BİRAZ ÖZGÜRLÜK BİRAZ BASKI
Lale Altunel
Koskoca bir mekân, büyük beyaz duvarlarla örülü koridorlar, siyah kadife perdelerle bölünmüş odalar. İçeri adım attığımda, gösterişten uzak sade bir mimarisi olmasına karşın, büyüklüğüyle olduğu kadar, içinde yaşayanlarla, yaşatılanlarla da kendimi her gün hissettiğimden daha küçük hissettirdi. Orada kendi boyutlarımda kendi türümde canlı bir varlığa tek tük rastladım. Üstelik karşılaştığımda bu yalnızlık ve küçüklük ikimizin de hoşuna gitmiş olacak ki; hemen ters yönlerde uzaklaştık birbirimizden. Çağın arttırdığı yabancılaşmaya ya da her yabancıdan kaçacak kadar kendi içimize gömüldüğümüz yaşam biçimimiz konusuna hiç girmeyeyim. Bu derin mevzular, bu mekânda gezinirken, ruhumun dışavurumu sırasında sadece dekor oluşturuyordu. Yalnızlığım da yabancılaşmam da kendisine yapacak bir şey bırakılmayan, yalnızca tüketerek çoğalabilen bir neslin bireyi olmamdan kaynaklanıyor. Bu tüketime bilgi de dahilken, çok bilmek bile bir şey ifade etmezken, bilginin sınırı yokken, sürekli dünyayla yarışmak zorundayken, yaratabileceğim farklılıklar ancak mükemmel bir sağduyuya, zekice geliştirilecek stratejilere ve biraz da şansa dayanabilir. Bahsi geçen dekor bunun gibi zayıf ihtimallerin oluşturduğu baskı ile şekilleniyor. Baskı, koskoca beyaz duvarların, yürü yürü bitmeyen bu yapının kütlesinin büyüklüğünden kaynaklanan enerji bir yana, birazda demin bahsettiğim gibi içinde yaşatılanların enerjisi ile kuruldu üzerime iyice.
70’lerin ya da günümüzün atak, çevik ruhları her yanı sarmış, “haydi davran!” diyorlardı. Ya da ben üstüme alınıyordum. Bugünün şekillenmeye başladığı yıllarda özgüvenini ve özgünlüğünü yitirmemiş, kendini hodri meydan ortaya koyan insanlardı onlar.
İlk karşıma çıkan bir kadın oldu… İsim vermek istemem aslında, siz gidince tanışırsınız ya da tanıyanlar bilir; Cindy Shermann, benim gibi gezinenler dışında orada birkaç aylığına ikâmet edecek olanlardan.Geçmiş fotoğraf makinesinin karşına, kendini kılıktan kılığa sokup film aktrisleri gibi poz veriyordu.
Resmin, heykelin ve diğer klasik disiplinlerin yüceliğine inat, fotoğraf sanatını kullanarak, şu an içinde bulunduğu yapı benzeri mekânlarda, erkek egemen toplumun ve erkek egemen sanatın karşısına dikiliyordu. Eylemini icra ederken de, sinemanın milletin beynine kazıdığı stereotipik kadın imajlarını üstüne giyinip,mütemadiyen kimlik değiştirerek kendisine dayatılan kadın imgesi ile oynuyordu.Ve tıpkı onun gibi dertler edinmiş pek çok kadınla karşılaşacağımı henüz fark etmemiştim. Bir yerlerden köpek havlamaları duyuluyordu…
Resmin, heykelin ve diğer klasik disiplinlerin yüceliğine inat, fotoğraf sanatını kullanarak, şu an içinde bulunduğu yapı benzeri mekânlarda, erkek egemen toplumun ve erkek egemen sanatın karşısına dikiliyordu. Eylemini icra ederken de, sinemanın milletin beynine kazıdığı stereotipik kadın imajlarını üstüne giyinip,mütemadiyen kimlik değiştirerek kendisine dayatılan kadın imgesi ile oynuyordu.Ve tıpkı onun gibi dertler edinmiş pek çok kadınla karşılaşacağımı henüz fark etmemiştim. Bir yerlerden köpek havlamaları duyuluyordu…Bir başka kadın, az ileride erkeksi bir tavırla oturmuş gelip geçene dik dik bakıyordu. Maçovari cakasıyla bilinen Sarah Lucas’tan bahsediyorum. İki tane, sarısı dağıtılmadan yağda kızartılmış yumurtayı tişörtünün üstüne, memelerinin olduğu yere koymuş oturuyordu. Öyle deli deli bakan bir kadındı ki; cesareti gözlerinden okunuyordu. Kadın bedeninin neredeyse açlık giderilen ve tat alınan bir nesneye indirgenecek kadar fetişleştirildiğini insanın yüzüne yüzüne vuruyordu.
