürüyüp burnuna yelteniyorum. Zaten sanki biraz sinirle anlattığı şeyin ortasında bir adam üzerine yürüyünce burnunu geri çekiyor. Ne yalan söyleyeyim, 120+2’de yaradana sığınıp vuran Semih gibi uzanıp kavrayabilirim burnunu. Ama rahatsız olduğunu görünce durup izah ediyorum yapmaya çalıştığım şeyi. Neticede Biliç de Terim’den rahatsız olmuştu. Tabii, ‘Sadece burnunu sıkacaktım,’ deyince ortam serinlemiyor.”
Portishead Portishead
“Portishead Limanı. Uzun bir kanal, uçsuz bucaksız kahverengi bir denize açılıyor. Yüzyılların çamuru, çimle kaplı kıyının önüne birikmiş ikinci bir kıyı. Endüstriyel yapılar, ötede rüzgâr tribünleri. Basamaklar beni deniz kıyısına taşıdı. Portishead’in çakıl ve kayalardan oluşan tenha kıyılarını takip ettim. O kahverengi sanayi deniziyle tezat oluşturan yemyeşil doğa ve ağaçlar. Portishead’in gizli kıyılarından birinde güneşlenme müziği olarak seçtiğim gene Bristol çıkışlı bir grup olan Alpha’ydı. Çıplak sırtımı kayalara dayadım ve Portishead’in ilham perilerini çağırdım, kollarımı güneşe uzatarak. Birkaç kayanın arasından yükselen basamaklardan tekrar kasabaya tırmandım. The Royal Inn’in barmaid’ine göre Portishead üyeleri kıyıdan geride, Portishead’in kırsalında yaşıyormuş zamanında. Bir an aklımdan tepelerdeki tarlalarda yürümek, köy evlerinin camlarından içeriyi gözetleyip Beth Gibbons’ı (Portishead’in solisti) bulmak geçti. Bu fikrin saçmalığını kavramam birkaç dakika sürmüş olmalı.”
Uran Apak / Ağustos-Eylül 2011

Peyote Çizgisini Kalınlaştırıyor
Hakan Orman Röportajı
“Zaten artık popüler kültür bile albümlerini satamaz halde. Bu albümlerin geri dönüşü konusunu çok düşünmüyoruz açıkçası. Tamam, burası bir ticari işletme, herkes bar da diyebilir ama burayı yaratanların, Tunç olsun, Alparslan olsun, ben olayım, bir işi yaparken yaptığımız işi farklı niteliklere büründürmek gibi bir arzumuz ve isteğimiz var. Bu arzu ve istek de kendini bu biçimde anlamlandırıyor. Burada yaptığımız konserlerin nitelikleri, kalitesi, amacı, yapacağımız albümler… Bizim yaptığımız, bunu ego anlamında söylemiyorum, bir nevi şövalyelik gibi bir şey aslında. Hiç kimsenin albüm yapmadığı bir zamanda 4 tane birden albüm yapıyoruz ama şu an bunu yapacak gücümüz var ve bunu niye yapmayalım? Belki başka zaman bu gücümüz de olmayabilir. Her şey buraya evrilmişken bunları yapmak istiyoruz. Amacımız da yapabildiğimiz kadar yapmak. Çünkü biz sponsorlarla falan çalışan bir mekân değiliz. Kendi dinamiklerimizden ürettiklerimizle böyle bir değer yaratıyoruz.”
