Latin Amerika'dan üçüncü kısım


Eda Çizioğlu
Gezimizin bu üçüncü ve son bölümünde bir önceki ay söz verdiğim üzere onca yemeği eritmek üzere kendimizi yollarına vurduğumuz doğadan bahsetmek istiyorum, ki zaten kıtanın asıl alametifarikası da doğal güzellikleri.
Kişisel en favori listem, dünyada ölmeden önce görmeniz gereken 100 yer listesi ile kimi benzerlikler taşısa da ne yazık ki bu konuda yapacak bir şey yok, kıta büyük, her ne kadar altı ay dışarıdan bakılınca uzun bir zaman dilimi gibi görünse de, Avrupa’nın birkaç katı büyüklüğünde bir kıtayı sadece bir baştan diğerine otobüsle geçmek bile takribi 2 hafta kadar sürüyor. Ama tabii bu uzun otobüs yolculuklarının iki büyük faydası olmakta; birincisi, gece otobüsüne binerek bir gecelik hostel masrafından yırtıyorsunuz, ikincisi de artık herhangi bir otobüs mesafesi pek bir şey ifade etmiyor. Misal bir sene önce İstanbul’dan Kaş’a gitmek benim için 13-14 saat otobüs yolculuğu nedeniyle bir ölümken, bugün “Aman canım n’oolcak 2, 3 günlüğüne bile gidilir, gece biner sabah ineriz işte” moduna geçmiş durumda.
Neyse geliyorum asıl konuya, doğa şahaserleri hususunda en kuzeyden başlayacak olursak, Meksika’daki irili ufaklı Maya kentleri genelde pek bir doğa içerisinde olmadıklarından kendilerini eliyorum. Ancak bu kentlerin Guatemala ayağında kalan Tikal’e gelince iş değişiyor. Tikal özünde bir Maya yerleşimi, ancak konumu gereği tamamen cangılın ortasında yer alıyor ve bir vakitler gerçekleşen tesadüfi keşfinden bu yana hiçbir Guatemalalı kültür bakanı çıkıpta şu taşların üstündeki ağaçları falan derhal söküp çıkarın, bu toprak yol da ne oluyor, turistlerin daha rahat yürüyeceği yollar inşa edin demediği için aynı bakirliğini koruyor. Şayet Apocalypto filmini izlediyseniz o ormanın içinde yürüdüğünüzü düşünerek az sonra beni de kesecekler hissiyatına kapılıp bir kuble tırsmanız olası olsada, yaprakların hışırtısı, kuşların ve maymunların çığlıkları, ara sıra serpiştiren yağmur eşliğinde yürürken birden bire karşınıza çıkan piramitlere tırmanarak 360 derece doğa eşliğinde unutulmaz bir gün geçireceğiniz garanti.
Orta Amerika’yı ardımızda bırakıp Güney Amerika’ya geldiğimizde ilk durak Kolombiya. Karayip kıyıları muhtemelen pek doğaperver ve pek şahane ancak biz birtakım ulaşımsal handikaplar nedeniyle gidemedik, dolayısı ile bu bahsi derhal kapatıyorum.
Kolombiya’nın hemen ardından gelen ülke Ekvator. Buradaki rotamız Amazon Ormanları. Amazonlar; Ekvator, bilumum komşuları ve onların komşuları tarafından paylaşılan ve sadece kıtanın değil dünyanın akciğeri olarak zihnimize kazınan, haliyle de gezimizin en etkileyici duraklarından oldu. Amazonlar ile ilgili gidecek olanlara birkaç tüyo vermek isterim. Doğal olarak olay artık bir parça turistik bir hadise almış durumda ve Amazonlarla ilişkisi olan her ülke ormandan nemalanmaya çalışıyor. Bu, şu demek oluyor; Ekvator, Bolivya, Brezilya, Peru, Venezuella ve Paraguay’dan Amazonlar ile buluşabilirsiniz. İlk akla gelen ülke ise Brezilya, zira olayın en büyük kısmının sahibi kendileri, dolayısı işin en tuzlu olduğu bölgede kendileri oluyor. Bizim gibi kıt bütçeli gezginler içinse en makulu olaya Ekvator’dan dahil olmak. Büyük şehirlerde -misal Quito- bir acentaya gidip, ben Amazonlara gitmek istiyorum deyince karşınıza birkaç alternatif sunuyorlar. Üç aşağı beş yukarı birbirinin aynı turların içeriği 4 gece 5 gün gayet cangılın ortasında sazdan pansiyonlarda konaklama, 3 öğün yemek ve çevre gezileri. Muz yaprakları ve sazdan inşa odalarda cam falan yok tabii ki, bir yatak ve bir cibinlikten mütevellit odada tarantula ile uyumayı göze almak gerekiyor, bizzat biz iki gece kadar bir tanesi ile aynı odayı paylaştık, tek parça döndük, bir şey olmuyor, sakin bir hayvancağız kendisi. Çevre gezilerinden kasıt ise sabahın kör karanlığı ve akşamın kör karanlığı da dahil olmak üzere aralıklarla orman yürüyüşü. Yürüyüş sırasında çamur deryasına bulanmamak ve patilere börtü, böcük saldırmasın diye uzun balıkçı çizmeleri giyiliyor. Sabah çok erken saat turlarının amacı biz insanlar gibi bir saat daha uyusam ne şahane olur diye