Açıkça erkeklere kafa tutan bu feministlere bir başka örnek de, Sarah’nın sol çaprazında yine fotoğraf çektiren Eleanor Antin’di. O da, yüzüne yapıştırdığı sakal, bıyık, başındaki büyük şapka ve pelerini ile son derece centilmen görünümlü bir kral edasında, karşılaştıklarına kendini Solana Kumsalı’nın kralı olarak tanıtırken; belki de hiçbir zaman sahip olamayacağı bir karakterle dalga geçiyordu. Bir başkası, adı Laura Ribero. Uğradığı haksızlıklara rağmen yine de altın bir kalbe sahip olan özellikle Brezilya dizilerinden tanıdığımız külkedisi portresini yalnız kalabildiği tek mekân olan mutfak içerisinde görüntülüyordu.

Tanıdığım fakat yakınlık derecemin kilometrelerle ölçüldüğü bu kadınları selamlayarak yürürken kadife bir perdeyi aralayıp karanlık bir odaya süzülüverdim. Benim hissettiğim baskıyla baş etmeye çalışan bir başkasıyla tanışmanın rahatlığı ile keyfim yerine geldi. Gülümseten, biraz da hüzünlendiren bir eylem sergiliyordu Kate Gilmore burada… Elbet bir gün alkışlanmak ümidiyle kendisine fırlatılan domateslere bile gülümseyerek selam veriyordu. Başka bir perdenin ardındaysa yine gülümseyerek izlediğim Nil Yalter’in göbek dansı vardı. Bir erkek için ancak annesiyle olan bağını, fakat bir kadın için ayrıca doğurganlığı da simgeleyen ve böylece daha çok kadına ait bir görsel olan göbek deliğinin etrafından başlayarak spiral biçimde bir yazı yazan Nil Yalter, daha sonra uzun süren göbek dansına başladı. Göbeğin hızlı hareketleriyle yazı okunmaz hale gelip farklı anlamlara ulaştı. Nil Yalter; dans yeteneğinden çok, erkek egemen dünyaya karşı duruşunu yine kadınsı bir tavırla ortaya koyarak beni kendine hayran bıraktı. Tabii ki başka ülkelerde de feministler, yine kadınlığa ait eylemlerle, mesela dikiş-nakış-örgü gibi, en çok vakit geçirdikleri yer olan evde üretilen şeylerle kendilerini ifade ediyorlardı. Ama Mısır doğumlu bir Türk olan Nil Yalter, aynı fikirleri kendi kültürüne özgü bir eylemle hem de direk bedenine yüklediği kavramlarla ortaya atıyordu.
Bunlar gibi gözü kara başka kadınlarda gördüm etrafta. Valie Export, Birgit Jürgenssen, Francesca Woodman gibi... Bu arada köpek sesleri her gittiğim yerde duyulduğu için kaynağının neresi olduğunu anlayamıyordum.
Yürümeye devam ettikçe karşılaştığım seçilmiş olanların eylemlerinin, kadın olmanın dışında başka sorunlara doğru kaydığına da şahit oldum. ‘70’lerde kadınlar kendi kimliklerini ve sanat dünyasındaki varlıklarını kabul ettirmeye çalışırken; mekâna ilişkin kaygılarını klasik disiplinlerin dışına taşan yollarla ifade eden adamlardan birine rastladım. Gordon Matta Clark hiç akla hayale gelmeyecek bir işle uğraşıyordu. Daha doğrusu kendini bu işle ifade ediyordu. Heykel sanatının, minimalist anlatımların ardından doğal malzemelerle, hatta direk doğaya yapılan müdahalelerle yaşadığı anlam karmaşasında kendisine tuhaf bir yol çizen Clark, bildiğimiz üç dört katlı binaları ikiye kesiyor, içinden koni bir parça kesip kenara ayırıyor, sonra yaptığı işin evrelerini fotoğraf ve videolarla belgeliyordu. Mekânı sadece içinde yaşanan bir yer olmaktan çıkarıp, müdahale edilebilir, yontulup şekillendirilebilir bir cisim kimliğine büründürüyordu. Mekâna bir kimlik kazandıran ya da olanaksız kimlikte bir mekân yaratan başka bir kişi, Fred Sandbeck, sadece incecik ipleri mekânda gererek oluşturduğu köşeler aracılığıyla orada var olmayan bir cismin sınırlarını belirliyor, geri kalanını da benim hayal gücüme bırakıyordu. Mekân içinde mekân, boşluk içinde anlam, Fred Sandbeck’in icrasıyla biçimleniyordu.
