JOHN CARPENTER’DAN LOST THEMES


Murat MRT Seçkin

Kung-Fu, istila, intikam, cinayet, kovalamaca, kaçamamaca, belki de ölüm...

Ne ilginç, aslında memlekette eğlenceli nostaljik video pornosu bağımlı herkes John Carpenter’ı müziği ile tanıyor. Ama sorsan birçoğuna hiçbir şey ifade etmeyecek bir isim. Sanırım kendisi durumdan haberdar olsa gülüp geçerdi. Assault on Precinct 13’ün tema müziği “The End” yıllarca ilaçlı gazozlu kız kandırmaca şarkısı olarak hayatımızda yer etti. Gel gör ki Carpenter filmlerini sevenlerin çoğu bile adamın müzik yaptığından habersiz.


Kırkların sonunda, şehir hayatının ortasında dünyaya gelen Carpenter’a müzik profesörü olan babasının ne kadar katkısı olmuştur bilemiyoruz ama kendisinin çoğu röportajda müziği nasıl da keyifle ele aldığını biliyoruz. 1974 yılında çektiği kara komedi, bilim-kurgu Dark Star’dan beri filmlerinin müzik işini olabildiğince kendisi kotarmayı tercih ediyor. Biraz da sinema endüstrisine olan güvensizliği, aşırıya kaçmamak için çok çaba sarf ettiği bütçe sorunları nedeni ile de bu yolu tercih etmiş olması muhtemel tabii ki.

Carpenter’ın film müziklerini (score, theme) dinlediğinizde ortaya çıkan karakteristik yapı hepinize tanıdık gelecektir. Mesela ben kötü niyetli birisi olsam çok az bir oynama ile “Aa bak Daft Punk’ın Moroder ile yaptığı ama yayınlamadığı işleri buldum,” diye kandırabilirim. Üstelik bazen o kadar pis bir insan da olabiliyorum. Her neyse, kendisi hem en başından beri elektronik enstrümanları hem de bilgisayarın imkânlarını kullanmaktan geri kalmamıştır. Belki başka bir filmde dinleseniz “olmamış” diyeceğiniz sesler Carpenter’ın filmlerinde amaca yüzde yüz hizmet ediyorlar.

Yıllar içinde synthesizer’ların geldiği nokta ses yelpazesini genişletse de tıpkı seksenli yıllarda Tangerine Dream gibi ekiplerin yaptığı film müziklerinde olduğu gibi dönemin kendine has ses örgüsünü korumayı bildi. Carpenter’ın müziği alabildiğine süssüz, sade ve basit olsa da kendisinin görsel yeteneği yarattığı seslere her şekilde işliyor. Evdeki org ile çalarım diye küçük görebileceğiniz herhangi bir tema; kovalamaca, cinayet ya da sonsuz bir kaçış döngüsüne evrilebiliyor. Mesela başta da bahsettiğimiz ve çok insanın bildiği Assault on Precinct 13’ün teması “The End”i bir de filmi izledikten sonra dinleyin. Tüm o eski disko ve haplı gazoz sahneleri gözünüzün önünden silinecek ve merkezinde güvende olamayacağınız, karakolda bile korunamayacağınız (gerçi normal şartlarda da karakolda ne kadar güvendeyiz acaba) bir şehir imgesi oluşabiliyor rahatlıkla. İstese ve uğraşsa dönemin mühim new wave şarkılarından olabilecekken Carpenter’ın üzerine daha fazla gitmemesi de onun sakinliğinin bir göstergesi olsa gerek.

Gelelim bu kadar film müziği yapmış bir adamın resmi olarak yayınlanmış ilk solo albümüne. Nitekim bu yazıyı yazmamın sebebi de kendisidir. Lost Themes Carpenter’dan gelen geç kalmış bir hediye gibi girdi hayatımıza.

Öncelikle albümün Zola Jesus, Moon Duo, David Lynch gibi ekiplere / isimlere destek çıkmış New York’lu firma Sacred Bones’tan çıkmış olması zaten ürünü arşivlik hale getirmek için yeterli olabilir. Sözlerine saygı duyduğumuz The Wire dergisinin “Amerika’nın son yıllarda gördüğü en iyi yayıncı” demesi boşuna değil.

Bu hep beyaz ve aynı uzunlukta saçlar ile doğmuş gibi yaşayan adamın ilk albümü ile ilgili ilk söyleyeceğimiz bunların daha önceden yayınlayamadığı şarkılar olduğu. Bu yanlış algının oluşmasında tabii ki özellikle delicesine bir tanıtım çalışmasına girmemelerinin de etkisi var. Carpenter kafasında oluşturduğu imgelere ve senaryolara uygun sesleri biraraya getirmiş. Belki kötü niyetli, toplum düşmanı uzaylılar ya da yüzlerce yıl uykuda kalmış rahatsız bir ruh, olmadı keyifli bir kavga sahnesi.

“Umarım insanlar bu müziklerden bir film hayal edip, çekebilirler.” Sacred Bones’un sitesinde kendi ağzından yazılan cümle yönetmenin derdini gayet güzel açıklıyor. Sinema uğraşılarında mümkün olduğu kadar sektörün ağır kurallarının dışında durmaya gayret eden, dağıtım ağlarının haksız ve ağır şartlarını hiç usanmadan eleştiren, en klasik hali ile “şöhret” kavramının yarattığı dünyadan olabildiğince uzak duran Carpenter, müziğe ve müziğin dağıtımı ile ilgili de çok farklı bir yerde değil. Öncelikle albümün hazırlanış aşamasını bir oyun gibi görmüş ve kendini olabildiğince rahat bırakmış. Oğlu Codie ve Daniel Davis’den yardım almış. Kendisinin en büyük rahatlığı ise onay ve yorum bekleyen bir ekip, uğraşması gereken bir film olmadan bu müzikleri hazırlayabilmesi olmuş.

Lost Themes ilk dinlediğinizde size seksenlerden kalmış kayıtlar gibi gelecektir. İşin doğrusu o pek sevdiğimiz sound’u yaratan adamlardan biri de zaten Carpenter’ın kendisi. Yani Carpenter seksenler dokusunda bir albüm hazırlamamış, adamın kendisi zaten seksenler. Aynı zamanda hayranlarına çok önem verdiği için sanki onları kırmamak adına içinde Carpenter olan her sosu koymuş gibi. Paylaşıma açılan ilk şarkılardan olan “Vortex” ile beraber benim favorilerim “Mystery” ve “Purgatory” oldu. Kendi film müzikleri dışında özellikle benzer dokularda olan favorim Tangerine Dream’in Near Dark (Kathyrn Bigelow 1987) işinden sonra aynı hisleri yaratan bir albüme daha, neredeyse 30 yıl sonra sahip olmak çok keyif verici. İyi kötü ne yaparsa yapsın John Carpenter her zaman “keşke dayım olsaydı” diyebileceğim insanlar listesinde ilk üçte yer almaya devam ediyor.

Carpenter ıvır zıvır'ları:
- Far Cry 4 oynamayı seviyor.
- Los Angeles Lakers fanı. NBA’yi takip ediyor.
- 40 yıldır filmlerine müzikler yapıyor ama Lost Themes görüntü bağlamı olmayan ilk ürünü.
- Babası bir müzik profesörü ve keman virtüözü.
- Western Kentucky Üniversitesinde Kaleidoscope isimli bir grupta bas çalmışlığı var.
- Bernard Herrmann’ı, Dimitri Tiomkin’i seviyor.
- Günümüzde Trent Reznor ve Hans Zimmer’in film müziklerini çok beğeniyor. muratmrtseckin@gmail.com