CAN GÜNGÖR: Kadıköy’ün bir sound’u var mı bilmiyorum ama bir ruhu var
Röportaj: Utkan Çınar - Tayfun Polat
Can Güngör memleketin müzisyen ortamlarında tanıyanlar vardı tabii ama dinleyiciler onunla ilk defa herhalde Kompile Karga’nın “Söz” başlıklı 4. volümünde tanıştı. “Silik Düşler” modern Fikret Kızılok-vari haliyle o toplamanın en dikkat çekici şarkılarından biriydi ve Güngör’ün diğer şarkılarını da merakla beklemeye başlamıştık. Prodüktörlük kariyeri, EP derken albüm için bir 2,5 sene daha beklememiz gerekti. Ama kesinlikle değdi. Silik Düşler adını taşıyan ilk solo çalışması kesinlikle bir başarı. Gayet modern sound’u neredeyse enstrümanların tamamına yakını çalan Güngör’ün yeteneğiyle birleşince son yıllardaki en başarılı şarkıcı / şarkıyazarı albümünü dinliyoruz. Kişisel hikâyeler, huzurlu bir melankoliyle evrenselleşiyor. 4,5 yıldır bizim Kadıköy’ün “çocuğu” olan Can’la albüm lansmanına az zaman kala Karga’da buluştuk, hikâyesini sorduk, bu sakin ve keyfi yerinde adamdan dinledik.
Silik Düşler’in hikâyesi:Olmadı Kaçarız ile anlaştıktan sonra geçen yıl baharda EP’yi ve sonbaharda da albümü yayınlamak istiyorduk. EP süreci bizim plak sevdamız nedeniyle gecikti. Birçok plak firması oyaladı bizi. Almanya’da bir yerden 3 ay cevap bekledik. Sonra da yoğunuz dediler. İlk başta zaten albüm fikri yoktu kafamda. “Bir EP yapayım, 3-4 parça kaydedeyim,” diye düşünüyordum. Onları Bandcamp’e koyayım, paylaşayım. 2012’de MIAM’da öğrenciyken, yine orada bitirme projesi için 3-4 parça kaydetmesi gereken Emre Malikler birilerini arıyordu. Ben de “Silik Düşler”i yazmıştım, gönderdim ona. Beğendi ve bu albümdeki 4 parça o zaman kaydedildi 2012’nin baharında. Araya tabii prodüktörlük ve müzisyenlik işleri de girdi. O yüzden uzadı. Yoksa 2 yıl uğraştık bu albümle diyemem. Zamana yayılmış bir 3 aydır herhalde. Eski vokal, gitar kayıtlarında memnun olmadığımız şeyler de vardı ama artık bitmesi gerekiyordu albümün. Artık 2. albümde tam istediğim prodüksiyon yaklaşımına göre çalışabilirim. Ben büyüdüm, değiştim daha çok şeyler öğrendim ama albüm de biraz olduğu yerde kaldı gibi diyebiliriz. Bir yerden sonra albümün çıkması, tam içime sinmiş bir şekilde çıkmasında daha önemli hale geldi.

Katkılar?
Albümde 3 şarkıda Ozan Tekin klavye çaldı onun dışındaki her şeyi ben çaldım. Şarkıları kendi başıma yazdım. Evde yatak odamda düzenledim. Studio Bee’den yakın arkadaşlarım Umut Çetin ve Baran Göksu ile beraber bir demo yapmış gibi görüyorum kendimi. Evde nasıl takılıyorsam orada da öyle takıldım. Yanımda da zevklerine güvendiğim arkadaşlarım vardı. Bir yandan da benim için bir manifesto oldu bu. Zevklerimi, tercihlerimi, oluşturmaya çalıştığım yapıyı insanlara konuşarak anlatamazdım ama müzikle yapabiliyorum bunu. Yalnız çalışmaya alışkın olduğum ve şarkılar da öznel bir ortamdan çıkmış olduğu için de artık albümü referans gösterebiliyorum benimle çalacak insanlara. Şimdi benle çalışan arkadaşlarım o dünyaya katkı yapabilecek durumdalar. Şu an canlı çaldığımız hali albüme benziyor tabii ama bir anlamda da farklı çünkü artık artı beş bir ruh katkısı var. Henüz 4-5 konser yaptık ama çok da keyif aldım. Hikâye benim de olsa bu kolektifin fikirlerle dâhil olması çok güzel bir süreç oldu benim için. Zaten 2. albümü canlı kaydetmek istiyorum. Bu grupla beraber yoğurmak istiyorum şarkıları. İlk albüm deneyimi beni bu noktaya getirdi.
