Ritimdir benim için film...


Röportaj: Utkan Çınar

Tolga Karaçelik ile yeni filmi Sarmaşık üzerine konuştuk.

Kendi yazıp yönettiği ilk filmi Gişe Memuru’yla adını duyuran yetenekli yönetmenlerimizden Tolga Karaçelik, 2. filmi Sarmaşık ile cephanesinin bol olduğunu kanıtlıyor. Tamamı gemide geçen, görselliği, oyunculukları ve diyaloglarıyla oldukça etkileyici bir iş olan Sarmaşık çoğumuzun hissiyatına da bir şekilde tercüman olmayı başarıyor. Sundance’te gösterim şansı bulan yapıt üzerine Tolga Karaçelik ile mail’leştik. Buyurun aşağıya…


Kendinizin yazıp yönettiği 2. film Sarmaşık. Genelde müzikte bahsedilir “2. albüm sendromu,” diye. İlk filminiz Gişe Memuru’ndan sonra bu filmi yaparken bu tarz bir baskı hissettiniz mi? Sarmaşık kafanızda ilk filminizden sonra mı oluşmaya başladı yoksa daha uzun süreli bir hikâyesi var mı?
O bende garip bir şekilde hiç yok. Çok da garip değil esasında. Sonuçta 19.000 kişi izledi ilk filmimi de. Pek kimsenin umurunda değiliz esasında. Bundan da olabilir. Ama en önemlisi, galiba ben sürecini seviyorum. Ses tasarım odasından çıkıyorsun, son hali ve o sevimsiz Teşekkür Listesi’ni yaratma heyecanı, “Kimi unuttum?”, bak o kısmını bile seviyorum. “Bitiyor, tamam,” diyorum –en tamama yakın şey bu diyorum esasında- ondan sonrasında bitiyor film. Kim ne demiş? Beğenecekler mi? Festival hırgürü vs, PR’cılar, dıdığın dıdığı. Gerçekten çok sıkılıyorum genelinde. Sonuçta başkalarının beğenileri, “Ne düşünecekler?” Bu stres yaratır. Benim sürecimin hiçbir kısmının içinde değil, düşünmüyorum. Gişe Memuru’nu yazarken de kafamda vardı bu senaryo. Aslına bakarsanız o kadar çok not almışım ki ilk draft’ı 13 günde yazdım. Sonrasında bir iki draft daha yazdım. Genelde birkaç senaryoya beraber çalışıyorum. Şu anda da mesela iki senaryo beraber gidiyor. Biri 2012 veya 2013’te de girmişti hayatıma, diğeri geçen ay.

