İllüstrasyon: Yağız Yılmaz

Halil Turhanlı ile Tuhaf Günler


Murat MRT Seçkin - Tayfun Polat

Meleklerin Düştüğü Yer, Müzik ve Muhalefet, Bir Erdem Olarak Sapkınlık, Ütopyanın Sesleri, Şenlik, Sanat ve Sabotaj, Anarşik Armoni, Kâhinler ve Müjdeciler ve Katiliniz Şehirlerde Dolaşıyor gibi kült kitapların yazarı, Açık Radyo’daki zihin ve çığır açıcı “Harita Metot Defteri” ve “Cuma Adlı Adamlar” programlarının yapımcısı, Ömer Madra’nın tabiriyle “bıçak sırtında gezen biri”, canlı altkültür ansiklopedisi, anarşist Halil Turhanlı’yı mecmuada ağırlamamıza nihayet bir vesile doğdu. Yeni kitabı Tuhaf Günler Peşimizde’de yine müzik, edebiyat, avangard sanat, yeraltı ve altkültür figürlerinin iç içe geçtiği, bu sefer siyah kültürün dominant olduğu ve sonu kendine dönen bir kurguyla, zamanımızın büyük bir düşünürünün zihnine, bilgisine bir kez daha tanık oluyoruz. Sağ olsun, kırmadı, sorularımıza zaman ayırdı. Buyrunuz...


Tayfun Polat: Kitapta iki vurgu var, siyah kültürü ve çöl. New Orleans’tan yola çıkıp, Haiti üzerinden Afrika’ya ve çöle geliyor yolculuk. Kölelik, vudu, fahişeler, zombiler, delilik ile coğrafyalara teğellenmiş tekinsiz hikâyeler, sıradışı karakterlerle birlikte öncelikle siyah kültürün bir cins arkeolojisi… Bu izleği, kurgudaki siyah kültürü, kitabın sonundaki çöl metaforuyla nasıl bağdaştırıyorsunuz?

Halil Turhanlı: Çıkış noktası Chicago’dan New Orleans’e yapmış olduğum uzun bir tren yolculuğu. 2007 yılıydı sanırım, soğuk, karlı bir Aralık gecesinde Chicago’dan yola çıkmıştı tren. Sabahın ilk ışıklarıyla çok farklı bir coğrafyadaydım. Siyahların yaşadığı küçük kasabalar, nehir, nehrin yer yer bataklığa dönüşen kısımları, köprüler.. New Orleans, Haiti’den çok göç almış bir şehir. Haiti’den gelenler siyah metafiziği de beraberlerinde getirmişler. Vudu bu metafiziğin en bilinen yönü. Bir yönüyle hem Haiti’de, hem de (zorunlu) göçle gittiği topraklarda zamanla otantikliğini yitirmiş, turistik eğlenceye, gösteriye dönüşmüş. Hatta, daha da kötüsü olmuş. Haiti’de “Papa Doc” Duvalier terör rejimininde kullanmış. Ona bağlı para-militer örgüt Ton Ton Macoute elinde bir terör aracına dönüşmüş. Ama, geçmişte köle isyanlarını da ateşlemiş. C.L.R James, Haiti Devrimi üzerine yazdığı o ünlü kitabında, Siyah Jakobenler’de bu devrimin Fransa’dan esen devrim dalgalarının, Aydınlanma düşüncesinin etkisi altında gerçekleştiğini ileri sürer. Ancak, meselenin bir başka yönü daha var. Vudu’yu içeren siyah metafizik de Haiti Devrimi’nde Aydınlanma akılcılığı kadar, hatta daha fazla etkili olmuş. Kübalı romancı Alejo Carpentier’in The Kingdom of This World romanını çok uzun yıllar önce okumuştum. Tuhaf Günler Peşimizde’yi yazma sürecinde o romanı yeniden okumadım. Ama bir kölenin ağzından anlatıldığını, vududan isyana teşvik edici bir güç olarak söz edildiğini hatırlıyorum. Carpentier tarihçi ya da bir antropolog değil, ama ben onun savlarının haklı bulanlardanım. Tuhaf Günler Peşimizde’de vudunun popüler müzik (daha dar anlamda rock müziği) ile kaynaştığı örnekler var. En başta da Dr. John.. Bugün anaakımın içinde bir müzisyen, başladığı yerden çok uzaklarda. Ama başlangıçı, yani Gris Gris albümü olağanüstü. Aradan onca yıl geçmiş hâlâ bu özelliğini koruyor. Dr. John bir tek bu albümüyle bile New Orleans’in en has müzisyeni olarak selamlanmayı hak ediyor. Roky Erikson’ın vudu ile ilişkisi akıl düzeninin dağınıklığıyla bağlantılı. Anlatıların içinde müziğin olması hoşuma gidiyor. Bir önceki kitabımda, Katiliniz Şehirlerde Geziyor’danın içinde Gun Club’in müziği vardı. Orada da blues ve vudu biraradaydı, yani.

