Bisikletle İspanya’ya - 5 BÖLÜM SONU CANAVARI


Faruk Kaplan
Daha Türkiye’den yola çıkmadan turumun en zor kısımı olacağını bildiğim Pireneler’i tırmanmaya başladıktan sonra düşüncelerimde hiç de haksız olmadığımı kısa sürede anladım. Daha önceki yazılarımda bahsettiğim ve pedallarken bana motivasyon sağlayan “her yokuşun bir inişi vardır” felsefesi maalsesf burada geçerliliğini yitirmişti. Çünkü bu yokuşun yakın vadede bir inişi yoktu! Tam 30 km boyunca sürekli olmasa da çoğu zaman %10’un üzerde eğime sahip bir tırmanış gerçekleştirdim. Normalde maksimum 1.5 saatte alacağım yolu tam 7 saatte aldım. İnsanların ara ara Facebook duvarlarında paylaştığı “romantik” fotoğraf benim gün sonunda tüm tur boyunca ilk defa sinirden ağlama noktasına geldiğim noktaya aitti.

Tırmanış boyunca benim çektiğim ve irtifa hakkında bilgi verebilecek bazı fotoğraflar ise şu şekilde:

Tepe noktasına sadece 300 metre kala durup son dinlencemi gerçekleştirip bir iki manzara fotoğrafı çekerken, kadrajdaki ineğin saldırısına uğramam, can havliyle gene kadrajda bulunan kırmızı arabaya koşturup içine sığınmam, şoförle birbirimize bakıp kahkaha atmamız ise sanırım değil günün, turumun en unutulmaz anlarından biri oldu.

Tepeye vardığımda güneş batmaya başlamıştı. Bulutların üzerinde, 2408 metrede olduğum için sıcaklık 10 derecenin altındaydı ve ben çok terliydim, dolayısıyla üşümeye başladım.

Bu noktadan itibaren hayattaki “denge” kavramının ne kadar önemli olduğunu bir kere daha idrak ettim. Zira 30 km boyunca sadece tırmanış olarak gerçekleşen bisiklet yolculuğum o noktadan itibaren sadece iniş olarak gerçekleşti. Bir bisikletçinin en keyif aldığı olaylardan biri olan kendini eğimli yola bırakıp pedala dokunmadan sürüş yapma eyleminden, yorgun ve terli vücuduma deli gibi vuran rüzgâr sebebiyle çok fazla keyif alamadım. O günkü tırmanış sürecinde bozulan ve tamamen olmasa da neredeyse hiç tutmayan arka frenimin de bunda etkisi vardı tabii ki. 25 km boyunca sadece yokuş inip, aşırı ivmelenmeyi engellemek için çoğunlukla ön freni kullanmak zorunda kalmak hem tehlikeli hem de çok yorucu bir eylem oldu.

O günkü varış noktam olan Andorra’nın başkenti Andorra la Vella’ya her zamanki gibi yorgun ama mutlu bir şekilde saat gece 10’a doğru vardım. 2 gün boyunca dinlenerek tekrar yola koyuldum ve aynı gün –en sonunda– İspanya’ya giriş yaptım.

Koskoca Pireneler’i tırmandım, artık yollar bana koymaz diye düşünürken daha önce Fransa’da yaşadığım rüzgâr sorunu burada da karşıma çıktı. Rüzgâr enerjisinden elektrik enerji üretmede dünyada ilk 5 içinde bulunan İspanya için çok da şaşırtıcı olmaması gerekir bu durum.

İlk iki gecem Katalonya’daki ufacık köylerde, üçüncü gecemi ise Aragon bölgesindeki başka bir köyde çadırda geçirdikten sonra, daha önce de gittiğim İspanya’nın büyük kentlerinden biri olan Zaragoza’ya dördüncü gün vardım. Niyetim iki gece kalıp yola devam etmekken, burada tanıştığım insanlar ve edindiğim dostluklar sebebiyle 4 gece birden kaldım.
336 km’lik Zaragoza – Madrid arasını 4 günde geçtim ve bunun en büyük sebebi rüzgâr.

Madrid’e vardıktan sonra yaşadığım duyguları sanırım tasvir edemem. Beni bekleyen arkadaşlarım olmasına ve son derece yorgun olmama rağmen kent içerisinde bisikletle tur atmaya devam ettim. Çünkü bitmişti, yolun sonuydu ve ben o bisikletten indiğim anda o sona geleceğimi biliyordum...

BİTİRİRKEN
2 yıl önce Sırbistan’ın Novi Sad kentinde bisikletiyle Fransa’dan yola çıkıp Hong Kong’a doğru yol alan bir kızla tanışmıştım. Ona ilk sorduğum soru –ki bana da en çok sorulan sorulardan biri– şuydu: “Tura çıkmadan önce fiziksel bir hazırlık yaptın mı?”
Daha sonra aynı soruyu İstanbul’da tanıştığım bir başka bisiklet turcusuna da sordum. Birbirlerini tanımayan bu 2 kişinin de cevapları tamamen aynıydı: “Hayır, kondisyonunu yolda yapıyorsun.”
Ben de bu işi yapmaya karar verdikten sonra fiziksel olarak hiçbir hazırlık yapmadım. Bunu şu yüzden yazıyorum:
İngilizce’de “Comfort Zone” denilen “güvenli alan” hissiyatı bizi o kadar sarmalamış durumda ki bu tarz zor bir olaya kalkışmaya niyetlendiğimiz anda beynimizin (bilinçaltımızın) ilk yaptığı şey bahaneler üretmek oluyor.

Kimseden daha sportif değilim, kimseden daha zengin değilim, kimseden daha zeki hiç değilim. Tek farkım bu cesareti gösterebilmek oldu.

Sonuç:
Üzerine para versem göremeyeceğin yerlere gittim. Sizden tek beklentileri oturup onlarla konuşmanız olan mükemmel insanlarla tanıştım, yeni dostluklar edindim. Son derece lokal yemekleri beş kuruş para harcamadan tatma şansına eriştim. Bambaşka hayatları, kültürleri gözlemledim, yeni bilgiler edindim.

Sınırdan çıkıp sadece 5-6 km pedalladıktan sonra karşıma ilk çıkan “insan”, Almanya’dan yola çıkıp İstanbul’a doğru gelen 65 yaşındaki bir bisikletliydi. Kısacası yaş da böyle bir işi yapMAmak için bahane değil.

Herkesin bu veya benzeri bir tecrübe edinmesi dileğiyle,

Önceki Yazılar:
Kasım - Aralık - Ocak - Şubat
Turumla ilgili şimdiye kadar yaptığım bütün paylaşımlar için:
www.facebook.com/anothercyclingstory farukkaplan@gmail.com