Tinsel Birliktelik


Söyleşi: İlksen Mavituna
New Jersey’li gitarist Marc Ribot; trompette Roy Campbell, davulda Chad Taylor ve basta Henry Grimes'tan oluşan “Spiritual Unity” projesiyle 4 Şubat’ta İş Sanat sahnesindeydi. “Spiritual Unity” Amerikalı saksofoncu ve doğaçlama / özgür cazın önemli isimlerinden biri olan Albert Ayler’ın 1964 tarihli albümünün adı. Ribot’nun fikir babası olduğu Spiritual Unity projesi de Ayler’ın müziğine bir saygı duruşu niteliğinde. Spiritual Unity’nin bütün üyeleri daha önce birçok defa farklı mekân ve zamanlarda İstanbullu müzikseverle buluşmuşlar, bu en son konserleri de ciddi anlamda sabır gerektiren ve dinleyicilerin bir kısmını yarıda konser salonunu terketmeye zorlayan cinsten bir özgür caz konseri oldu. Basında konser fazlasıyla Marc Ribot adıyla anılmış olsa da belirtmekte yarar var ki grupta kimsenin lider olmak gibi bir derdi yok. Herkes çok rahat ve çok özgür..

Spiritual Unity’den bahsetmeden önce.. Kafam biraz karışık açıkçası çünkü röportaja hazırlanırken dahil olduğunuz o kadar çok projeyle karşılaştım ki..

Marc Ribot: Benim de karışık aslında kafam.

Öyle mi!? Öncelikle şöyle sorayım; bu kadar insanı nasıl tanıyorsunuz?

MR: Hepsini farklı yollardan.

Yani oturup beraberce içki içtiğiniz çaldığınız bir kulüp gibi bir yer var mı? Mesela bütün Downtown camiasının toplandığı bir yer?

Marc Ribot: Yani, içki içtiğim, çaldığım insanlarla tanıştığım bir sürü kulüp var, ama mesela bu gruptaki insanları hep farklı yerlerden tanıyorum. Roy Campell Jr.ı yıllardan tanıyorum mesela, nerede tanıştık hatırlamıyorum bile.

Roy Campell Jr : Ben hatırlıyorum. Hooker’la bir konserimiz vardı. Sanırım, Amerika’da verdiğim ilk konserimdi. William Hooker.. Enerjileri çok yüksekdi, yetişememekten korkmuştum onlara, birkaç ay öncesinde bir rahatsızlık geçirmiştim. İnme inmişti, 1983 yılıydı. İlk başlarda “Marc Ribot ve William Hooker’la çalıyorum! Onları tanıyorum! O kadar yüksek enerjililer ki!” diyordum. Merak ediyordum tabii onlara yetişebilecek miyim diye.

MR: Evet o konserde bir inme inecek diye çok korkmuştuk!

RC Jr : Ama sonra şansımı denemeye karar verdim, onlarla çalmaya devam etmek benim için iyi oldu.

Peki Ayler’ın müziğini çalmak için nasıl bir araya geldiniz?

MR: Bu soru aslında Henry Grimes’la nasıl tanıştınız demek oluyor. Ayler’ın müziğiyle uzun bir süredir ilgileniyorum. Onun parçalarını senelerdir birçok grubumla ya da solo çalışmalarımda çalıyordum. Henry biliyorsunuz bir süre ortalıktan kayboldu. O Ayler’ın birçok önemli albüm kaydında bulunmuştu. Henry’nin karısı ve menajeri Margaret, e-mailer yolladı “Henry kasabaya geri döndü,” diye. Ben de bu vesileyle beraber çalabilmek için ortak bir buluşma mecrası oluşturmak istedim. Böylece Spiritual Unity projesi çıktı ortaya.

O zaman Henry’e sormak gerek. Albert Ayler’la olan deneyiminizi anlatır mısınız?

Henry Grimes: Onun çaldığında tek bir tını, sound var gibiydi, ama tabiki bir tınıdan fazlasıydı söz konusu olan. Tek bir tınıdan birçoğunu ortaya çıkarıyordu. Muhteşemdi. Kilisede yapılmış gibi bir müzikti. Birçok insan da böyle düşünüyordu. En azından benim izlenimim böyleydi diyebilirim. Ama onu önceden de tanıyorum .Onunla birçok kere bas çaldım. Daha sonra da Ayler’la aynı kalibreden müzisyenlerle bir arada oldum.

İzlenim dediniz de, böyle üst seviyede doğaçlamadan oluşan bir müziği yeniden çalmak zor değil mi? Burada işin içine izlenim giriyor sanırım; Ayler’ın müziğini yeniden yaratmanın nasıl bir süreç olduğun anlatır mısınız?

MR: Konserden konsere değişiyor bu bizim için. İki yönden ele alabiliriz Albert Ayler’ın müziğini: Ortada belli toplamlar var, notalar, ölçüler Ayler’ın yazdığı. Bir de diğer yandan her tür müziğe yaklaşırken olduğu gibi Ayler’ın müziğinin bize verdiği belli bir doğaçlama imkânı var. Bu doğaçlama tabi Bebop ya da o dönemki herhangi bir caz türünde olduğundan daha geniş bir doğaçlama.. Her gece, bir kere çalmaya başladığınız da işler değişiyor. Melodiyi öğrenerek başlıyoruz, sonra belli doğaçlama yaklaşımlar geliştiriyoruz ve bu da sürekli değişiyor.

