Bizler barışçılız, siz nesiniz?
Durukan Dudu
Bizler barışçılız, siz nesiniz?
Başı arkadaşının dizinde, yere boylu boyunca uzanmış bir vücuda takılıyor ayağım, sendeliyorum. Gülümsüyorum, gülümsüyor. Özür dilemek yok burada. İlk ve belki de son defa karşılaşılan bir gül yüzlüyle sanki kırk yıllık arkadaşmış gibi muhabbet etmek, kahkahalar atmak, anı teklifsizce paylaşmak, coşkuyu, umudu ve sevinci belirsiz yarınlara ertelemeden sonuna kadar yaşamak için bir nedene ihtiyaç olmadığı gibi aynı; kuru özürlere, nezaketlere ve dolambaçlı sosyalleşmelere de gereksinim yok burada. Her şey bir anda ve kendiliğinden oluveriyor; mesafesiz, korkusuz ve katkı maddesiz. Köşeden müzik sesi yükseliyor birden, onlarcası katılıveriyor koroya. Büyük spor salonundaki konuşmacı “Yeni bir dünya yaratıyoruz beraber. Beton ve petrole tapınan 20. yy'ı bitiriyor, toprağı ve sevgiyi kucaklayan 21. yy'ı başlatıyoruz; yarını en baştan yaratıyoruz şarkılarımızla,” dedikçe alkışlıyor, ıslıklıyor, sevinç çığlıkları atıyor sabırla oturmuş, kaygısızca yatmış, birbirlerine dokunmaktan korkmadan yayılmış olanlar. Yanlarındaki tanımadık yüze bakıyor, gülümsüyor ve sarılıveriyorlar birbirlerine. Birkaç adım sonra bir kalabalık görülüyor, ortada oturmuş, ellerinde pankartlar. “Bizler barışçılız, siz nesiniz?” diye haykırıyorlar polise. Megafondan konuşan kıvırcık saçlı İspanyol’un sesi titriyor “Hiç yere tutuklanan arkadaşlarımızı yalnız bırakmayacağız,” derken, “Bu dünya bizim! Hepimizin!” diye haykırırken. “Gezegeni, iklimi ve yaşamı barışla, şarkılarla ve hep birlikte kurtaracağız, şenlendireceğiz,” derken gözleri de yaşarıyor; sevinç, umut ve coşkuyla ağlamaya başlıyoruz hep beraber.
Şenlikli ve renkli, umutlu ve coşkulu kalabalığın içinden sıyrılarak çıkıyorum Klimaforum'un, “Halkların İklim Zirvesi”nin yapıldığı binadan. Kopenhag'ın soğuğu farklı: Baltık Denizi'nin rüzgarının yüzüme savurduğu her tokatta aklıma Vikingler geliyor. Yağmurun yumuşak başlı hüznünün yerini karın acı yarenliği almış dışarıda. Dışarıdaki avluya doğru yürüyorum her adımımda uykusuzluğumu biraz daha unutturan karın altında, aklımsa dinlediğim son konuşmada hâlâ. “Sadece tüm insanlığın değil, gezegendeki yaşamın çoğunun sonunu getirecek bir felaketten bahsediyoruz,” diyordu ışıl gözlü kadın, “Ve bu felaket yarın başlamayacak, dün başladı; kaybedecek bir günümüz dahi yok.” Rakamlar, fotoğraflar, videolar ve istatistikler havada uçuşuyordu, en ufak bir şüphe yoktu ortalıkta. Petrol şirketlerinin maaşlı propagandacıları bile “İklim değişikliği diye bir şey yok,” demeyi bırakmışlardı, mevcut düzenin lanetli ve yok olmaya (sadece yok olarak, veya aynı zamanda yok da ederek) mahkum yaşamına 3-5 sene daha katmaya uğraşıyorlardı son bir çaba ve dolambaçlı taktiklerle. Bir an Türkiye'yi düşünüyorum, her şeyin gerisinden gelmesiyle ünlü topraklarımı. Üzülüp dövünsem mi, umutla beklesem mi; bilemiyorum. Avlunun ucuna, kendi ürettikleri sebzelerden yaptıkları yemeği dağıtan genç ve şehirli çiftçilerin mekânına varıyorum bu sırada. Güzel insanlar, güzel yaşamlar. Tabağımı yıkarken müzik sesi duyuyorum bir yerlerden, başlıyorum dans etmeye. Dans ediyoruz, hep beraber. Zaman ve mekân yok oluyor, hiç var olmamış oluyor. Ve biliyoruz ki devrim, tam orada ve tam o anda başlıyor.
Telefonda “Ne kadar daha dayanabiliriz bilmiyorum,” diye fısıldıyor birilerine, “Ada ülkeleri fena bastırıyor, sivil toplum da onların yanında. İçerisi karnaval yeri gibi, sürekli eylem ve gösteri var.” Adımlarımı hızlandırıyorum, yetişmem gereken toplantı devasa binanın diğer bir ucunda. Gerçekten de her köşesinde renkli bir eylem, bir gösteri var Bella Center'ın. Yanımdan bir sürü yeni tanıştığım, bir sürü de muhtemelen asla tanışmayacağım sima geçiyor. Takım elbise ve yüksek topuklular, kanvas pantalon-tişört kombinasyonlular (ki ben de bu gruba dahilim, pantalonumun ağındaki kafam kadar yırtık da bonus niyetine), yerel giysililer. Güler yüzlüler, suratını asanlar, etrafına bile bakmayanlar. Tüm sistemin herkesin katılımıyla baştan kurgulanmasını isteyenler, reform yanlıları, düzenlerine halel gelmesin diye uğraşanlar. Teknik verilerle ve raporlarla dolu bürokratlar, doğru zaman ve doğru mekânda doğru cümleleri arayan kurt politikacılar, haber peşinde koşan gazeteciler. Etrafta bir sürü ses var. Sivil toplum liderlerinin kendinden emin ve ilham verici demeçleri, politikacıların sorulara verdiği yuvarlak cevaplar, genç insanların kimi zaman John Lennon'un bir şarkısı, kimi zamansa zekice espriler eşliğinde yaptıkları gösteriler. Ortama farklı hisler hakim. Umut, coşku ve heyecan. Korku, öfke ve hayalkırıklığı. Hırs, cesaret, ve, yılgınlık.
“Zinciri bozmayın, sakin olun!” diye bağırıyorum tüm gücümle. Aynı cümleyi, aynı anda onlarca kişi daha haykırıyor avazları çıktığınca. Elimizi bir an için kaldırmadan, kaşlarımızı çatmadan, iki kolumuza girmiş (o an kardeşimiz kadar yakınımız olan) yabancıları bırakmadan yürüyoruz polis barikatına doğru. “El pueblo, unido, jamas sera vencido” sesleri yükseliyor kalabalıktan. Haklılığımız, umudumuz, sevgimiz ve sevincimiz engelliyor öfkemizi, yok ediyor. Yeni bir 68 kuşağı doğuyor, şarkı ve danslarla. Adaleti toprakta arıyoruz. Umudu kendimizde buluyoruz. Yarını düşlerken bugünü unutmuyoruz. Devrim yapmıyor, devrimin kendisi oluyoruz.
Kopenhag'la ilgili haber, video ve yorumlarımızı www.kureselisinmayidurdur.com'da bulabilirsiniz.
durukand@gmail.com