Yıldıray Çınar

Yaşam - 1




Kolay Gelsin

“Kağıtçı”lar

Gün boyu çöpler içinde çalışan kâğıtçıları ne çöp kokularını, ne de hastalıklar rahatsız etmektedir. Kâğıtçı Selçuk tüm kâğıtçıların duygularını şöyle özetliyor. ‘Abi bir mahalleye giriyoruz, bir sokağa giriyoruz, sanki öcü gelmiş gibi davranıyorlar. Ne yapıyoruz, çöpte çalışıyoruz. Çöp karıştırıyoruz. En çok kötü kokuyoruzdur. Zaten kimse gelsin boynumuza sarılsın demiyoruz. Ama bir düşmana bakıldığı gibi bakılmasın be abii... Hırsızlık yapan, cinayet işleyen bir kâğıtçı haberine rastladınız mı hiç? Biz de zevkten yapmıyoruz bu işi... Ben de köyümde kalmak isterim. Herkes herkesten sorumlu gibi geliyor bana. Ne yapayım köyümde açlık içinde mi kalayım abi... Bir kolay gelsin diyen yok abi...’

Altan Bal / Nisan 2007 / Konu: Çöp


Kadıköylü Sayfalar

Musa İyican

Kadıköy’de pek gece hayatı yoktu. Kadıköy’e taşındığım yıllarda arkadaşlarım vardı. Onlara hemen hemen her akşam misafirliğe giderdim. Bunlar, Rusların Macaristan’ı işgal ettiği tarihlerde kaçmış Macarlar. Sonra başka yerlere taşındılar ve birbirimizi kaybettik. Akşamları gider onlarla beraber şarap içer, yemek yerdik. O zaman pek televizyon yoktu, oyunlar oynardık. Gece hayatı buydu. Gece hayatına ben daha ziyade bu Karga Bar’ın açılışıyla, onbir sene evvel başladım. Bu arada Bar’da bana çok yakınlık gösterdiler. Onun için onbir senedir hep cumartesi günleri, istisnai olarak da hafta arası bazı günler Bar’a geliyorum. Sonra en yaşlı müdavim olduğum için benden para almıyorlar.

Oya Yalçın – Tayfun Polat / Ağustos-Eylül 2007


Söz


Henüz adlandırılmamış sokak kedilerinden biri yattığı mukavva kutunun içinden şöyle bir doğruluyor, hafif bir hışırtı, sonra yine şşşşt! Yarın bu sokakta bir kadının yaramazlık yapan çocuğunu ‘Eşeksıpası gel buraya,’ diye kovalayacak olduğunu düşününce gözlerim doluyor. Babamın başakları parmaklarının ucuyla ufalayıp buğday tanelerinin olgunluğunu zarifçe teyid ettiği günleri hatırlıyorum sonra, şimdi şu an ekmek gibi kıymetli o rençber refleksine bakarak kendi olgunluğumun da nasıl ufalanıp gittiğini görebiliyorum. Köyün o yumuşak zamanında kavranan yalnızlığın, anımsandığında büyük şiir tadı verdiğini anlıyorum yeniden. Ağustosun bu kavurucu sıcağında külden taçlar giydirdiğimiz insanların ilk rüzgârda savrulup gideceğini düşündüğümde, ‘Bu,’ diyorum, ‘başkalarına da görünmüş bir rüya gibi iç sızlatıcı. Bayram değil seyran değil aynı kıyafetlerin birer beden farkla giydirildiği yoksul çocuklar, bu kuşlar, bunlar öz kardeşlerimdir benim,’ diyorum.

Osman Kaytazoğlu / Kasım 2010


Tek Bir Osuruk Ağacı Yeter


Kalamış’a taşındığımda dört katlı apartmanımızın boyuna erişemeyen ‘osuruk’ ağacımızın artık üç odanın penceresinden de erişilen bahar yapraklarına bakıyorum şu an. Arkasındaki akasya çiçeğe durmuş. Hemen arkasında bir ‘osuruk’ daha. Bizim apartmanın önünde bir ceviz, yan apartmanın önünde birkaç çam var ve arka tarafta da koca bir erguvan. Hâlâ yıkılmayan, ama gün sayan diğer apartmanların bahçesinde de toplasan bu kadar ağaç. Her sabah 8’de başlayan, akşama kadar süren, baş çatlatan, nefes aldırmayan inşaat gürültüsünü yutmaya çalışıyorlar. Bizim için...