Altyapı:
Müzik çocukluktan beri beni doğrudan ve derinden etkilemiştir. Ama gitarım yoktu, evde Lego’lardan gitar yapıyordum falan. Lise döneminde birçok insanda da olduğu gibi bir metalcilik dönemi geçirdim. (gülüyor) Metal müzik insana müzik aşkını öğreten bir tür belki de. O dönemde o müzik aşkı iyice belirginleşti. Ritime ve dansa ilgi duyuyordum. Michael Jackson’ın büyük bir hayranıydım. Kendi kendime davul çalmaya başladım. Okul grubu kurduk, yarışmalara katıldık. Ufak tefek başarılar kazandık. (YN: KASDAV’daki birincilikten bahsediyor. Bahçelievler Dede Korkut Anadolu Lisesi olarak. Lisenin ayak diremelerini, çok uğraşmak zorunda kalmalarını da pek iyi anmıyor…) Gene küçüklükten beri şair olma isteğim, sözlere yönelme fikri de hep vardı. Ama hayatımın büyük kısmını kapsayan davulculuk oldu. Beyoğlu’nda, Buddha’da sabit programlarla ağırlıklı olarak cover çalıyorduk. Devamında da profesyonellik geldi. Albümlerde çalmaya başladım ve müzisyenlik benim için hayatımı kazanabildiğim, arkasında durabileceğimi gösterebileceğim bir meslek oldu. 20 yaşında Öztürk’ün 3. albümünde çaldım. Büyük bir olaydı benim için. Bundan sonra da cover gruplarını tamamen bıraktım. Teoman’la, Göksel’le de çalışmaya kadar da geldi iş. Onlar da çok iyi deneyimler oldu. Teoman’la çalmadan önce turneye çıkmamıştım hiç. Yataklı otobüste seyahat etmeyi deneyimlemiş oldum. Büyük sahnelerde çalmayı gördüm. Bir kariyerin nasıl geliştiğini gözlemleme şansım oldu.

Eğitim:
Liseden mezun olduktan 2 sene sonra Bilgi Müzik’e girdim. Tam burs alamamıştım ve ailemi de ikna edememiştim ilk başta. Eğitim kısmı bir kenara dursun; orada bir sürü farklı insanı biraraya getiren güzel bir şeyler olduğunu düşünüyordum ve ben de dâhil olmak istedim. İçine kapanık bir tiptim ve buraya girersem kafamın açılacağını düşünüyordum. Hayatımı değiştiren olaylardan biriydi. Çok şey öğrendim, çok güzel insanlarla tanıştım. Prodüksiyon, stüdyo, aranjman dersleri alıp kendimi şekillendirebildim.