Tek tek anlatması uzun süren bunca ağır ruhun, orada bulunma sebeplerini düşünürken, sadece başta saydığım zayıf ihtimaller olarak görünen şartların yeterli olmadığını fark ettim. Gerekli olan bir özellik daha vardı. Hiçbir baskı ve otorite unsurunun beğenisini umursamadan (tekrar Kate Gilmore’u hatırlıyorum), ifade biçimini kendi mantığının seçtiği yolla oluşturmak. Bu insanlar burnunun dikine gitmeseydi, günümüzde var olan onca yöntem biçimlenmezdi. Gerçi bu ruhların yarattığı ve hâlâ geçerliğini koruyan özgürlük alanı da başka sorunlar doğurdu. Faydaları kadar zararları da olan böylesi bir ortamda, sanat eseri olarak üretilebileceklerin ucu bucağı yok. Böylece orada gezinirken üzerimde hissettiğim baskının sebeplerine bir yenisi daha eklendi. Orada yaşatılan ruhlar o kadar kendinden ve ne yapmak istediğinden emindi ki; insan bu sonsuz özgürlük alanında kendi yollarını çizebilmelerini içten içe imrenerek izliyordu.

Köpek sesleri her gittiğim yerde kovalıyordu beni. Aslında sonunda kaynağını buldum ama onu da burada anlatmayacağım. Merak edip mekâna gidin diye kafanızı karıştırmaya çalışıyorum.
Tüm bu garipliklerin yanında, kendini heykel gibi klasik bir yönteme daha yakın bir yerde duran yerleştirmeleriyle ifade eden Ernesto Neto benim için diğerlerinden farklı bir kategorideydi. Tekstil ürünleriyle organik görünümler elde eden Neto, gergin yüzeyler ve girintili katmanlarla yarattığı ana rahmine yerleştirdiği bir yığın kitap ve üzerinde göbek bağıyla tutturulan bir beşik ile kimliğe ilişkin bilginin asıl kaynağı olan bilinçaltına gönderme yapıyordu. Görünce başından bir türlü ayrılamadığım o derin kavisler ile örtüşen, iç organlarımızı, etimizi, bilinçaltı yoluyla hatırlatan o huzur dolu rengin, o solgun pembenin hafızamdan silinmesi mümkün değil. Bilinçaltından bu kadar söz ettiğime bakmayın. Yapıt, orada anlatıldığı üzere Freud müzesinin vitrini için tasarlanmış.
Loan Nguyen, Teresa Hubbard, Jeff Wall, Louise Lawler, Francis Al gibi başkalarıyla da karşılaştığım mekân İstanbul Modern Sanatlar Müzesi. Şahsen tanıştığım bu kendini kanıtlamış insanlar da Avusturya’dan Verbund koleksiyonuna ait, çağdaş sanatın keskin köşelerini oluşturan seçilmiş isimler. İlk kez Avusturya dışına çıkan eserlerin başlığı koleksiyonda yer alan Lawrence Weiner’e ait eserin ismi olan “Suyun Bir Arada Tuttuğu”.
Avusturya’nın enerji devi Verbund’un Enerji SA ile ortaklığında suya olan ihtiyaç ilginç bir ayrıntı olarak bilgilerinize sunulur.
10 Eylül’de açılan ve 11 Ocak’a kadar sürecek olan serginin üzerinizde yaratacağı sarsıcı etkiyi göze alın ve kaçırmayın derim. Baskı bazen kışkırtıcı olur ki; bu da iyi bir şeydir.
lale_altunel@hotmail.com