Raife Polat / Haziran 2015


Görmezden Gelinenlerin Baladı


Metin Kurt’la ilk tanışmamızda ben biraz gergindim, doğruya doğru. Şarkıyı (‘Metin Kurt Yalnızlığı’) beğenecek mi, albüm kapağında olmayı kabul edecek mi vs, bir sürü soru vardı kafamda. Ama O da, Kesmeşeker’i incelediğini ve her şeyi istediğimiz gibi yapabileceğimizi söyleyince, yeni kurulmuş Kadıköylü gurup heyecanına yakın bir duygu yaşadık. Bu albümle yeniden doğduğunu, yeniden keşfedilmekten duyduğu memnuniyeti ve sermayenin kalesine beraberce attığımız gollerin güzelliğini birebir sohbetlerimizde hep belirtti. ‘Her Şey Sermaye İçin Sevgilim’ takımında bonservis bedeli olmadan oynadı. Olsaydı da kendi cebinden öderdi, o başka.

Cenk Taner / Ekim 2012


Hafıza-i Beşer Nisvan ile Malûmdur!


Hanımlara Mahsus Gazete (1895) - Dönemin en uzun süreli kadın dergisi, 1908’e kadar toplam 604 sayı olarak çıkmış. İlk sayısından itibaren kadın ve toplum arasındaki bağlantının kuvvetlendirilmesi, kadınların yetiştirilmesi ve yükseltilmesinin gerekliliği vurgulanmış, kadınların her işi yapabileceği savunulmuş. ‘İyi anne, iyi eş, iyi ev kadını’ klişeleri dışında günümüz pek çok kadın dergisinden de ileri olan dergi, kadınlara üstlendikleri bu rollerin yanı sıra onların konumlarını sorgulayan, problemlerinden bahseden mektuplara, metinlere yer vermiş, kadınları yazmaya, araştırmaya yönlendirmiş. Ev işleri, bütçe idaresi, sağlık, çocuk yetiştirme gibi konuları da işlemiş ama feminizm hakkında yayımladığı değerlendirmelere, Avrupa yayın çevrelerinden haberlere, dünya edebiyatından çevirilere ve Osmanlı’da kadın hareketi söylemlerine yer vermesiyle farklı seslerin duyulmasına imkân vermiş sayfalarında. Bir yandan okuyan, yazan, yabancı dil öğrenen, hakkını savunan, erkek dünyasında yerini bulmaya çalışan entelektüel bir kadın kimliği oluşması için dönemin ‘modern’ kalemlerine söz hakkı tanırken, Fatma Aliye Hanım gibi Doğu ve Batı arasına sıkışmış düşünceleri, fikirleri ile hâlâ polemik konusu olan kadınları da daha ilk sayılardan kadrosuna katmış.

İpek Tuna / Mayıs 2011 / Konu: İlk


Ontotoloji


Kameraları dikiyorlar bir tomurcuğun tepesine, sonra hızlı hızlı seyrettiriyorlar.
Bir çırpıda açılıp kapanıyor. 8 çarpı varoluş. (8 X )… 8 X Ontoloji… Ama çiçeğin o ilk açılıp güzelliğini bize sunduğu anda bir pause kalıyor. O çiçek yarın orada olmayacak belki. Kimse git dediğinden değil tam tersine yaşamının küçüklüğünden…
Küçük bir İngilizcesi var, şöyle diyor: ‘Bu çiçek topu topu birkaç gün yaşayacak ama gönlümüzdeki anısı ölümsüz olacak... Bütün yaşamı, senin baharında tek bir gün, benim yaşamımda tek bir bahar uzunluğunda olacak.

