Ahkâm - 3
Bilimkurgu’da Yüzleşmeler
“Veya kapitalist hırs, büyük şirketler, birçok hikâyenin kötü yaratığıdır. Harbiden de büyük şirketler yaratık gibi; etik değerleri olmayan, doymak bilmeyen açlıkları ile insanları hücre olarak kullanan şirketler dolu dünyamız. Çalışanlarının da birer hücreden farksız, kendi gelirine giderine baktığı ve ana bedenin kararlarına etki edemediği bu yapının hisse senedi saçmalığı yüzünden bir sahibi de yok, keyiflerine göre semirip duruyorlar. Vallahi korkunç yaratıklar. Çoğu cyberpunk romanın ana karakterlerinden olan bu yaratıklara William Gibson’ın kitaplarında bol bol rastlarız. Richard Morgan’ın Altered Carbon serisinde kahramanımız Takeshi Kovacs’ı kullanan bu şirketler adamın ölmesine de izin vermiyorlar. John Brunner’in klasiği Stand on Zanzibar’da durağan kalırsa iflas edecek ekonomiyi kurtarmak için Benin’i iki gömlek atlatmak isteyen bir “Uzun A.I.” var. 3. köprü, havaalanı gibi çılgın projeler işte...”
Selim Ataş / Ocak 2015 / Konu: Yüzleşme
Deliliğe Güzelleme
“Daha özgü ve yaygın bir bakış açısıyla deliliği ele alacak olursak, delilik hali; yaşamın, daha doğrusu yaşamı dönüştürdüğümüz halinin insanca yaşanılabilirliğinin olmamasıdır. Deliliğe yol aldıran en önemli etken benim fikrimce budur. Çok iddialı olmasını istemem tabii tersini de düşünebilirsiniz; insanen, vicdanen, aklen, ruhen içine sıçtığımız ve yok etme noktasına getirdiğimiz dünyamızda aklını yitirmeden nefes alan pistir, sinsidir, bencildir, cehennemliktir.
Delilik, bir reddi temsiliyettir. Bu nedenle deliler, makul şüphelidir. En büyük suçlulardır. Tehlikelidirler. Tüm insanlığa devletler bunu empoze eder. (Yok abi ben devlet derken Platon’dan bahsediyordum.)”
Müslüm Çizmeci / Şubat 2015 / Konu: Delilik
Bir İsim, Çok İnsan
“Türkiye’de vecd ile haykırılan ‘Ne mutlu Türküm diyene’deki Türk ile Almanya’da bir neonazinin söylediği ‘Hey Türk, buraya gel’deki Türk arasında dağlar kadar anlam farkı vardır. Almanya’da ‘Hey Türk’ diye çağrıldığı için övünen kimseyi görmedim ben.
Birisini durduk yere, bağlamla hiçbir ilgisi yokken, normalde hiçbir sorun yaşamadığı, yeri geldiğinde kendisinin de açıkça dile getirdiği dini inancıyla, milliyetiyle, cinsiyetiyle, cinsel eğilimiyle, fiziksel özellikleriyle nitelemek bazılarının adlandırdığı gibi ‘dobralık’ ya da ‘politik doğruculuk’ değil, indirgemeciliktir: En hafif tabirle patavatsızlık, en açık ifadeyle aymazlıktır, küfürbazlıktır.”
Bülent Kale / Ocak 2012 / Konu: Öteki

Ayıya Dayı Diyemiyorum Arkadaş!
“Bense bu aşırı mistik şehirde damarlarında Yahudi kanı, ruhunda ateizm ve yetiştirilişinde Türklüğümle hayran hayran duruyorum, bakakalıyorum, nedir bu çöl parçasının olayı diye. Bir yandan da düşünüyorum, politik doğruculuk acaba tavşan boku gibi ne kokar ne bulaşır olmak ile aynı şey midir diye. Bu şehir, inanın çok acayip kokuyor; orman kokuyor çöl ortasında, eski taş kokuyor yepyeni binasında, baharat kokuyor pazarlarında, humus kokuyor lokantasında, tedirginlik kokuyor otobüsünde, çocuk kokuyor sokaklarında ve işin garibi bir yandan bol bol sanat kaplıyor etrafı.”
Tuna Pase / Şubat 2012 / Konu: Politik Doğruculuk
İrade mi Dediniz? Bir Daha Düşünün…
“Biraz daha sosyolojik analizden devam edelim. Max Weber, Parti’nin kuruluşundan önce yazdığı Meslek olarak Siyaset (1919) yapıtında otorite başlığı altında üç tane ideal siyasi liderlik türünü tanımlar. Bunlar geleneksel otorite, yasal-ussal otorite ve karizmatik otoritedir. Hitler’in önderliği hali hazırda karizmatik otorite olarak karşımıza çıkmakta. Buna göre lider olan kişinin gerçekteki gücü ve yeteneklerinin ne olduğu değil, toplumun bu kişinin sahip olduğuna inandığı fevkalâde, büyüleyici özellikler önemlidir. Kelime kökü olarak Yunanca ‘ilahi bir lütuf’ ve ‘yetenek’ anlamına gelir. Yani işin içinde aslında biraz da tanrısallık mevcut. Karizma sonuçta toplumu geleneklerden ve yasalardan ortaya çıkan meşruluktan çok daha fazla etkiliyor. Buna sahip olan Hitler gibi bir lider, kendi isteklerini hayranlarına veya inananlarına kolayca yaptırmış, onları istediği amaca bilinçli olarak yöneltmiştir diyebiliriz. Belki de bu yüzden İkinci Dünya Savaşı’nın bir yıkım olması Alman toplumunun ortak tutumundan değil de Hitler’in iradesinden kaynaklanır. Onun düşlediği üzere Büyük Almanya’nın zaferi de aslında bütün insanlığın yaşadığı bir kâbustur.”
Ayşegül Yayla / Mart 2013 / Konu: İrade