Görsel açıdan ilk filminizden daha farklı olduğu söylenebilir sanırım. Bunda beraber çalıştığınız yetenekli isim Gökhan Tiryaki’nin ne kadar etkisi oldu sizce? Nasıl biraraya geldiniz? Filmin tek mekân klostrofobisi mantığına göre olumlu anlamda “aydınlık ve net” olduğunu düşünüyorum. Tercihleriniz nasıl gelişti bu konuda?
Her hikâyenin görsel kodu farklıdır ama Gişe Memuru ile görsel olarak renk skalasına ve aydınlık ve netliğine bakarsanız çok farklı değildir Sarmaşık. Farkları şu diyebilirim, zamansızlık ve tozlu nostalji hissi yaratması bakımından 16 mm’ye çekmeyi tercih etmiştim Gişe Memuru‘nda, buradaysa Alexa ile çalıştım. Renk skalası yine benzerdir, sarı güneş yine benzerdir. Burada bir başka çok önemli fark, gördüğünüz her şey insan yapımı. Gişe Memuru’nda tarlalar görmüştünüz, burada plastik boyanın altından çıkmış paslı sac. Görüntü yönetmenleri yönetmenlerin vizyonlarını gerçekleştirmeye çalışırlar, Gökhan ile beraber yaratmaktan çok keyif aldım, Ercan Abi ile çalışmaktan da keyif almıştım. Gökhan ile Gişe Memuru zamanında görüşmüştük ve tanışmıştık. Ondan sonra da ilişkimiz devam etti. Bu film için başka kimse ile görüşmedim. Şunu konuşabildiğim ve bir cümle ile anlaşabildiğim biri kendisi. Filmi düşünürken “Dalgaları Aşmak değil mi?” diye sordu, “Hayır,” dedim, “In the Mood for Love”. Biraz şaşırdı; sakin kaymalar, zaman bütün olup hepsinin üstüne çökmeli, havasız bırakan bir battaniye gibi üstlerine abanmalı. Ve anlatabiliyorum ona her şeyi çok rahat. İkinci gün ters gölgeli bir sahnede –Nadir ve İsmail karakterinin koridordaki ters ışık sahnesi- “Yakın planlara geçelim mi?” diye sorduğunda böyle kalıyoruz. Yakın plan yok, hepsi artık değişiyorlar, gölgeleşiyorlar dediğimde “Evet, şimdi tam olarak anladım,” diyebilen ve dediğini kasteden biri.
Gene Gişe Memuru ile karşılaştırma sorusu. Orada diyalog çok özenli ve bütçeli kullanılmıştı. Hatta oyuncuların çok fazla doğaçlama yapmasına izni vermediğiniz de belirtilmişti bir röportajınızda. Bu filmde çok daha yoğun bir diyalog akışı var. Bu sefer oyuncuların diyaloglara katkısı ne kadar oldu? Argo kullanımı bazen ucuz bir mizah unsuru olarak çok kullanılıyor yerli filmlerde. Sarmaşık kanımca argo kullanımının bu kadar akıcı, gerçekçi, hiç iğreti durmadığı, rastladığım az sayıda yapımdan. Bu diyalogların hepsi yazılı mıydı? Doğaçlamaya ne kadar yer verdiniz?
Gişe Memuru’nda diyalog bütçeli kullanıldı diyorsunuz. O filmin en ilginç yanlarından biri 96 sayfalık bir senaryo olmasıydı. Sırf diyalog. Ama diyaloglar sessizlik ve anlaşılamamayı vurgulamak için yazılmıştı. O yüzden mesafeliydi, kavramıyordu. Ritmi aksaktı diyalogların. Bu senaryo 90 sayfa civarında diye hatırlıyorum. Diyaloglar konusunda doğaçlamaya gidemiyorum; çekim sırasında da doğaçlamayı sevmem, ama daha ikinci filmim, bu belki değişir. Belki onun kafası da güzeldir bilemiyorum. Şu anki hissiyatım bu. Fakat sahnelerin sonlarında bazen oyunculara alan bırakmayı seviyorum ve orada çıkan oyunları da tuttuğum oluyor. Ritimdir benim için film. Karakterin, filmin ritmini en çok belirleyen şeydir diyalog. Hep oynayarak yazıyorum, kendi kendime yüksek sesle, o yüzden ağızlarına oturduğunu söylüyor oyuncular. O yüzden doğal duyuluyorlar sanırsam. Bir de saçma cümleleri yazmayı seviyorum ‘ibibiğini çimdirdiğimin Alper’i,’ diye sesleniyor Cenk bir sahnede Alper’e. Ben böyle saçma salak şeylere çok gülüyorum. Manası olmasa da konuşuyoruz ya, onu seviyorum.