Osman Kaytazoğlu / Temmuz 2009


Nick Drake, depresyon, Brian Eno’nun tarot çubukları, Wristcutters


“Burçdaşım Nick’in öldüğü yaştayım. Öldüğü ya da aşırı doz antidepresan alarak intihar ettiği yaşta. Ailesi ve arkadaşları kazara aşırı doz aldığını düşünüyor. İntihar olasılığının başat dayanakları ise uzun süredir devam eden depresyonu ve öldüğünde yatağının başucunda bulunan ve ‘Gerçekte önemli olan bir tek felsefe sorunu vardır, intihar,’ cümlesiyle açılan Albert Camus’nün Sisifos Söyleni. (Belki öldüğü gecenin öncesinde tüm gün Bach’ın Brandenburg Konçertoları’nı dinlemiş olmasına da yoran vardır ama klasik müziğin intiharın gelişini yavaşlattığı kanıtlanmadı mı daha?) Ben de intihar ettiğini düşünüyorum nedense. Belki de, iki kitabıyla Türkçe’de de arz-ı endam eden Edgar Keret’in uzun öyküsünden uyarlanan Wristcutters’taki gibi, sadece intihar edenlerin yaşadığı bir ölüm sonrası dünyaya gittiğini ve Mikal gibi, yönetimdeki kişileri hata sonucu oraya düştüğüne inandırıp geri döneceğini hayal ettiğim için. Evet, evet bu sadece güzel bir hayal.”

Tuğba Eriş / Mayıs 2010 / Konu: Bahar


Müruru zaman kisvesinde çöpe taşınan hayatlar


Üzerinde uzun uzadıya düşünülmüş, toplantı üzerine toplantı yapılmış, beraberinde 44 paket sigara ve 150 fincan kahve tüketilmiş, beynin her kıvrımı zorlanarak üzerine yazılmış, çizilmiş bozulmuş baştan başlanmış, en az iki kere reddedilmiş, sonunda kabul edilmiş ve öylece bir kenara bırakılmış. Neden bilinmez neticelendirilmeden, sadece unutulmuş.

Bir gün biri toplantının en saçma anında şu bizim ‘zıpırtık radyo’ için çalıştığımız kampanya ne oldu diye sorunca, herkesin boş gözlerle birbirine bakıp alt dudaklarını hafifçe aşağı büktüğü aynı anda da kaşlarını yukarı kaldırıp, konunun akıbetine dair yanıt veremediği meşum proje oluvermiş saatleriniz.
Kimseden ses çıkmaz. Konu kapanmış mıdır o bile belli değil?
Hayat devam eder, başka kahve fincanları, yeni projeler, zamana karşı yarış, uzun geceler, bitmeyen toplantılar serisi içinde gene aklınıza gelir, ne oldu o radyo işi. İşle en ilgisiz adam artık ıstırabınıza son vemek istediğinden olsa gerek ‘Muhtemelen o da diğerleri gibi müruru zamana uğradı’ deyiverir pat diye.

Eda Çizioğlu / Ekim 2008 / Konu: Zamanaşımı


21. yy’da “Aşk”


Aşkını göstermek, ispatlamak için reklam boyunduruğunda, çevre dikizleme / denetlemesinde en ilginç sözleri ben söyleyeceğim yarışmasında gazeteciliğin, haber vermenin kendini şirket hizmetine soktuğu 14 şubat eklerinde havaya uçuşan kartlarda, ilanlarda, kurnaz kadın figürünün işlendiği, öğretildiği zamanlarda; tabii birde atıfta bulunulacak mit-hikâye lazım ki satış anlam kazansın. O zaman gelsin St.Valentine. Sayıma gider gibi sokağa çıkmak, yemekte koyun gibi dizilmek lazım ki ‘kaliteli’ bir ilişkinizin olduğu ispatlansın.