düşünmeyen hayvanatları, özellikle kuşlar ve maymunlar -zaten diğer puma, çita ve benzerleri görmek diye bir şey yok- su kenarında beslenirken gözleyebilmek. Bizim turdaki bir amca maymunları her istediğinde göremediği için epey bir arıza çıkarmıştı. Bir sonraki sefer gelmeden önce hayvanlar için bir direktif yayınlayarak uyuma, uyanma ve beslenme saatlerini kendilerine dikte etmesi gerektiğini söylememim ardından da benimle selamı sabahı kesti. Gece yürüyüşleri ise böcek görmek için. Sadece fener alınarak çıkılan bu turda rehber ve siz sürekli dört bir yana fener tutarak bir nevi böcek avına çıkmış oluyorsunuz, sonra birkaç dakikalığına tüm fenerler kapatılıyor ve ormanın sesi dinleniyor. Doğa çok güçlü ve çok mucizevi, bunu anlamak için elbetteki Amazonlara kadar gitmeye gerek yok ama Amazonlar gerçekten şu ölmeden önce görülmesi gerekenler listesinde ilk beşi hak ediyor.
Yürüyüş turlarının yanı sıra bir gün kanoyla piranha avı ve timsah gözleme var, bu esnada kanodan düşmemek iyi oluyor. Gerçi piranhalar tutulsada gerisingeri suya atılıyorlar. Kendilerini yemek yasak, ya da biz turistlere yasak, yerliler herhalde tutup tutup bırakmaca oynamıyordur.
Bir gün de çevrede yaşayan yerli kabileleri ziyarete gidiliyor. Çevredeki yerliler o belgesellerde gördüğümüz model, geyik derisinden donlarla falan gezmiyorlar, gayet kot pantolonlu, tişörtlü tipler. O donlu abilerin ormanın çok çok derinlerinde az sayıda da olsa yaşadıkları ancak bu şekil turistik bir aktivite ile yanlarına gitmenin pumanın ağzına elimizi sokmakla eşdeğer olduğunu bildirdiler, ısrarla görmek istiyorum diyenlerin haberi olsun.
Amazonlar’da süregelen bu turlar dışarıdan bakıldığında ormanın içine insanlar sokuluyor, bakirliği bozuluyor gibi görünse de işin aslı turizm Amazonları koruyor. Bu sayede çevrede yaşayan yerliler ormanı daha fazla sahipleniyor ve asıl yaşam alanlarında para kazanabiliyorlar. Para kazandıkları içinde ormanlarını bırakıp şehre gitmiyorlar ya da etrafta yapılacak yeni bir petrol madenine karşı çıkabiliyorlar. Bu petrol ve türevi madenlerin aranılması yüzünden şu an Amazonlar’da el değmemiş orman özelliğini kaybetmiş büyük bir bölüm var ve bu kıyım sürekli daha diplere doğru ilerlemekte. En yakın şehir merkezinden 5, 6 saat kanoyla giderek ancak tamamıyla bozulmamış alanlara ulaşabilmek mümkün. İnsan denen yaratık fena halde doğa düşmanı ve ne yazık ki bu durumu değiştirmek için bazen tek çare turizm gibi başka bir tüketim olabiliyor.
Amazonlar’ı âşık olarak bıraktıktan sonra hedefimiz Peru’ya Machu Picchu’ya gitmekken, biz maymun görme peşindeyken kendisini sel aldığını öğrenerek bu planımızdan vazgeçmek durumunda kalıyoruz. Ekvator’un bir başka doğa şaheseri Galapagos Adaları içinse küçük çaplı bir servet ödenmesi gerektiğinden bu ikisini biraz daha zengin olacağımız günlere erteleyerek güneye inmeye devam ettik.
Peru’da mini Galapagos diye anılan Balletas Island diye bir bölge bulunuyor, Lima’dan 2, 3 saatlik mesafede minicik bir kasaba. Kasabanın olayı bir zamanlar Peru ve Şili’yi birbirine düşürmüş boku pek kıymetli bir takım kuşlara ev sahipliği yapması. Fakirlerin Galapagos’u olarak da bilinen kasabadan hergün sabahları kalkan sürat motorlarına doluşarak binlerce kuş, deniz aslanları ve penguenleri görmeye gidiliyor. Biz de gidiyoruz bittabi. Alfred Hitchock Kuşlar filmi için buradan esinlenmiş olabilir.
Daha güneye indikçe doğa daha fazla coşuyor. Bolivya’da Uyuni Tuz Çölü ve etrafında 4x4 bir araçla, yolsuz, öyle bodoslama gidilen ovalarda, yemeklerin şoför ve manitası tarafından hazırlandığı ve takriben 5000 metrelerde gecelediğimiz 3 gece geçirdikten sonra, -10o’lerden Şili’nin Atacama Çölü’ne inince biraz maymuna dönülüyor ama olur da buraya kadar gelirseniz Bolivya’yı hele ki Uyuni’yi görmeden sakın dönmeyin.
Daha anlatılacak çok yer var. Uzun uzadıya anlatılacak Patagonya var. Patagonya zaten tek başına bir yazı konusu. Ama yer bitti. Güney Amerika dosyası da şimdilik bitti.
Diyeceğim şudur ki, yolda olmak iyidir, gidiniz bizzat kendiniz keşfediniz, tadını çıkarınız.
 

 

http://zoodayolda.blogspot.com