Kudüsteyim. “Allah” buradakilere politik doğruculuk ögretmemiş, burada her şey sert, kaba, histerik, mistik, olgun, eski, pis kokulu, çölde orman kokulu, waffle tadında, baharat kaplı, bir garip. İnsanların bu şehir içinde beraber nasıl yaşadıkları anlaşılabilir değil, sonuçta şehir o kadar çok uluslu ve dinli ki, herkes birbirnine karşı “dikkatli” olmalı, zaten savaş her an kıçlarında ve birbirlerini bariz sevmiyorlar. İktidar kavgası, toprak kavgası, politik zorbalıklar hepsi ortamda. İnsanların size her yerde ve ortamda ilk sordukları soru “nereden” olduğunuz, sonra da hangi dinden. Ona göre bir hareket tarzı belirleyecek sonuçta, çok ciddiyim. Simitçisinden, akademisyenine birebir yaşanan bir durum. Türksen simit sana daha ucuz: Türkler Müslümandır genellemesinden; turist veya Yahudiysen durumun parlak değil. Bir yandan da, bazı yerlerde Yahudiysen durumun daha kurtarıcı. Tamamen bir karmaşa, kim kime “ayı” diyecek, n’oluyor belli değil, ama bence herkes ayı. Asabiyet tavan yapmış, herkes bağırıyor, çağırıyor, kimse hiçbir şeyi sineye çekmemiş. Ermeniler kızgın, Filistinliler kızgın, Yahudiler kızgın; kimse politik olarak doğru falan değil, olmaya da çalışmıyor. Ekmek kavgası var, daha doğrusu toprak kavgası var.
Bu ortamda politik doğrucu olmaktan hiç hazzetmemiş olan kimi barış yanlısı, kimi koyu komunist, kimi aşırı dindar, kimi göçmen, kimi Arap, kimi Fransız, kimi akademisyen, kimi akvitist binlerce tip var. Herkes kendi doğrusunu savunurken devlete ya da olanlara karşi politik doğrucu falan olmamış. Kudüs’te beraber müzik yaptığım Arjantin göçmeni İsrailli arkadaşım, göç haklarını seneler önce kullandığı halde, devlete asker olarak hizmet etmeyi reddetmiş mesela. Ayıya dayı dememiş, askerde hafif olaylı açıklamalar ile yırtmış bu işten. Keza aşırı dinci, bizim Fatih stilden beterler ise “İsrail hükümeti nedir? Biz devlet falan tanımayız, bizim işimiz dua etmek,” deyip, politik doğrunun kenarından geçmemişler. Herkes neyse öyle davranmış, idare edelim, dur şimdi şöyle yapalım da olay çıkmasın dememiş!
Bense bu aşırı mistik şehirde damarlarında Yahudi kanı, ruhunda ateism ve yetiştirilişinde Türklüğümle hayran hayran duruyorum bakakalıyorum, nedir bu çöl parçasının olayı diye. Bir yandan da düşünüyorum, politik doğruculuk acaba tavşan boku gibi ne kokar ne bulaşır olmak ile aynı şeymidir diye. Bu şehir, inanın çok acayip kokuyor; orman kokuyor çöl ortasında, eski taş kokuyor yepyeni binasında, baharat kokuyor pazarlarında, humus kokuyor lokantasında, tedirginlik kokuyor otobüsünde, çocuk kokuyor sokaklarında ve işin garibi bir yandan bol bol sanat kaplıyor etrafı.
Kudüs’te Cuma günleri güneş batınca ortam birden sakinleşiyor, Yahudilerin kutsal dinlenme günü “şabat” başlıyor ve herkes ortalıktan yok oluyor. Bu günlerden birinde “politik doğruculuğu” gözünden vurmuş bir reformist / yenilikçi sinagoga gittim. Kadın ve erkeklerin eşit şartlarda dua ettikleri, yeni haftayı karşıladıkları, keskin kurallardan uzak, dine karşı “politik bir şekilde doğru” olup da zırvalıklarında uzak bir ortam yaratılan bir meditasyon yeriydi, Kudüs’te ender bulunan bir noktaydı. Bir yandan da çok ılımlıydı, iyi midir bu politik doğruculuk diye düşündürmedi değil beni. Gözlerimi kapadım, Allahsız, inançsız ruhumla kendime “politik doğru” olmaya çalıştım. Ruha inanan bir ateistin Kudüs’te olabileceği kadar.