Murat MRT Seçkin: Ötekileştirilen gürûhların sosyal hayatlarına yansıyan dünya, dışarıda (ötekileyen, muhafazakâr veya aristokrat) kalanlara hep gotik ve ürkütücü geliyor. Alkol, uyuşturucu, cinsellik... Tıpkı “House of the Rising Sun”da olduğu gibi acı ve sıkıntı dolu bir hayatın içinde kendinden oluşan bir çekicilik var. Sizce Hobo’luğun, yurtsuzluğun, fakirliğin ve sıkışmışlığın olmadığı bir dünya sanatsal yaratıcılığına da köklü bir darbe indirmiş olabilir mi?

HT: Bütün sanatlar için böyle bir iddiada bulunulabilir mi, bilmiyorum. Fakat müzik (rock) için galiba bu doğru. Bir kural değil ise de, büyük ölçüde doğru. Yıllar önce Chuck Prophet’in bir söyleşisini okumuştum. O buna yakın bir iddiada bulunuyordu. Yine yıllar önce okuduğum bir söyleşide, bir rock müzisyeni artık tamamen temizlendiğinden, uyuşturucu ve uyarıcılarla hiç ilşkisinin kalmadığını söylediğince söyleşiyi yapan yazar da “Şimdi sizin neden bir süredir çok sıkıcı müzik yaptığınızı anladım” sözünü ekliyordu. Bu tabii bize müzik dünyasında neden o kadar çok trajik hayatın, dramatik deneyimin bulunduğunu da açıklıyor.

MRT: Vudu’nun, kara büyünün veya Japonya ve diğer Uzak Doğu kültürlerinde ölüm-hayalet konularının folklörde işlenme şekli, doğal olarak birçoğumuza alışılmışın dışında geliyor. Şeytan ile anlaşmalar, alevlerde yanmalar, ölülerle dans etmeler... Hepsi bir şekilde kitapta da bahsettiğiniz şarkılara geçmiş durumda. Kültürümüzdeki bu metaforik korku folklörü kıtlığının bize yansımaları ya da yarattığı eksiklikler sizce nelerdir?

HT: Bizde de bir korku folklörü var sanırım. Çocukluğumda dinlediğim “kesik baş” hikâyeleri, tekinsiz evleri ziyarete gelen ruhlar.. Böyle olaylar anlatan (hem de inanarak anlatan) yaşlı kadınlar hatırlıyorum. Ama bunlar New Orleans’ın tekinsizliği, o şehre havasını veren korku hikâyeleriyle kıyaslanamaz herhalde. Şunu da unutmayalım: New Orleans bu bakımdan çok özel bir şehir. Bütün Amerika’nın en tekinsiz şehri olmak gibi bir şöhrete sahip.

TP: Delilik faslında Roky Erickson ve Jim Gordon’un öyküleriyle sistemle derdi olan beyaz adamın aklını anlamaya çalışırken de siyah kültürün izlerini görebiliyoruz. Roky Erickson zombilerle yürüyor, Jim Gordon zaten bir blues müzisyeni. Sonra İngiliz ressam Richard Dadd’in delirişiyle çöle varıyoruz. Çölde siyahi olan nedir sizce?

