Dayılar ve Yeğenleri
Erdal Çiftçi
1992 yazında, üniversiteyi kazanmış, 18 yaşında bir gencim. Keyfim yerinde; İstanbul’a gideceğim, farklı bir hayat ve sosyalleşmek için büyük bir imkân. Taşradan, etrafımdaki tüm ilişkilerden uzaklaşıp yeni bir hayat kurabileceğim. Ailem de mutlu, çocukları iyi bir puan alarak geleceğini kurtarmış. İşçi bir aile için gurur verici bir durum.
Dayım o yaz gene gelecekti. 8-10 sene ortadan kaybolmuştu. Fransa’da bir türlü oturtamadığı bir hayatı vardı. İlk dönemlerde ekonomik olarak iyi durumdayken, ticari hataları / bahtsızlıkları 40 yaşında tekrar birilerinin yanında çalışmasına neden olmuştu. Yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu. Uzun boylu, yakışıklı, ailenin en sevilen ve en özlenen çocuğuydu.
Ağustos ayı gibi bizim evde oturuyorduk. Aramızdaki mesafeli ilişki kısa muhabbetlere engel olmuyordu. Üniversiteyi kazandığımı, ailemizin diğer üyeleri gibi ucundan olsa bile siyasi faaliyetleri katılmak istediğimi söyledim. Yeni okuduğum birkaç derginin-kitabın verdiği özgüvenle, nutuk atar pozisyona girerek özgürlük mücadelesinin ne kadar önemli olduğunu anlatmaya çalıştım. Örnekler vererek, neden gerekli olduğunu sıralıyordum. O ise beni dikkatlice dinledi, dinledi ve sonunda hiç beklemediğim bir cevap vererek bu işlerin boş olduğunu söyledi. Yurtdışına kaçanların ne hallerde olduğunu anlattı. Örgütleri için canlarını bile vermekten imtina etmeyenlerin yaşadıkları rezillikleri, şeflerin keyif içinde yaşayıp sabah akşam devrim lakırdılarıyla zaman geçirdiklerini sıraladı. Kendisinin başlangıçta onlara yakın olduğunu ama erken uyanarak onlardan uzaklaştığını, ondan haraç bile istediklerini söyledi. Devleti yıkmaya çalışanların gittikleri ülkenin dilinin bile öğrenemezken ülkeyi nasıl yöneteceklerini sordu. Mücadele, faşizm, direniş anlamsız sözlermiş. Teyzemin siyasi mücadeleden dolayı kaybettiği paralardan, darmaduman olarak yıkılan evliliğinden söz etti. Bunları söylerken benim bir boktan haberim olmadığını, kendimi ve ailemi kurtarmamın önceliğim olmasını ekledi. Mücadele etmekten kaçan, gerçekleri görmek istemeyen bir adamla karşı karşıyaydım. Dayım olduğu için yüzüne küfredememiştim ama içimden etmiştim. Uzun yıllar aramızdaki ilişki böyle sürdü. Fakat birkaç senedir neredeyse kankayız. Bu kankalık da tabii ki yıllar içinde yaşadıklarım ve tanık olduklarımla oluştu. Şimdi 30’lı yılların sonundayım.
O dönem 18-19 yaşın heyecanıyla okuldaki forumlara, basın açıklamalarına katıldım. Yeni yeni insanlarla tanışmaya başladım. Birkaç defa kafalandım. Saatlerce üniversite koridorlarında volta attık, derslere girmedik. Sorular sordum, cevaplar aldım, bazen tatmin oldum, bazen değil. Yanlış anlaşılmasın ,siyasi faaliyetler aman aman bir şey değildi. Sadece öğrencilerin yan yana gelip belli gün ve tarihlerde (1 mayıs, 30 mart, Gazi anmaları, Maraş Katliamı) eyleme gitmesiydi. Arada bir sene tüm siyasi faaliyetlerden uzaklaşıp sadece okudum, kendimle zaman geçirdim. Ben kimim, ne haltlar ediyorum diye sorular sordum. Birinci yılın sonunda birçok arkadaşımız da aynı sorunları yaşadı ve çok farklı yerlere savruldu. İstanbul bizi hapsetmeye başlamıştı. Hiçbirimiz etrafımızdaki ilişkilerimizden tatmin olmuyordu, saçma sapan örgütçülük, küçük dağları ben yarattım havaları, köylülük, şefçilik ve onlarca dallamalık 20’li yaşların başlarındaki gençleri sıkıyordu. En geniş koordine edilmiş öğrenci hareketi ile siyasi arenaya geri döndüm, artık geçmiş yaratmak için yaşayacaktım. Frankfurt Mektebi’nin anlamaya çalışarak solcu olmayan güzel insanlarla tanıştım, onlarla içtik eğlendik. Aşık oldum, sevdim, sevilmedim, beni sevdiler, ben onları sevmedim ve zaman geçti. 27 yaşımda, aşırılıklar çağının tepe noktasında askere gittim. Asker sonrası iş, kira, gelecek kaygısı, formel bir hayat kurmamak için direniş ve 2009 yazı, 35 yaşımdayım…
Yeğenim üniversite birinci sınıfı bitirmişti. “İlk sene nasıl geçti, alıştın mı?” dedim. Anlattığına göre hiç de uyum sorunu yaşamamış, okulun tüm sosyal faaliyetlerine katılıyormuş. Derslerini de vermiş. Ben önce inanmadım alttan dersi olmamasına, en azında kendi hayatımla karşılaştırarak. Neyse, oturuyoruz, konuşuyoruz. Derin mevzulara girdiğimizde ona kendi dayım gibi davranmayacaktım. Onunla adil ve değer tanır bir ilişki kuracaktım. “Siyasi işler nasıl, bulaşıyor musun?” diye sordum. O da “Evet,” dedi. Kimlerle takıldığını tahmin ettiğimden, siyasi faaliyetlerini, neler yaptıklarını sordum. Ağzından laf almaya çalışıyordum. Okulda çeşitli anmalara, bayramlara, şenliklere katıldığını söyledi. Çok iyi, delikanlı arkadaşlar varmış, aynı davanın çocuklarıymış. Ben de dikkatli olmasını, kitlesel eylemlere katılmasını, toplu gözaltıların onun için daha iyi olacağını anlattım. Onun hayatına müdahale ettiğimi düşünerek içinden siktir çektiğini düşündüm, ama belli etmedi, “Tamam dayı, dikkat ederim,” dedi. Bir an yıllar öncesine döndüm. Onun yerinde kendimi, benim oturduğum koltukta dayımı gördüm. Çaktırmadan gülümsedim. Bakalım bizim yeğen ileride yeğenine neler anlatacak…
info@kargamecmua.org