Filmde sembolik bir Türkiye tasviri görüyoruz. Eli sopalı ve içine kapalı devlet, dindar kesim, (daha sonradan bir vicdan sorununa dönüşen) Kürt’ün akıbeti gibi konular filmden yansıyan olgular. Sonunda da “hepimiz aynı gemideyiz ve anlaşmak zorundayız” gibi bir mesaj alabiliyoruz. Böyle bir okumaya katılır mısınız? Bu film gidecek yeri olmayanlar için diyebilir miyiz?
Filmi yazarken kafamdaki cümle grubu şuydu, onun etrafına kurdum her şeyi: “Gemi gitmiyorsa artık o gemi değildir, o halde Kaptan ile ne yapmalı?” Otorite işlevselliğini kaybettiği anda sorunlar çıkararak yönetmeye başlıyor. Ben bunu gördüm, görüyorum. Ötekileştirme pompalanır, düşmanlar yaratılır. Herkes kendini gidecek yerim yok gibi hissetmeye başlar. O yüzden filmin son cümlesini gayet anlamlı buluyorum. Buluyorum da gidin görün son cümlenin ne olduğunu, burada söyleyecek değilim. Biraz adi bir cevap oldu bu farkındayım ama, bu sefer de böyle olsun.
İlk filmdeki meteor ve gökten düşen araba sahnelerinden sonra bu filmde de salyangoz ve sarmaşık ile “büyük halüsinasyon” sekansları var. Gayet gerçekçi anlatımınızın yanında bu sahneleri yazarken nelerden yola çıkıyorsunuz? Ayrıca sürreel ve bilimkurgu tarzlara özel bir ilginiz olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bilemiyorum gerçekten nereden yola çıktığımı. Anlam kadar duygu da önemli. “Neden?” diye sormadan önce seyirci, hissine kendini kaptırırsa daha anlamlı oluyor. Sonrasında düşünmeye başlayabilirler ama sahne içinde şaşırmalarını da seviyorum. Hikâye anlatıcısıysanız ve dinleyenleriniz uyukluyorsa kime ne anlatacaksınız. Bunlar değil tabii ama esas sebebi. Yani “Şurada şöyle bir gariplik yapayım” değil. Bu şekilde hikâye anlatıyorum, böyle anlatmaktan keyif alıyorum. Bu hikâyeler bunu gerektiriyordu. Başka bir hikâyede olmayabilir ama genelde hep böyle oldu bakınca. Kısa filmlerimde de böyleydi bu. Büyülü Gerçekçilik sevdiğim bir edebiyat türüdür. Ayrıca güzel bir nokta yakalamışsınız, Sarmaşık’ı yazarken kafamda çokça bilimkurgu vardı. Bilimkurguyu da severim.

Oyuncu kadrosuna gelirsek; ilk filminizde de çok kısa yer almasına rağmen hemen dikkati çeken Nadir Sarıbacak, bu filmi de taşıyan isim diyebiliriz sanırım. Başınızda beri aklınızda olan bir isim miydi? Genelde çok da popüler olmamış isimlerle çalışma tercihinizi de sormak isterim.
Nadir benim canımdır, dostumdur. İlk, Gevende’nin “Çelik Çomak” klibinde beraber yaratmaya başladık. Son kısa filmim olan Rapunzel’de de beraberdik. Severim o kısa filmi. Yazarken Cenk’i; Nadir’i düşünerek yazmıştım, Gişe Memuru’nu da Serkan’ı düşünerek yazmıştım. Anlaştığım, anlaşabildiğim yanlarında şımarabildiğim insanlarla daha verimli üretebiliyorum. Serkan da dostumdur mesela, her zaman görüşürüz. Popüler olmamış-olmuş, bunlar bende fazla yok, bence oyuncu oyuncudur. Daha önce göründüğü imajları unutturamıyorsa bize, popüler falan değil, kötü oyuncudur. O yüzden çalışmak istemem. Oyuncuları seviyorum, oyuncularla çalışmayı seviyorum.

Filmin konusunu duyduğunda veya fragmanını izlediğinde seyircinin aklına Serdar Akar’ın Gemide’si geliyor ister istemez. Açıkçası filmi izledikten sonra bu benzetme benim aklımdan uçmuş. Ama gene de sizin yorumunuzu sormak isterim. Gemide’nin bir etkisi oldu mu hiç yapım sürecinde veya fikir bazında?
Bak ikinci film stresi değil de Gemide stresi vardı hakikaten. Kime anlatsam “Ha Gemide gibi,” diyor, pataklayasım geliyor. Sakince “Değil kardeşim,” diyorum. Gemide’nin dünyası apayrıdır. Kumculara denizciler “kakarak” derler. Orada burada dolaşırlar. Uzun yol başka bir kafadır. Gemi başka bir kafadır. Hikâyem gemi üzerinden başkaydı, derdi de başkaydı. Çok sevdiğim bir filmdir Gemide. O dönem Tabutta Rövaşata ile birlikte dünyamda rengi vardır tabii ki. Ama filmlerin benzediğini düşünmüyorum. Senin de öyle düşünmene sevindim. İzleyen herkes de bunu söylüyor. Yarattığım gerçek bir uzun yol gemisi dünyasıdır. Seferler yaptım yazarken, not alırken. Uzun seferlere çıktım gemilerde. Böyledir o dünya, etrafınızdaki gemicilere de sorabilirsiniz. Bu hikâyeler yaşanmaktadır. Şu anda bir Malezya bandralı gemi, aynı filmdeki geminin durumunda. İstanbul’da, duymayız nedense bu haberleri, denize sırtımız dönüktür.