Vedat Ulukut / Mart 2009 / Konu: Aşk


Andriyev’in Hikâyesi


Her sabah uyandığından erken saatte aynanın karşısına geçmişti. Saçını özenle jöleye buladı. Babasının first-class parfümünü üzerine boca edip kahvaltı yapmadan evden çıktı. İlk üç ders arasında heyecanlıydı. Kübra’yı bahçede, tuvaletlerin önünde ve sınıfın girişinde üst üste üç kez aynı şekilde selamladı. Öğle tatilinde ise artık hazırdı. Açlığını hissetmiyordu. Kantine yürüdü. Sırada arkadaşlarıyla gülüşen Kübra’ya arkasından yaklaştı. Derin bir nefes aldı. Genç kızı kolundan sertçe tutup kendine evirdi. Buğulu bir ses tonuyla, yüzüne bakarak ‘Ben sende bütün aşklarımı temize çektim’ dedi. Kantinde zaman durmuştu. Sanki dünya dönüşünü sekteye uğratmış, öğrenciler oldukları yere sabitlenmiş, Hakan’ın hamburgerine sıktığı ketçap havada asılı kalmış, okul müdürünün kravatsız yakaladığı Kerem’e yolladığı sözcükler havadaki yolculuklarına ara vermişti. Yalnızca o, etrafında olup biteni inceliyordu.


Emrah Özkan / Haziran 2009 / Konu: Hata


Kendisileşme


Yaşadığın her an ölüyorsundur çünkü. Nefes alarak geçirdiğin her saniye son nefesine biraz daha yaklaşıyorsundur ve aynı şekilde eğer hâlâ ölebiliyorsan bu, yaşadığının da göstergesidir -bir bakıma. 

Değil mi? 
Sana bir soru sorduğumda cevapla! Ya da şey, pardon -size.
Neyse işte, ben de bazen aynaya baktığımda dedemin o son anını görüyorum. Genelde babamızı görürüz aynaya baktığımızda; o olmak istemediğimiz adama dönüşmüş Ben’imize bakarız. Bu bakış, otobiyografik bir gözlem olmanın ötesinde bir bakıştır, çünkü sonunda her kimse babamız, aynaya baktığımızda aslında biliriz ki biz hep o adamız.” 

Üstüngel Arı / Aralık 2013 / Konu: Normal


Bi Durum Yaratmak


Şaraplar, biralar alındı… Kalabalık birbiri ile tanıştı, kaynaştı… Biri radyo teyp getirmişti… Radyo dinlendi… Sonra biri bi kaset çıkardı… Fleetwood Mac dinlendi çevire çevire saatlerce… Sonra birileri dans etmişti… King oynanmış, sohbet arasında devrim falan da yapılmıştı… Kalabalıktan birileri birbirine yakınlaşmış ufaktan flört bile etmişlerdi…
Işığı sabaha kadar açık kalacak ve bizi de romantik bir şekilde aydınlatacak olan, bize göre içeride ve az yukarıda kalan sinema pofisinde oturanlar da hafiften bizi dikizleyerek demlenmeye başlamışlardı.
Daha sonra sinemanın sahipleri / işletmecileri olduğunu anladığımız o nazik insanlar ve şurekası aşağıya yanımıza geldiler.
Saat 01:00 sıralarıydı… ‘Hadi,’ dediler. ‘Arkadaşlar madem buradasınız, içkilerinizi de alın, buyurun salona, filmi hep beraber tekrar seyredelim.’
Salona girdik ki koltuk aralarına kuruyemişler ve sigara için küllükler yerleştirilmiş…

Ömer İpek / Ocak 2009 / Konu: Durum


3 Derste Sen de Kendi Underground Romanını Yaz, Filmini Çek


Bu ortamlarda ava giden mutlaka avlanacağından, önce kıllanılacak, işkillenilecektir; sonra iş mantar çıkar, keleğe gelinir, çuvallanır, babalara gelinir, şapa oturulur, hap yutulur, sakata gelinir, falso verilmiş halt yenilmiştir.
Naş! İkile! Bas! Topukla! Yaylan! Uza! gibi nidalarla süslenecek horozlanma ve topuklama, tabanları yağlama, voltalama sahnesinin ardından, özellikle pek sallamayan, iplemeyen, kaale almayan, s.kine takmayan, işin aslı kafası basmayan lakayt karakter, artizlik yaparak, lagaluga yaparak terso düşerek mutlaka paçayı kaptıracağından, marizlenir, benzetilir, yamultulur, kafasına gözüne yer ve hatta duruma göre nalları diker, mort olur, cavlağı çeker, geberir, kuyruğu diker, eşşek cennetini boylar.

Hira Doğrul / Temmuz 2009 / Konu: Pulp


(Devamı sonraki sayfada...)