A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Only variable references should be returned by reference

Filename: core/Common.php

Line Number: 257

karga | Hiç Unutmam, Sene '95, Kadıköy'deyiz...

A PHP Error was encountered

Severity: Notice

Message: Use of undefined constant REQUEST_URI - assumed 'REQUEST_URI'

Filename: views/dergi_view.php

Line Number: 102

http://www.kargamecmua.org/dergi/sayi/85/482" target="_blank" class="twitter">twitter

Hiç Unutmam, Sene '95, Kadıköy'deyiz...

Tayfun Polat


Aylaklığın mekân ve zamanla ilgisi var bence. Bazı an, bazı yerler, aylaklık etmek için var. Devremülk yıllık izinlerde, misal Kabak’ta bir o hamaktan bir bu köşke devrilmekten bahsetmiyorum tabii ki. Hele kahvede zamanı iten emeklilerden hiç. Dönemsel olarak bazı yerlerde zuhur eden toplu aylaklıklar var, zamanın ruhu gereği. Tarihte en bilinen örneği San Francisco ‘67 yazı herhalde.

Kişisel aylaklık tarihimin 2-3 fasikül anca eden sayfaları arasında en çok pineklediğim yerin Kadıköy olması Kadıköy’de geçirdiğim zamanın fazlalığıyla alakalı doğal olarak. Lakin ’95 senesi, o yıl... O yıl bir tuhaftı.

Aslında ‘94’te ortaya çıktık. Teker teker birbirimizi bulup öbeklenmeye başladık. Bir yıl sonra her yerdeydik. Her yer dediğim de Pasaj, Hasır, kayalıklar, Avam Kamarası. Taş çatlasa beş yüz kişiydik. Her yerdeydik.

Tek yaptığımız Kadıköy’e inmekti. Kadıköy’e inip bir yere çökmek, sonra, biraz toplaşınca, zaten belli olan olasılıklar arasında bir oraya, bir diğerine gidip, çökmek.

Neredeyse hiçbirimiz çalışmıyorduk. Okullu olanlarımız vardı ama hiçbirimiz okula da gitmiyorduk. 17-27 yaş arasında, yüzlerce aylak. Ama çoğu yirmisinin altında.

Yürürdük Kadıköy’e. Ya da yürürdük sonra eve. Otobüse vereceğimiz para değerliydi. Buluşma noktalarında beklerken çay içmek zorundaydık mesela. Sırayla içerdik o çayı. Paramız anca Birinci’ye, Samsun’a, Maltepe’ye yeterdi. Kır pidesi ve simit dışında hiçbir şey yemezdik nerdeyse. Bira içmezdik pek. Bira avcumuzdaki paraya göre çok lükstü. Tepede güneş varsa, o güneşin altında Güzel Marmara, yoksa, muz likörü süt. Biraz kafayı bulunca da doğaçlama.

Bazen biraz çalışırdık; tezgâh açardı kimimiz, bröşür dağıtırdı, yarım günlük işler bulurdu. Ama çoğumuz da harçlık yerdi. Pis burjuvalardık aslında. Orta sınıf ukalalığı, isyan edebilme konforu... Aslında hiç önemi yoktu paranın. Bulunurdu. Birinde varsa, zaten paramız vardı. Cebimiz ortaktı.

Sürekli üstümüz aranırdı. Sürekli. Günde üç-dört kez aranmışlığım olmuştur. Dur, ellerini duvara daya, çantanı aç. Didik didik. Bilhassa bol gözü olan çantalar takardık omzumuza, iş çıksın diye polise. İçinde bir walkman, 5-10 kaset, birkaç kitap. Kayalarda kendimizden geçip “En iyi polis,
ölü polis”i söylerken bağırarak Marmara’ya, arkamıza yanaşan ekip otosunu fark etmeyecek kadar içimize bakıyorduk aslında. Ekip otolarına doldurup doldurup götürürlerdi karakola. Sadece torbacılar alınmazdı içeri.