Prodüktörlük:
Lise çağlarındayken bir arkadaşım evinde bilgisayarında müzik oluşturabiliyordu ve bu beni çıldırtmıştı. Evimde bilgisayarım yoktu ve babamın iş yerindeki bilgisayarına o programları kurmuştum. Emanet bir gitarla beraber davulları, basları yazıyorsun, efektleri verip bir müzik oluşturabiliyorsun. Acayip heyecanlanmıştım. Kendi kendime, okula girerken bilgisayar başında müzik oluşturma fikrine hazırlandım… Bir sanatçının albümünü prodüksiyonunu yaparken bir ortaklık gerekiyor. Benim kendi rengimi katmamı istiyor ama onun da kendi rengi var. Ortada buluşma gerekiyor. Burada kendime belli sınırlar koyuyorum. Mabel Matiz’in hitap etmek istediği kitle başka ya da Ceylan Ertem’in 3. albümünde gitmek istediği yol da farklı. Başka birisine prodüktörlük yapmak bir anlamda hizmettir. Zanaat tarafı sanat tarafından bir tık daha baskın olan bir iş. Kendi albümümü yaparken ise ifade dünyasındayım. Orada sadece kendime hesap veriyorum. Ama başkalarıyla çalışmak da inanılmaz zevkli bir iş. Oralarda da kendi küçük imzalarım var. Müziğin iyi kurgulanması gerekiyor. Müziğin kurgusu o sound’un iyi tınlamasına dair birçok doneyi içeriyor. İyi müzik, kötü bir telefon kaydıyla bile gene iyi bir müziktir. Benim için ön aşamalarda projeye dâhil olmamak gibi bir konu söz konusu değil. Oradaki enstrümanın ne olacağı, seçimi, sound’una gelene kadar oradaki kurgunun çok iyi çalışıyor olması lazım. Evde kendi kendime yaptığım çalışmalar bu konudaki farkındalığımı geliştirme şansını verdi bana. Bir şeyleri eleyebiliyorum. Herhalde başka türlü de çalışmam. Çok iyi kaydedilmiş ama hiçbir şey hissettirmeyen milyonlarca albüm var. O yüzden ben hep işin müzik tarafına, akora, gitar tonuna, davul partisyonuna dönmek istiyorum. Bu zamana kadar çalıştığım albümlerde de bu tarafına dönebildim. Bazen nereden başlayacağımızı ben de bilmiyorum ama neyin olmaması gerektiğini biliyorum. “Aslında böyle olabilir” diye küçük bir örnek çıkarabiliyorum ve böylece prodüksiyon aşamasında bayağı yardımcı oluyor.
Gelecek:
Bir süre durmak istiyorum. Temmuz’dan beridir sürekli stüdyodayım. Pro Tools görmekten sıkıldım. (gülüyor) Aranjmandan başlama fırsatım olduğu zaman prodüktörlük yapmak istiyorum. Çok keyifli bir iş. Ama şu an biraz daha kendi yapıtıma konsantre olmak; grupla sahnede nasıl daha iyi çalarız’a, nasıl daha iyi şarkı söylerim’le ilgilenmek istiyorum. Yeni şarkılar yazıyorum, çok geç olmadan 2. albümü de yapmak istiyorum. Ama çok dâhil olmak istediğim bir albüm olursa kendimi biraz daha yorup iki durumu birden idare ettirebilirim ama şu an yaza kadar bol bol konser vermek, insanlara kendi müziğimi duyurmak isterim… ‘60’lardan yeni bir elektrik gitar aldım. 2. albümde daha çok onu kullanmak isityorum. Continental marka bir gitar. Çok müzikal bir vibrato kolu var, ağacı da acayip kuru. Gitarımı buldum diyebilirim.
Kadıköy:
4,5 yıl oldu. Çok olmamış gibi geliyor ama. Hayatımda ilk defa yalnız yaşadığım yer Kadıköy. Hikâyesi de komik aslında. Teoman’la çalıyordum ve çok inanarak yapmamaya başlamıştım bu işi. Tam o sırada Teoman müziği bıraktı ve bir hediye verdi bana. (gülüyor) Ben de kendi müziğimle ilgilenmeye başladım. Yaptığım besteleri şarkıya çevirme dönemi Kadıköy’de oldu. Yaşadığım ev güzeldi. Nazım Hikmet Kültür’ün bahçesine bakıyordu. Daha önce Kurtuluş’ta yaşıyordum ve eve girene kadar her yer cehennemdi. Ev huzurdu. Burada ise vapurdan indiğim zaman şimdi evimdeyim hissi. Deniz görmek, çimlerde oturmak. Sokağa çıktığın zaman yüzüne baktığın insanların senden çok uzak olmadığını görmek. Burada insanlar beni korkutmuyor ve tedirgin etmiyor. Beyoğlu’nda, Şişli’de bu mümkün değil. Kadıköy’ün bir sound’u var mı bilmiyorum ama bir ruhu var.

