Roll


Derya Bengi

Roll’un beyin takımıdan Derya Bengi, “Dergiciliğin önemi nedir?”, “Sizi bitirmeye hangi şartlar zorladı?” ve “Bağımsız medya nedir ve mümkün müdür?” sorularımıza yanıt verdi.

Arkadaşlarla aramızda oynadığımız bir oyun var: Biri karşısındakine iki seçenek sunuyor, cevap veren kişinin seçtiği seçenek bu dünyada kalıyor, öbür seçenek öbür dünyayı boyluyor. Soru: “Sophia Loren mi, Gina Lollobrigida mı?” Cevap: “Sophia Loren”. O halde Gina Lollobrigida bütün eserleri ve güzelliğiyle tarihten siliniyor. Soru: “Dark Side Of The Moon mu, The Wall mu?” Cevap: “The Wall”. O halde Dark Side Of The Moon sonsuza dek yok oluyor. Bana bir gün “Kitaplar mı, süreli yayınlar mı?” diye sordular. Direkt “Süreli yayınlar,”diye cevapladım. Hayalimde, gözümü kırpmadan bütün kitapları yaktım. Bu da böyle bir hastalık işte. Dergiler, düzenli olmayan, belki olması da gerekmeyen hayatımıza gizli saklı, farkettirmeden, kendiliğinden bir düzen getiriyor, tıpkı kalp atışları gibi. Ve daha önemlisi hafızayı sağlamlaştırıyor, canlı tutuyor. Emek verdiğim dergilerin üç-beş kişi tarafından dahi olsa, biriktirilmesini istediğimden eminim, ama okunduktan sonra her zaman kolayca kıvrılıp atılabilen bir şey yaptığını bilmek de hiç üzücü değildir, hatta bu işin şanındandır. Bir kere Gümüşsuyu’nda yürürken sonbahar yaprakları gibi caddeye saçılmış Roll yapraklarını görünce nasıl sevindiğimi  hatırlıyorum.


2009’da, 13 yılın ardından Roll’a son vermemizin sebeplerinden biri de, dünyadaki dergiciliğin gidişatıydı. Boyut kazanmıyorlardı, kaybediyorlardı. Biz uzuncuyduk, meyhane masasındaki gibi sakin sakin hasbıhal etmekten yanaydık. Sevdiğimiz dergilerse gitgide kısalıyor, ayaküstü kokteyl muhabbetine dönüyordu. 2000’lerin dergi okurunun talebi demek ki buydu, ama bize uymuyordu. Biz karşımızdaki insanla saatlerce konuşmayı, bu söyleşileri dergide sayfalarca yayınlamayı seviyorduk. Elbette bunu çeşitli sayfalarda vur-kaç alıntılarla, buluntularla, kısalarla ve kıssalarla besliyor, derinleştiriyorduk kendimizce. Yıllardır takip ettiğimiz dergilerde ise artık Türkçeye tercüme etmeye değecek ağır söyleşilere rastlayamaz olmuştuk. Roll’un ardından yayınlamaya başladığımız Bir+Bir’de, aylarca süren, bittiği anda yeniden başlayan Cemal Kafadar, Şule Gürbüz ve Orhan Koçak’la A’dan Z’ye Turgut Uyar söyleşileri reaksiyonerliğimizin çıplak bir dışavurumuydu biraz da. Gerçi 2010’dan itibaren yavaş yavaş, Gezi’den itibaren hızla, hepimiz birer Twitter’cı kesildik, ama taş yerinde ağır: Ekranda 140, kâğıtta en aşağı 18.000 karakter!
 
Roll’un son dönemlerinde müzik dinleme biçimleri değişmiş, meydan mp3’lere, YouTube’lara kalmıştı. İnsanlar müziğin kendisini satın almıyorlarsa, dergisini neden satın alsınlardı? İstanbul’a konsere gelen sanatçılardan artık doğru dürüst randevular kopartamaz olmuştuk. Organizasyon şirketleri gitgide büyümüş, eskiden müzik aşkıyla yapılan faaliyetler kariyer sevdasına dönüşmüş, gazeteciyle sanatçının arasına bir dizi reklamcılık ve halkla ilişkiler profesyoneli girmişti.
 
Roll’un satışları da düşüş eğilimi gösteriyordu. Yıllar boyunca elbette dergiyi sahiplenen okur kitlesi değişmiş, yarı yolda terkedenlerin yerini arkadan gelen daha genç kuşaklar almıştı. Ama son zamanlarda bu tazelenmenin durduğu, bu çeşmenin kuruduğu aşikârdı. Biz de uzun etmedik, trak demeden bıraktık.

Bağımsız dergicilik harikadır. Çünkü neye bağımlı olacağına kendin karar verirsin. Biz de bağlarımızla bağımsız olacak kadar Sartre’cıydık çok şükür. Emek hareketine, insan hakları hareketine, temel gazetecilik ilkelerine angajeydik. Ve tabii ki her müzik dergisinin olması gerektiği gibi şarkılara bağımlıydık.

info@kargamecmua.org