RC Jr : Ben Albert Ayler’ın müziğini dinlediğimde bunun aynı anda hem son hem de başlangıca dair olduğu hissine kapılmıştım. Bir daire gibi.. Onun müziğinde gospel, marşlar, New Orleans’ı duyuyorsunuz. Sonra tema tamamlandığında, sanki bu dünyadan olmayan armonilerle devam ediliyor müziğe.,. Biliyorsunuz aynı zamanda o standartları da yorumluyordu ilk albümde. Albert müziğinde caza dair her şeyi yorumluyordu. Dediğim daireye benzeyen, sonu ve başlangıcı aynı anda gerçekleşen bir müzik. Aslında son da değil, ortaya çıkan olabilecek en yeni şey.

Peki sizce ölçülü müzik doğaçlamasız düşünülebilir mi?

MR: Tabi hemen bir klasik müzik konserine gidin bu soruya cevap bulacaksınız.

Sizin için?

MR: Yani benim de müzik besteleyen arkadaşlarım var; eğer iyi tınlıyorsa tabii seviyorum. Ama asıl ilgim, doğaçlama, fikirler, tarih, notalara arasında gidip gelen bir “bir-arada-çalma” (interplay). Yorumlamayla ilgileniyorum. Bu doğaçlama konusunda daha fazla ilerlemeden önce, Spiritual Unity’de baterileri çalan Chad Taylor’ı sormayı unuttunuz bana; O’nunla nasıl tanıştığımı. Bizi kim bir araya getirdi hatırlamıyorum. Fred Anderson’la bir konser organize etmişti birileri. Bir üçlüydü, baştan sona doğaçlama olan bir konserdi. Chad, ben ve Fred Anderson’dan oluşan New York’lu bir üçlü. Fantastik bir deneyimdi. Ben Fred’le yola devam etmek istedim, ama buna pek gönüllü değildi. Aynı zamanda Chad’le beraber çalmak için de bahaneler arıyordum; belki de bu doğaçlama konusunu Chad’e sormalısınız, biliyorum ki fikirleri var.

Tabi ki buyrun...

Chad Taylor: Bu mesele benim için müziğin duygusuyla ilgili. Albert Ayler dinlediğimde aldığım bir duygu var. Spiritual Unity’deki davulcunun yaptığını baştan yaratamayacağımın farkındayım. Ama benim yapmaya çalıştığım müzik dinlerken duyumsadığım yaratıcı duyguyu tekrar ortaya çıkarmak.

Aynı olmasa da benzer bir duyguyu dinleyiciye vermek belki..

CT: Umarım, ama her zaman başaramayız bunu.

HG: Geride kalan müzik hiçbir zaman çok uzaklarda değildir. O anda oyunun içinde müzik bitmiş dahi olsa, geride kalan duygu açısında baktığınızda, oyunu kazanan müziktir aslında.

Müziğin kategorizasyonunda kullanılan terimleri sevmem ama, “Downtown” terimini de birçok yerde duydum. Nedir sizin için “downtown sahnesi”?

MR: Bir süre önce, belki 20-25 sene önce, birkaç farklı akımın, belli birtakım doğaçlama temelli jazz ve klasik müzikle, rock müziğin deneysel kısımlarının kesiştiği bir an oldu. Bir gece Lounge Lizards ve bir sonraki gece de punk-rock gruplarını dinleyebileceğiniz kulüpler vardı. Fred Frith’in, Defunkt’ın CBGB’s’de çaldığı zamanlar oldu. Bu çok ilgi çekici müzikal bir andı. Gruplar New York’un güneyinde yaşıyorlardı. Hâlâ birçok müzisyen var, bazılarıyla arkadaşım, bazılarını görmüyorum. Hâlâ New York’ta harika müzisyenler ve bununla bağlantılı olarak da bir New York tınısı var. Tüm bildiğim bu.

Margaret Grimes: Don Cherry Avrupalıydı ama..

MR: Evet haklısın.. Hatta, bazı downtown / aşağı mahalle müzisyenleri yukarki mahallelerden geliyordu. Bazı downtown konserleri, yukarıda Brooklyn, New Jersey’de oluyordu. Aşağı mahallede mekânın tarihiyle, hikâyesiyle ilgisiz birçok şey de olabiliyordu, oluyor da. Ama işte o anı, Downtown anı önceleyen kulüpler vardı o zaman “Slugs” gibi mesela... Farklı müzik türlerinden müzisyenlerin bir araya geldiği yerler, hatta bazen festivallerin düzenlendiği kulüpler vardı. Festivallerde birbirini dinleme, birbiriyle konuşma imkânı buluyordu insanlar, bu hayal gücünü de çok etkiliyordu.

Şimdi yok mu öyle yerler..

MR: Evet, tabi hâlâ çok ilgi çekici müziklerin olduğu yerler var. Ama bana sorarsınız, güney bölgesinde kiraların çok yükselmesi de bu kulüpleri çok etkiledi. Şimdi bir bar kiralayıp müzisyenlere para ödemek zorlaştı. Bu da bir baskı yarattı. İnsanlar estetik ya da romantik olarak düşünseler de, bu müziği yapanların bunun için para alması lazım. Albüm satışlarından çok para kazanılamaması ve kiraların bu muazzam artışının birleşimi, müzisyenlerin az para kazanmalarına yol açtı ve bu da kanımca yaratıcılığı çok etkiledi. Her ne kadar hâlâ yaratıcı müzisyenler ve onların çaldığı mekanlar olsa da.