HT: Çölde bulunmak ve orada bir süre yaşamak insana ürkütücü gelen bir deneyim. Çöl cezalandırma mekânı. Kapatılarak değil, ama açıkta, ıssızlıkta bırakılarak cezalandırılma mekânı. Üstelik, insan eliyle inşa edilmemiş, doğada bir yer.. Günah keçilerinin bırakıldıkları yer. Ama aynı zamanda, ermişlerin yaşamayı seçtikleri de bir mekân. Şairleri, sanatçıları da cezbeden bir yer.

MRT: Blues’u hikâye anlatıcılığı, enstrümanı kullanım biçimi gibi nedenlerden ötürü ülkemizdeki ozan geleneği ile bağdaştırabiliriz diye düşünüyorum. Hikâyede ki müzisyen karakterler sürekli ayakta kalmaya çalışan kişiler. Yine de ne olursa olsun kendi bildikleri yoldan-sistemden şaşmadan devam ediyorlar. Sizce hem buralarda hem de dünya da ozan; müziği, evini bulmamacasına yol almaya devam mı ediyor yoksa gittikçe atıl ve genel geçer dertlere konduran bir şehirliye mi dönüşüyor?

HT: Biliyorsunuz, blues kırsalda doğmuş bir müziktir. Sonradan şehre taşınmış, şehirli (urban blues) olmuştur. Şehirli olduğunda sahiciliğinden bir şeyler yitirdiği söylenir. Doğrudur. Ancak, şehirli olduktan sonra beyaz gençler bu müzikle yakın temas kurabilme olanağını bulmuşlar, bu müziği tanımış, sevmiş ve siyah bir ruhla blues yapmaya başlamışlardır. Şehirli blues’un en hızlı geliştiği yerlerden biri Chicago’dur. 1960’ların başında Paul Butterfield, Mike Bloomfield gibi çok iyi beyaz blues müzisyenlerinin de Chicago’dan çıkması tesadüf değil. Anaakıma dahil olma sorununa kısa bir cevap verebilmek zor. “Kültür endüstrisi”ne bu denli yakın yaşamak ve aynı zamanda bütünüyle dışında kalmak, kabul edelim ki kolay iş değil. Ben alternatif müzik yapan müzisyenlerin bağımsız plak şirketleriyle başlayıp sonradan daha büyükleriyle anlaşma yapmalarını hemen sisteme satılmış olmanın delili saymıyorum. Eskiden bu konuda daha katı düşünürdüm, ama uzun zaman önce böyle düşünmekten vazgeçtim. Siyah blues müzisyenleriyle Anadolu’nun halk ozanları arasında bir benzerlik var mı? Evet bir ölçüde var. Anadolu’nun devlet zulmüne uğramış toplulukları, halkları adına söz alan ozanlar söz konusu olduğunda özellikle var. Osmanlı toplum düzeninin, daha sonra Cumhuriyet’in siyahlarının duygularını ifade eden ozanlar. Bir tür siyah müzik yapıyorlar.

TP: “Şehirde Panik” isimli kurgusal bölümünde İstanbul’dayız. Faşizmle yönetilen bir ülkenin İstanbul’u burası. Direnişi örgütleyen “Yeni Siyah Akım” ile birlikte karşımızda yine siyah kültürü var. Ancak avangard sanat ile birlikte. Avangard sanat ile –sadece bu bölüme özgü olarak değil tabii, genel olarak- siyahi kültür arasında gidip geliyoruz sürekli. Bu gidiş gelişin sizin kafanızdaki bağdaşlığını biraz daha açabilir misiniz?