Tayfun Polat / Mayıs 2010
Kolektif Hip Hop
“...Herhangi bir kolektife ya da label’a bağlı olmayanlar için de aslında genel bir yardımlaşma hali söz konusu. ‘90’ların sonlarında Kadıköy Acil etrafında toplanan hip hop camiasına benziyor. Ama bu tayfadan alıp yürüyüp rapstar olanlar oldu. 2000’lerin başında pek çok rapper’ımız star oldu aslında, büyük kitleleri peşine taktı. Ama o zamanki hareketlenmenin şimdikinden farkı, birlikte rhyme dizmek, birbirinin şarkısına destek atmaktan ibaret olmasıydı. Daha ne olacak diyebiliriz ama o devrin devinimi içerisinde yer alanların hepsi köşeleri tuttukça bireysellikleri had safhaya ulaştı. Şimdi ise bir düşünce birliği etrafında toplanıyor yeni kuşaklar. (...)Köşeleri tutan filler çimen ezme derdinde. Genç kuşak ise diğer yaşıtları gibi düzeni değiştirme derdinde. Bunu da birlikte yapacaklarının farkındalar ve çok şeyi değiştirecekler. M4NM’in toplama albümlerini ya da 90BPM’im Kötülük Bizim İşimiz albümünü alın, farkı anlayacaksınız.”
Tayfun Polat / Ağustos-Eylül 2015
Yeni Yeni Hep Yeni
Michael Rother Röportajı
“‘Krautrock’ kelimesinden bahsetmeden bu kısa söyleşiyi kapatalım diyoruz. (Gülerek) Kedileri bu kadar sevmen nereden geliyor?
Çocukluğum Pakistan’da geçti babamın işi dolayısıyla ve kediler tıpkı buradaki gibi sokaklarda serbestçe dolaşıyordu. Bazen yaptığım müzikte tek ilham veren şeyin kediler olduğunu düşünüyorum. Onların dingin dünyası. Yarı mistik, yarı çok dünyevi duruşları...
Bu arada burası ne güzel bir restoran, yemekler harika. Yazı demek bu dergide çıkacak ha? Parasız nasıl dağıtılıyor ki? Fanzin gibi değil çünkü...”
Müge Turan - Necati Tüfenk / Ocak 2011
“Çöldeki Vaha” Kurudu; Gil Scott-Heron
“Yegâne malzemesini Vietnam savaşından ve Watergate skandalından alan umutsuz (bir o kadar da cılız) devrim çağrılarının, hit olmayan şarkılarda yaşanmasının verdiği marjinalliği eğlenceli şarkılara yenik düşüyordu. Amerikan gençliği eğlenmek, müzik sektörü ise para kazanmak istiyordu. Eagles şarkılarıyla romantizm yapmak, Ted Nugent sololarıyla kendinden geçmek ya da disko çağının çılgınlığına kendini kaptırıp dar pantolonlarla Studio 54’lerde kalça sallamak varken; sosyal bir mesele üzerinden takılmış ağıtlar dinlemek çok sıkıcıydı. Bir zamanlar asilik yapan müzik artık dünya çapında bir sektöre dönüşerek, kapitalizmin en işlek fabrikalarından biri olmuştu.”
Murat Beşer / Temmuz 2011
İran Rejimde
“Uydu kanalları, daha modern video oynatıcılar ve evdeki bilgisayarlarla internete bağlanmak gibi olanaklar yeni bir müzik akışına yardım ediyordu. Gençler yerli müziğin özlemi içerisindeydi. Yaptıkları müziğin taklit olmamasını, kendi hikâyelerini anlatmasını, bir yandan da İran dışındaki müzik dünyasıyla bir bağ içerisinde olmasını arzuluyorlardı. Diğer yandan da yurt içi pop müzik grupları da ciddi olarak çalışmaya başlamış, Los Angeles müziğine meydan okur hale gelmişti. Ariyan grubu bunun iyi bir örneğidir.
Rejim, Los Angeles’taki akımının düşmanlarına hizmet ettiğini düşündüğünden yerli pop müziğe destek veriyordu. Pop grupları artık izin alarak işe devam ediyorlardı, konserler veriyorlar, televizyondan şarkıları yayınlanıyordu. Gençlerin enerjisiyle uyum sağlayan bazı gruplar da ortaya çıktı. Raze Şab, Kiousk, Avije gibi…”
Ali Çekirdekçi / Ağustos-Eylül 2011