Koray Löker


Bilkent Üniversitesi’nden Tiyatro Yönetmenliği dalında lisans, Medya ve Görsel Çalışmalar dalında yüksek lisans dereceleri aldı. Express, kargamecmua, BiR+BiR dergilerinde yazdı. Üniversite ve özel okullarda özgür yazılım, teknoloji kültürü, copyleft gibi konularda seminerler, dersler veriyor, yeniçağ gazeteciliği üzerine okumayı, araştırmayı seviyor. İletişim Yayınları’nda dijital yayınlardan sorumlu olarak çalışıyor.
 
İnternet’in ve taşınabilir cihazların dünyasına doğan yeni jenerasyon ve yarattıkları, yaratacakları toplum öngörüleriniz nelerdir? İletişim ve bilginin süpersonik hızı ve bireyciliğin son sürat devam ettiği çağımızın bize hazırladıkları neler olabilir?
 
Klişe olmasından korkmadan sorunun güzelliğine teşekkür etmek istedim. Çünkü internet hayatımızda neler değişti konusunda oluşturulmaya çalışılan tüm literatür bir anda çok önemli bir değişiklikle bayatladı: taşınabilir cihazlar.
 
‘90’lı yıllarda yoğunlaşan ve internetin etkilerini anlamaya çalışan neredeyse tüm akademik çalışmaların ortak özelliği, bu yeni iletişimin bizi sabitlediği paradigmasına aşırı önem vermeleri. Kurulan tüm dünya bir anda kendi kendine seyyar hale gelince bütün o çalışmaların yararı ve bilgisi de sınırlanıvermiş oldu.
 
İnternet jenerasyonunu anlamak için, benzeri büyüklükteki değişimlerden birine, kabaca bir asır öncesine bakmak işimize yarar diye tahmin ediyorum. Fordist üretim sadece üretim şeklini değil, emeğin organizasyon biçimini de değiştirdiği için devrimci kabul edilir. Aşağı yukarı aynı dönemde Benjamin, mekanik üretimin sanata etkisini incelerken yoldaşı Brecht estetiğin modern ilişkilerle nasıl yeniden üretileceği sorusunun yanıtını arıyordu. Bu değişikliklerin hepsi birbirini derinden etkilediği için bir bütün olarak toplumun değişiminden bahsediyoruz. Yine böyle topyekün bir değişiklik olduğunu kabul edebiliriz. Emeğin organizasyonu cephesi ve düşünsel üretim (internet de en nihayetinde düşünsel / kültürel üretimin somutlaştığı mecra) yine paralel bir dönüşüme uğruyor. Yeni isim prekarya. Güvencesizleşen, çalışma deneyimi giderek kısalan ve seyyarlaşan üretim ilişkisi, içeriğe paralel. İçerik de giderek seyyarlaşıyor, kısalıyor, atomize oluyor, emek de. Estetik bundan nasıl etkilenecek de yüzyılın sorusu değil mi?
 
Sanatın tecrübe edilmesi sorunu, fotoğraf ve sinemanın geleneksel anlamlarını kaybetmeleri (aşırı tüketim), görselin gücünün kitaplara da yansıması, okuma tecrübesinin özellikle yeni kuşaklarda değişimi (çizgi roman yayınları, mesela Kominist Manifesto), müziğin mp3’ler olarak son sürat yayılması… Bunlar bir süredir gerçekleşen durumlar. Etkilerini yaşamaya başladık mı? Sizce ne olacak?
 