HT: Siyah Kültür, Yeni Siyah Akım adlarından da anlaşılacağı üzere, anarşizme, anarşist bir oluşuma gönderme yapıyor. Pek çok radikal sol örgütün bulunduğu 1970’lerin Türkiye’sinde tek bir anarşist grup yoktu. Dolayısıyla, olmayan, varolmamış bir şeyi kurgulamaya çalıştım. Elli kusür sol örgütün isimleri de birbirlerine benziyordu. Belirli bir gövdeden kopan gruplar isimlerinin başına “devrimci” ya da “proleter” sözcüğünü koyarak farklılıklarını açıklamaya çalışıyorlardı. Biliyorsunuz, Amerika’da Weatherman (sonra Weather Underground olarak değişti) adını Bob Dylan’ın bir şarkısındaki dizeden almıştı. Keşke bizde de o elli kusür örgüt içinden hiç değilse biri adını Bob Dylan’dan alsaydı. Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF), Herbert Marcuse’den, Walter Benjamin’in şiddet konusundaki düşüncelerinden etkilenmişti. ‘70’lerin ortamında bunlar kesinlikle okunmazdı bizde. Rosa Luxemburg bile okunmazdı. Lenin’e parti, partinin rolü konusundaki eleştirilerinden, kendiliğindenciliğe yakın olan düşüncelerinden dolayı, dolaylı bir sansüre uğramıştı. Sorunuzun avangard sanat ile ilgili kısmına gelince.. Avangardın sanatın elitist bir yönü olduğu, mülksüzlerle ilişki kuramayacağı, onlar adına söz alamayacağı sıkça dile getirilmiştir. Cornelius Cardew’ün müzik kariyerinin neredeyse tamamı bunun aksini ispat etmeye çalışmakla geçmiştir. Paolo Virno avangardın bir aşırılık deneyimi olduğunu vurguluyor. Avangard sanat ılımlılıkla, mutedil olmakla bağdaşmayan bir şey. Devrimci hareketler de öyle değil mi? Hepsinde kabına sığmayan, yıkan ve yeniden kuran bir toplumsal enerji var. Mekâna, zamana taşan zaptedilemez, yönetilemez bir güç.

MRT: Kitapta özellikle J.E. Bellocq ismi ilgimi çekti. Dönemin şartları tabii ki fotoğrafçıları ister istemez birer arşivci de yapıyordu. Memleketimizde ne yazık ki oldukça yavaş işleyen görsel-işitsel arşiv oluşturma meselesinin hali ortada. Yıllar içerisinde özellikle küçük görülmüş ve dışlanmış (meyhane, genelev, keşhane, kumarhane vs.) ortamların görsel kanıtları olsaydı kim bilir bizlere de ne hikâyeler çıkacaktı. İnsanı bolca geriye bakmaya yönlendiren bu kitabın yazarı olarak siz ne düşünüyorsunuz?

HT: Bizde J.E. Bellocq ile kıyaslayabileceğimiz, genelevde fotograf çekmiş fotografçı var mı, biemiyorum. Galiba yok. Ama bizde genelevde roman yazmış yazar da yok. Faulkner’in bir sözü vardır: “Sabahları genelev çok sessiz oluyor. Madam ve kızları öğleye kadar uyuyorlar. O saatlerde genelev, roman yazmak için ideal bir yer,” demişti. Bunu söylemekle de kalmayıp, New Orleans’de bir genelevde gerçekten yazdığı da rivayet olunur. Fotoğrafın belge değerine gelince, kuşkusuz çok değerli belgeler. Günümüzün en önemli tarihçilerinden biri olan Hayden White, fotoğrafın, genelde imgelerin tarihçiler, tarihyazıcılar açısından değerli malzeme oluşturduklarını vurgular. JF Kennedy’nin katli bugün için bile çözülmemiş bir olay. Elimizde de sadece bir dakikadan kısa, amatörce çekilmiş film var. Bu film kuşkusuz olayı çözmeye yetmedi. Ama akıl yürütmeyi sağladı. Suikastın yıllarca gündemde kalmasına, araştırılmasına katkıda bulundu. Suikastle ilgili olarak tarihe geçen birçok akılyürütme bu filme dayandı.
 
Hayatın sizden sakladığı, esirgediği bir şeyler olduğunu düşünmek ve bunları ele geçirmeye çalışmak. Bu beyhude bir çaba değil. Gerçekten hayatta son ana, finale kadar bir şeyler öğrenmek, yeni bilgi edinmek ve dolayısıyla yeni başlangıç yapabilmek mümkün.

TP: Son birkaç yılı sürekli yükselen muhafazakârlık ve ona direnmeye çalışan belli bir sınıfın mücadelesiyle yaşadık. Artık dünya tarihinde yer eden Gezi Direnişi’yle de mücadele belli bir sınıfın yaşam alanı olmaktan geniş kitlelere yayıldı. Kitapta da direnişi sürekli görüyoruz; köle isyanları, Haiti Devrimi, Yeni Siyah Akım… Sonunda “Böylesi sefil bir hayat yaşayan yığın kitlesel olarak norm değiştirmeye çok yaklaşmıştır, başkaldırının eşiğindedir,” diyorsunuz. Böyle bir kurgu yaratırken, memleket hali ne ölçüde tesir etti yazdıklarınıza? Ve Gezi’yi nasıl yorumluyorsunuz?