Kendi aramızda kavga ettiğimizi hatırlamıyorum hiç. Ama birimize dokunacak olsa biri, anında onlarca kişi olacağımızı bilirdik. Yakındık çünkü birbirimize. 50 kişi Pasaj’daysa 150 kişi Hasır’da, bir o kadarı kayalıklarda. Hepi topu birkaç yüz metrekare. Faşistler bizi temizlemeye karar vermişti sokaklardan. Dik dik bakardık sadece. Gözümüzü kaçırmazdık. Bolca dayak yerdik. Çünkü hep dağılmışken, az kişiyken yakalanırdık. Farkında değildik o zaman ama sürü halinde dolaşmamız da ondandı galiba.

Neler neler yapmazdık. Güzel sanatlara hazırlanırdık, gruplar kurup çalardık, demo kasetler çekerdik, karışık kasetler çekerdik, yeni yazarlar, yeni gruplar keşfeder heyecanla birbirimize anlatırdık, şiir yazardık, pogo yapardık… Muhabbet, muhabbet… Başka hiçbir şey yapmazdık.

Bir gün bile aksatsak ortamı, aşerirdik o muhabbete. Muhabbet de en çok müzik, kitap, aşk meşk ve bolca kötü espri. Hiç unutmam, Cobain’in öldüğü gün Hasır’da oturmuş ayakkabılarımıza bakarken, birimiz gelip “Hangi dağda kurt öldü,” demişti mesela. Aramızdan biri H çaktı diye güle oynaya dövmüştük hep beraber, satmıştı çünkü muhabbeti. Gülmekten ve taşak geçmekten başka çözümümüz yoktu. Hepimiz mutsuzduk. Ve hepimiz sadece birlikteyken gülebiliyorduk. Çok gülüyorduk.

Sayfalarca yazabilirim o günleri.

Sonra, teker teker başka meşgalelerimiz oldu. Az buluşmaya, az inmeye başladık Kadıköy’e. Öbeklenirken birbirlerini ilk bulanlar dağılmadı ama. Bir süre cenazelerde, düğünlerde biraraya geldik. Görüşmelerdeki insan sayısı gün be gün azalsa da, haberleşme sürdü. Çünkü o yıl, hiçbir şey yapmadan, çok şey yaptık birbirimize.


’95 senesinde Kadıköy’de ne yaptıysak birlikte, bütün hayatımız boyunca takip edip, tesir etti bize. Aylaklığın tarihini yazmadık. Hiçbir şey yapmadan bir yerlerde oturup, içki, sigara içip sohbet ettik.

Yazının kalanı meşgalelerimizle ilgili. Tabii ki, taş çatlasa beş yüz kişilik cemaatimizin her bireyini tanımıyorum. Yine taş çatlasa yüz kişidir bildiğim. Ama biraz istatistik bilenler yaklaşık %20’nin neredeyse gerçek sonucu verecek kadar büyük bir örneklem büyüklüğü olduğunun hakkını teslim edecektir (tabii istatistiksel verilerin kişinin amacı neyse ona göre yorumlanabileceğini söylemeye gerek de yoktur onlar için). Her neyse, başta zamanın ruhu dedim ya; o sırada pek farkında olmasak da bir sistem sıkışmasından müzdarip, böğürlerimizde bir arayış içerisindeyken tutunmuştuk aslında birbirimize. Tamam, burjuva çocuklarıydık, memleketin güney doğusunda kan gövdeyi götürürken biz muz likörü derdindeydik falan ama yine doğal olarak, olmayan bir şeyler vardı. Yaşıtlarımla beraber ’88 kuşağı ve çoğunluğumuzun dâhil olduğu ’88,5 kuşağı olarak bizlerin derdi, aslında ne yapacağımızı bilememekti. Ne dünya ölçeğinde gemi azıya almış neoliberalizmin farkındaydık ne de memleketin cafcaflı serbest piyasa ekonomisinin. Ne yapacağımızı bilemememizin sebebinin bu geçiş dönemi olduğununun farkında olmadan dönüyorduk girdapta. Depresyon ve çaresizlik.