Dizi mantığının dünyada seviyesini yükselttiği yıllardayız. İskandinav, İngiliz ve tabii ki Amerikan dizilerinde artık çok önemli oyuncu ve yönetmenleri de görebiliyoruz. Dizi anlatımına bakışınız nasıl? Sizce Sarmaşık kalitesinde bir filmin dizi hali gibi işleri görebilme şansımız olur mu memlekette? Mesela 1 saatten 6 bölümlük gibi bir yapımla?
Çok isterim, hatta düşünüyorum. Konu bulamıyorum. Bir de şu iki film var şu anda kafamda. Uzun zaman Murat Menteş’in Korkma Ben Varım’ını düşündüm. Murat arkadaşımdır; “Ne düşünürsün Murat?” deyip darlıyorum onu ikide bir. O da “Senin yapmanı isterim ama yaptırmazlar bize,” diyor. Şu anda tekrar iki film geçti öne. Bir gün gerçekleştirmek isterim, böyle bir hayalim var. 9 bölüm, 10 bölüm en fazla 45, hadi çok mu zorladılar 60 dakika. Daha fazla değil. Hatta 30 dakika olmalı da, Murat’ın sesini duyuyorum.

Filminiz Sundance Film Festivali’ne katılma başarısını elde etti. Tepkiler nasıldı? Yurtdışında gösterim vaziyeti ne durumda?
Yurtdışı insanın dengesini bozuyor. Sundance’de 3-4 soru Gişe Memuru ile alakalı geldi mesela. Hamburg Film Festivali’nde 4-5 adet 40-60 yaş arası seyirci sokakta durdurup fotoğrafımı imzalattılar. Bunu sadece bana yapmıyorlar; o festivale gelen tüm yönetmenlerden imzalarını istiyorlar. Kamera şakası sanıyorsunuz, nasıl imzalanır bilmediğinizi fark ediyorsunuz. İmzaladıktan sonra "Gişe Memuru’nu çok sevmiştik; Sarmaşık’a yarına bilet aldık,” diyorlar. Ne diyeceğimi bilemediğimi fark ediyorum, utanarak “İyi,” diyorum. Selanik’te de aynı şey oldu. Film şu ana kadar 16 festivalde dolaştı. East End London Festivali’nde En İyi Film ödülü aldı. Toronto, Karlovy Vary, Sao Paolo, Sydney, Selanik gibi önemli festivallerde gösterildi, yarıştı. Değişik kültürlerde gösterebilmiş olup tepkilerini izleyebilmek çok keyifli. “Namaz deme lan tuvalette,” diyor Cenk, Selanik’te seyirci gülüyor. Bu güzel bir şey, birçok şey düşündürüyor.

Okuyucularımız için sizi geçmişte, günümüzde etkilemiş isimleri sormak isterim. İster yönetmen, ister yazar, yerli yabancı fark etmez. Bir iki güzel film tüyosu da alabiliriz varsa. 
Birazdan Carne’nin Port of Shadows’ını izleyeceğim mesela. Elia Kazan’a bayılırım, gelmiş geçmiş en iyi oyuncu yöneten yönetmenlerdendir. Arzu Tramvayı oyunculuk bakımından başlı başına bir derstir, tekrar tekrar izlerim. Bergman, Fellini, Kubrick dersem şaşırmazsınız. Metin Erksan Sevmek Zamanı Gişe Memuru’nda bir parçasını gösterebilmiştim- ve Reha Erdem’in Kosmos’unu yakın bulurum kendime. Ama benim esas beslenme yerim edebiyattır. Edip Cansever’dir, Kafka’dır, Dostoyevski’dir, Sait Faik’tir, Nabokov’dur, Conrad’dır. Çok var, saymakla bitmez. Ayrıca şiir çok severim. Rimbaud, Uyar, Yeats. Ginsberg burada da çok var. Onlar mı beni etkilemiş yoksa böyle olduğum için mi onları okurum bilmem, iki türlü bir ilişki muhtemelen. khgv@hotmail.com