HT: Özel olarak Gezi’yi düşünmedim. Başkaldırıdan, isyandan, daha çok tarihselliğiyle söz ettim. Sizin de hatırlattığınız gibi, köle ayaklanmaları, siyahların isyanları.. Ama bu bugün ve gelecekte direnecek olan herkes için çok değerli bir miras. Gezi’nin, Arap dünyasında, Avrupa’da, özellikle Yunanistan ve İspanya’da isyan ve meydan işgalleriyle, Birleşik Devletler’deki İşgal Et hareketiyle birlikte düşünülmesi gerekiyor. Ama, kendine özgü özellikleri de olan bir deneyim. Belirli dozda sembolik şiddet içeriyordu. İsyancıların başvurdukları şiddedin sembolik olduğunu söz ediyorum elbette. Size biber gazı sıkan polise çiçek uzatarak karşılık veremezsiniz. Burada dikkat edilmesi gereken, kökleri 1970’lere dayanan, sokakta mücadele etme geleneğine sahip olan radikal sol örgütlerin de “devrimci şiddet” kullanmamış olmaları, yani Etienne Balibar’ın nitelemesiyle “karşı şiddet”e başvurmadılar. Onlarınki de sembolik şiddetin sınırları içinde kaldı. O radikal sol örgütler belirli bir aşamadan sonra direnişi yükseltiler. Fakat sonuçta, direnen, isyan eden belirli sol örgütler değildi, halk da değildi. Tam anlamıyla “çokluk”tu. Gezi’nin Badiou’nun “olay” kavramıyla örtüşen bir deneyim olduğunu düşündüm başından itibaren. Daha başkaları da bunun “olay” olduğunu yazdılar. Gerçerkten, her şey aniden patladı ve pek çok insana bir bilinç yükselmesi yaşattı. Bir önemli yönü de şu: Sandığı kutsallaştıran, demokrasiyi sadece sandığa atılan oylardan ibaret gören bir anlayışa tepkiydi. Tayyip Erdoğan’ın çoğunlukçuluk anlayışa çokluk’un verdiği tepkiydi. İçerdiği sembolik şiddete rağmen demokratik bir tepkiydi. Demokrasinin sandığa ve parlamentoya sığmayacak kadar geniş olduğunu, yeri geldiğinde sokaklara taşabileceğini ve bu taşkınlığın da meşru olduğunu gösterdi.

TP: İkinci bölümündeki çöl metaforuyla sonlara doğru metin de içselleşiyor. Çöl aynasıyla yüzleşen birey, bir taraftan “utanç”, “erdem” gibi temel kavramlara ulaşıyor. Nihayetinde “Tuhaf Günler” bölümüyle, tamamen kişisel bir durumla bitiriyorsunuz metni. Tuhaf Günler Peşimizde’yi okurken çok fazla kilit sözcük ve kavram ile düşünmek gerekiyor. Ve eminim her okuyuşta farklı katmanlara ulaşabilir okur, kendi yaşanmışlıklarıyla. Bu anlamda peşimizdeki tuhaf günler hep olacak gibi? Öyle mi sizce de?

HT: Tuhaf günleri peşinizde hissetmeniz size bağlı, yani bir ruh hali.Tedirginlik içinde bir yerlere savrulmak, sürüklenmek. Şehirleri dolaşmak, yaşınız çok ilerlemiş de olsa hâlâ hayatın sırlarını ögrenme arzusu duymak. Hayatın sizden sakladığı, esirgediği bir şeyler olduğunu düşünmek ve bunları ele geçirmeye çalışmak. Bu beyhude bir çaba değil. Gerçekten hayatta son ana, finale kadar bir şeyler öğrenmek, yeni bilgi edinmek ve dolayısıyla yeni başlangıç yapabilmek mümkün. info@kargamecmua.org