Görselliğin hâkimiyeti giderek artıyor, ama aslında bence en yeni dönüşüm sesle ilişkimizde yaşanıyor. Yine endüstri devrimiyle bağlantılı düşünüyorum. Dünya üzerinde sesin yapısı endüstri devrimiyle birlikte köklü şekilde değişti. O günlere kadar müzik dinlemek, varlığı son derece sınırlı ve belirli olan sesle kurulan çok özel bir ilişkiydi. Sonra gürültü geldi ve müzik değişti. Kolektif Kitap’tan taze çıkan Gürültü tam da bu konuyu muazzam güzel ele alıyor. Neredeyse iki asırdır çevremizi hiç kesintisiz saran bir gürültüyle yaşıyoruz. Kaynağı insan (ya da eylemleri) olan seslerin tamamen duyulmadığı bir tek metrekare bile kalmadı. Şimdi o taşınabilir cihazlara, dışardaki tüm sesleri kesip seçtiğimiz sesleri kulağımıza dolduran kulaklıklar takıyoruz. Geçen asırda edindiğimiz sosyal deneyimlerin bir bölümü böylece yok oluyor. Trende, vapurda, otobüste, dolmuşta birbiriyle konuşan hemşehrilerin yerini şahsen şekillendirilmiş sesler tarafından kuşatılmış bireyler alıyor.
 
50 yılın tüm olayları son derece ağır kamusal bir görsel hafıza çöplüğü yaratmış durumda… Toplumların bunla baş edebilmesi nasıl olabilir?
...
Big Brother, 1984 gibi distopya öngörüleri gerçekleşti diyebilir miyiz? Sona mı yaklaşıyoruz? Bilgi toplumunun kurtuluşu var mı? Ya da özgürlüğün sınırları?
 
Bu iki soruyu yanyana düşünmeyi tercih ederim. 1984’te tasvir edilen dünyadan aklımızda en çok gözetlenme kalıyor, ama beni daha çok korkutan hiç ara verilmeden devam eden propaganda ve yeniden yazım. Panoptik, gözetlenme, disiplin yine daha kolay baş edebileceğimiz kavramlar gibi geliyor. Gerçi bilgi kirliliği ya da propaganda konusunda da tamamen ümitsiz değilim. Lisedeki bir öğretmenim “Sonsuzluk soyut bir kavramdır, gerçek değil, çünkü herkesin kendi sonu vardır,” demişti. Sanırım bunu dine bağlamaya çalışıyordu, ama pratik bir noktaya parmak bastığını düşünüyorum. Algı eşiğine sahibiz. Bir doyum noktasına ulaşabiliyoruz.
 
1800’lerin sonunda “mühendis” Eiffel’in modernizme açtığı kapıdan çıktık mı? “Make it New” (Ezra Pound) hâlâ geçerli bir slogan mı? Modernist tarihin tekerrür özelliğini kaybettiğini söyleyebilir miyiz? Yoksa Jobs etkili kapitalist modernizmin zaferi kesin mi?
 
Jobs göndermesini görsel çöplükle duvar pası yapıp bağlayayım: Bütün bunların içinden çıkan bambaşka, bütün paradigması bu durumdan tanımlı bir yeni tehdit var. Marka evrenine hapsolmak.
 
İnternet ilk çıktığında sadece teknolojiler vardı. IRC teknoloji olarak ortaya atılır, sunucusu, istemcisi, programı ayrı ayrı, çeşit çeşit aynı standarda uyduğu sürece birarada çalışırdı. mIRC sevenle pIRCh seven aynı sunucuda aynı kanalın müdavimi olabilirdi, aynı anda aynı programla bambaşka bir sunucuda, yepyeni bir kanala ve dolayısıyla çevreye ve bağlama katılabilirdi. Bu alışkanlık ve biçim yerini bir firmaya ait teknolojilerle kurduğumuz ilişkilere bıraktı. Sanırım –en azından Türkiye için- bu dönüşümün kırılma noktası 1996 Kasım ayı. Mirabilis ICQ’yu duyurdu ve internet deneyimimizi firmaların tasarımları içine sığacak şekle sokmayı öğrendik. Bugün internet deneyimi handiyse facebook ile sınırlı insanlar var. Üstelik pratikte ne içerik ne deneyim olarak aslında bir eksikleri olduğunu iddia etmek de güç.
 
Nereye baksak reklam tabelası görmek, her olayla ilgili fotoğrafları beynimize kazımak da küçümsenmemeli. Bu durum imgelem dünyamızda hayallere yer kalmamasına yol açıyor. Tam da burada “’Make it New’ hâlâ geçerli mi?” sorusuna dönersek, başka imkân var mı ki diye soramaz mıyız?
 
  loker@radiobrecht.org