Tavrı, etkilendikleri, sevdikleri:
Şarkı iyi çalışılması gereken ciddi bir iş. Nick Cave her sabah kalkıp daktilosunun başında bir edebiyat yazmaya çalışıyor, ben de öyle görüyorum. Şarkıları zamanla pişmesi gereken olarak görüyorum. Bu konuda çalışkanlığımdan faydalandığımı söyleyebilirim. Türkçe’de iyi bir dönemdeyiz şu an. Belli başlı şarkı yazma kalıpları vardı ve bunlar değişiyor artık. Çok snob bir tayfa Türkçe müzik dinlemiyordu. Haksız da değillerdi; taze, yeni bir şey yoktu. Yasemin Mori’nin Hayvanlar albümü güzel bir çıkış noktasıydı. “Kuzgun” şarkısının sözlerine inanamıyordum. O iyiliğiyle, alternatif bir şey olmasına rağmen bir şey başlattı. O müzik anlayışıyla, öyle bir grup olmasıyla, söz yazım şekliyle, bir tavrı her yerde sürdürmesiyle Büyük Ev Ablukada da öyle. İnsanlar da yeni şeyler istedikleri için o değeri görüp ilgi göstermeye başladılar. Şu an etrafta olan biten müzikleriden çok heyecanlanıyorum. Türkiye müziği iyi bir yerde. Alıcı ve sahne sıkıntımız var. Belki 20 milyona hitap edebilecek bir müzikal zenginlik varken 200 bin kişiye ulaşabiliyor. Anadilde şarkı söylemek, dinlemek acayip keyifli bir şey. Bir söz hayat değiştirebilir. Ben Ortaçgil dinleyerek kendimi adam ettiğimi düşünüyorum. O sözler bana o kadar çok şey öğretti ki. Nick Drake de seviyorum, Dylan da ama orada öyle hissetmiyorum. Bir katman var arada. Türkçe bir sözün altında çok fazla kök var. Geçmişe dokunan çok fazla yeri var. Bunun önemsenmesi gerektiğini düşünüyorum… Uzun yıllardır bir grubun fan’ı olmamıştım. Ama Grizzly Bear’in fan’ı oldum. Son yıllarda dinlediğim en iyi müzik. Tek başıma Berlin’e gidip canlı da dinledim. Çok iyi bir konserdi. Çok organik bir işçilikle çok zengin bir dünya yaratılmış orada. Banjo fikrini onlardan aparttım diyebilirim. Banjo’nun hiç öyle çalınabileceğini tahmin etmemiştim. Yeni şarkılarımda daha çok o yaklaşımı benimsemeye çalışıyorum. Herkesin beraber hareket edip büyük bir doku yaratması. Beach House’a ölüyorum bitiyorum. Ses dünyalarına bayılıyorum. “Ben Ordaydım Zaten”in beat’i Radiohead’in The King of Limbs albümünü hatırlatır bana. Her Türk genci kadar Radiohead dinledim ben de. (gülüyor) Söyleyiş olarak Fikret Kızılok’u çok beğeniyorum. Çok derin, çok duygusal ama tavır çok net. Onu sindirmeye çalışıyorum. Korhan’ların Kara Orkestra’yla melodi yaklaşımlarını beğeniyorum. Özgün armoniler. Jose Gonzalez’den bayağı etkilendim. “Değişmem”i riff’i mesela. 2 albümünü de hatmetmiştim. info@kargamecmua.org