Hayalleri Bırak…
“Bu çağın temel saiklerinden biri olarak da ‘insan evladı hayalsiz olmaz’ şiarı ile hayaller türün varlığının önkoşulu haline getirildi. Zamana, koşullara ve kişiliğe bağlı olarak insanlar arasında farklılık olabileceği kabullenilse bile, yokluğu bir zaaf olarak değerlendirildi. Hayal kurma derslerinin bile varlığına şahit olduğumuz bu çağda, umudu yaşatmadığımız sürece varoluşumuzun elimizden gideceğine dair bir kanaat paylaşılır hale geldi.
Hayal kurmaya yapılan bu vurgu inorganik bir kimliği de dayatmaya başladı. Edinilen bu inanç sayesinde neredeyse herkes isterse her şeyi yapabileceğine olan önkabulle hareket eder hale geldi.”
Erdal Çiftçi / Şubat 2013 / Konu: Hayal kırıklığı
Doppelgänger
“Öteki izleği çağdaş edebiyata Dövüş Kulübü ile uzanırken, Türkiye’ye de en bilinen yapıtlardan Orhan Pamuk’un Beyaz Kale’si ile girer. Demek ki, öteki kimliğiyle mücadele eden yazarların soyağacı günümüze dek uzanıyor. Bunda her yazarın aslında bir başka yazar olma isteği yatar diyebiliriz.
Hint teolojisine göre ben dediğimiz ego, bir izleyicidir aslında. Sürekli kendimize bakmakla, kendimizi izlemekle yükümlü olduğumuz bir lanet. Schopenhauer’in donan oklu kirpi benzetmesindeki gibi, hiç kimse, komşusuna fazla yaklaşmaya katlanamaz öte yandan.”
Barış Yarsel / Nisan 2013 / Konu: Öteki
İtidal Bir Nedir?
“…
itidal mahalle baskısıdır…
itidal taşra baskısıdır…
itidal rutindir…
itidal karşı-devrim bile değildir, karşı-devinimdir
itidal durgun sudur…
itisal sığ sudur…
itidal çürümenin başlangıcıdır…
itidal yalnızlık korkusudur…
itidal yanlışlık korkusudur…”
Mustafa Elveren / Temmuz 2008 / Konu: İtidal
Muaviye’den Sonra
“Sünniler isyancı değillerdir. Başlarındaki Saddam ya da Kaddafi de olsa buna razıdırlar. Ki tarih çok daha berbatlarını işaret etmektedir. Şiiler ise, İran Devrimi’ni gerçekleştirdiler. Şah’la, Suudi Krallığı arasında hiçbir fark yoktu. İran devrimi olmadan önce de İran şeriatla yönetiliyordu. Sözde laiklik olduğu gibi sözde şeriat da vardır. Ama sözde demokrasi olduğu gibi, sözde diktatörlük vardır diyemeyiz. Çünkü sözde diktatörlük yoktur; diktatörlük vardır. Sözde demokrasinin olduğu yerde ise zaten diktatörlük vardır.”
Harun Bünyamin / Temmuz 2008 / Konu: İtidal

Haz, Metastaz, İtiraz
“Sistemin toplumlara ve bireylere dayattığı estetik ölçütler, yalnızca güzeli çirkini değil, hazlarımızı, onları hangi ölçüde, ne zaman nasıl deneyimleyeceğimizi de bize belletiyor. Bunların bir bölümünün ise aşağılayıcı bir adı var: ‘hobi’. Bu sevimsiz sözcük, yaşantımızın haz ve doyum alanlarının önceden belirlenmiş, endüstrileştirilmiş eklentilerle doldurulduğunu bize haykırıyor.”
Ertan Keskinsoy / Ocak 2011 / Konu: Haz
Kaset Dolduruşa Gelmez
“Dolaşan parçalar çoğalmaya başladı. Artık parçalar yürümeyi yavaş yavaş bırakmaya başladı. Birbiri üstüne yürümeye başladı moda gibi. Dolanmaya başlayan bir gruptan ne beklersin ki, dolaşır. Artık parçalar üniseks olmaya başladı. Kıyafetler gibi. Bazen üzerine geçiremeyebiliyorsun. Kırılıyor sanki.”
Bahadır Dilbaz / Şubat 2008