Ne ebeveynlerimiz gibi, ne hapse girmiş ya da kendi içine saklanmış abi ablalarımız gibi, ne entelektüellikten prim yapmaya çalışan “entel”ler gibi, ne saçımız, küpemiz, piercing’imiz yüzünden sokakta bize zulmedenler gibi, ne işini bilen memurlar gibi, ne mahallede arkamızdan gülen esnaflar gibi, ne otobüste, trende bizi elleyenler gibi, ne cepheye gönderilen yaşıtlarımız gibi, ne... Öyle yaşamak istemiyorduk. Ama nasıl yaşayacağımızı da bilmiyorduk. Hissiyatımız buydu. Bizi biraraya getiren buydu.

Kızlardan çok haberim yok açıkçası, hatta aramızda bir “şeyler” geçen bir iki tanesi nerde, ne yapıyor onu bile bilmiyorum. Erkeklere göre çok azıyla görüşüyorum. Ama haberlerini aldıklarım da var. Bir kere, çoğu hemen evlenip yaşamlarını evliliğin döngüsüne kaptırmadılar çook uzun süre. Kestirmeyi tercih eden çıkmadı yani aramızdaki kadınlardan. Benim bildiğim aramızdan ikimiz golden shot yaptı. Alkolik olanımız yok. Hepsi, ama hepsi, yaratıcılık gerektiren bir işle ya da eğitmekle meşguller şu an. 9’dan 5’e çalışan pek yok.

Erkeklere gelelim. Alkolik olanlarımız mevcut. Üçümüz uyuşturucudan öldü. Birimiz intihar etti. Birkaçımız memleketi terk edip başka diyarlarda kök saldı. Hâlâ hiçbir şey yapmadan oturanlar da var aramızda. Sadece birimiz bankacı oldu benim bildiğim. Kalanların hepsi yaratıcılık gerektiren ya da serbest zamanlı işlerle meşgul. Haa, çoluk çocuğa karışınca sisteme daha çok kaptıranlarımız da var, belirteyim, neticede yaratıcılığı da sömürür ya malumunuz sistem. Ama, 9’dan 5’e çalışan, yine pek yok.

Şimdi daha iyi anlıyorum ki, bayağı heteroseksüel ve hatta homofobik bir cemaatmişiz. Yani, biseksüelliği, lezbiyenliği deneyenler vardı. Ama bildiğim kadarıyla şu an herkes hetero. Dolayısıyla bilgi eksikliğinden ötürü aramızdaki eşcinsellerle ilgili yorum yapamayacağım.

Demeye çalıştığım, ’95 senesinde Kadıköy’de ne yaptıysak birlikte, bütün hayatımız boyunca takip edip, tesir etti bize. Aylaklığın tarihini yazmadık. Hiçbir şey yapmadan bir yerlerde oturup, içki, sigara içip sohbet ettik. Savrulanlarımız oldu o girdapta. Kalan hepimiz, o aylaklığın bize verdiği güvenle, acele de etmeden, kendi meşgalelerimizi bulduk zamanla. Ve bu meşgaleler, hep sistemin kaçış noktalarında oldu. Dâhil olamadık bir türlü, alışamadık bir daha. Misal, hiçbirimizin isminin başında TC yazmıyorsa hâlâ, o günler yüzündendir. Hiçbir şey yapmadan vakit geçirmek sisteme karşı gelmektir.

Yüceltmek için yazmadım o günleri. Yüceliğini, biricikliğini anlatamam zaten aylaklığımızın. Bize öyle geliyor hâlâ. Bir şeyin farkına vardım sadece, hiçbirimiz bize “sunulan” hayatı yaşamak istemiyorduk. Ve hiçbirimiz öyle yaşayamadık.