Bisikletle İspanyaya - 3 / Kıl Döner Ben Dönmem
Faruk Kaplan
Trieste’de kentle ilgili ilk dikkatimi çeken unsur, hemen hemen bütün kaldırımların kenarlarında bulunan zincirler oluyor. Evinde kaldığım arkadaşımdan öğrendiğime göre Trieste’nin o kadar çok değişken bir havası ve o kadar güçlü bir rüzgârı varmış ki, insanlar o dik yokuşlu yollarda ayakta kalmakta güçlük çekiyorlarmış. Zincirlerin amacı da, insanların acil durumlarda bunlara tutunarak ayakta kalabilmeleriymiş. Benim en başta, amacının yaya – yol ayrımını sağlamak olduğunu düşündüğüm bu zincirlerin yukarıda tasvir ettiğim bir işleve sahip olduğunu bizzat yaşayarak öğreniyorum.Sağanak yağmur sebebiyle Trieste’den çıkışımı iki gün ertelemek zorunda kaldıktan sonra 5. gün görece daha az yağan yağmura rağmen yola koyuluyorum. 3 günlüğüne gidip 5 gün kaldığım bu kente bir daha gelir miyim bilmem. Fakat Pearl Jam konseri dâhil olmak üzere son derece güzel güzel anılarla ve dinlenmiş bir şekilde ayrılıyorum bu kentten.
Artık iyiden iyiye kondisyon kazanmış bünyeme Kuzey İtalya’nın dümdüz yolları da yardım edince son derece rahat bir yolculuk sonrası San Giorgio diNogaro adlı bir kasabaya ulaşıp, güvenli olduğunu düşündüğüm bir alana çadırımı kuruyorum. Ancak Trieste’de başlayıp benim görmezden geldiğim bir sağlık sorunu şiddetini arttırmaya başlıyor. Sonradan kıl dönmesi olduğunu öğreneceğim kalçamdaki şişlik, bana hayatı çekilmez kılmaya başlıyor. Bulunduğu bölge itibariyle bisiklet sürmeme engel teşkil etmese de gündelik hareketlerim çekilmez hale geliyor; otururken bile zorlanmaya başlıyorum.
Bu sıkıntıya rağmen ertesi gün gene rahat bir yolculuk sonrası San Dona diPiave’ye varıyorum ve turumun kaderini hiç tahmin etmediğim bir şekilde değiştiren bir insanla tanışıyorum: Giuseppe.
İHTİYAÇ DUYARSANIZ BÖBREĞİMİN BİRİNİ SİZE VEREBİLİRİM
Bisikletçilerin bisikletçileri ağırlamasına olanak sağlayan warmshowers.org sitesi üzerinden iletişime geçtiğim 55 yaşındaki, eski bisikletçi ve şu an bir lisede öğretmenlik yapan Giuseppe ile aynı vakitlerde eve varıyoruz. Arabasıyla işten gelirken beni görüyor. Park ettikten sonra selamlaşıp eve geçiyoruz. Ev dediğim bir apartman değil; koskocaman ve yemyeşil bir bahçenin içerisinde bulunan 80 yıllık müstakil bir yapı. Etrafta tavus kuşları ve bir de köpek dolanıyor… Ev arkadaşı Luigi’ninde bize katılmasıyla, muhabbet eşliğinde yemeğimizi yiyor çok güzel vakit geçiriyoruz.
Ertesi sabah yataktan daha da büyük bir acıyla kalkıyorum. Anlıyorum ki artık kaçış yok; bir hastaneye gitmek zorundayım. Çantalarımı hazırlayıp bisikletime yüklüyorum ve Giuseppe’nin karşısına geçip konuyu açıyorum. Kendisinden bana en yakın hastaneyi tarif etmesini istiyorum. Buradaki yer sıkıntım sebebiyle yaşadıklarımın detaylarına maalesef giremeyeceğim.

Ancak gerçekleşenler kaba hatlarıyla şu şekilde:
- Giuseppe, o gün kız arkadaşıyla beraber tatile çıkacak olmasına rağmen benden beklememi rica ediyor. Şehir dışından oraya gelen 46 yaşında, 2 çocuk annesi ve Giuseppe gibi öğretmen olan Paula ile beni tanıştırıyor.
- Arabayla beni hastaneye götürüyor. Doktorun “kıl dönmesi” teşhisinden sonra, hiçbir uyuşturucuya maruz kalmadan hayatımın en acılı operasyonunu geçiriyorum. Doktor, neşter ile bölgeyi yarıp iltihabı temizliyor. Benden her 3 günde bir kontrole gelmemi ve en az 4 hafta bisiklet kullanmamamı istiyor.
- Moralman çöküyorum. Zira o kadar gün boyunca kalacak yere para ayıracak bir bütçeye sahip değilim.
- Giuseppe ve Paula, değil birkaç gün, sadece saatlerdir tanıdıkları benim için tüm planlarını değiştiriyorlar: Dilediğim kadar orada kalabileceğimi söylüyorlar.
- Doktorların daha fazla kontrole gelmeme gerek olmadığını ve iyileşmeyi beklemem gerektiğini söylemeleri üzerine, beni Pontebba adlı, İtalya’nın Avustura sınırına çok yakın ufacık bir dağ köyüne götürüyorlar. Müthiş dağ manzarası, İtalyan şarabı ve leziz yemekler eşliğinde zaman geçirmemi sağlıyorlar.
- Doktorların 4 hafta olarak belirledikleri iyileşme süresini sadece 10 günde atlatıyorum.
- Uğuruna o kadar sıkıntıya girdiğim ve daha da gireceğim turumu kurtardıkları için hayatımda hiç yaşamadığım kadar büyük bir minnet duygusu yaşıyorum kendilerine karşı. Benim vazgeçilmez dostlarım için kullandığım ve şaka olmayan bir tabir vardır: İhtiyaç duyarsanız böbreğimin birini size verebilirim. Benim için bu insanlar artık bu kategoridedir.
YENİDEN ÖZGÜRLÜK
Karışık duygularla ayrıldığım San Dona diPiave’den sonraki bütün günlerim dolu dolu geçmeye başlıyor. Bazen internet üzerinden, bazen de vakit geçirmek için gittiğim bir barda tanıştığım kişiler sayesinde üzerine para versem yaşayamayacağım anılar yaşıyorum.Padova’da o ünlü 7-1’lik Almanya – Brezilya Dünya Kupası maçını 60 kişilik İtalyan, Alman ve Brezilyalı bir toplulukla çığlık çığlığa izlemek, yukarıda bahsettiğim Paula’nın yaşadığı Montagnana’da havuza girmek, oğluyla beraber “PES atmak”, Mantova’da iki adet Türk mimarlık öğrencisi tarafından ağırlanmak, Cremona’da yağmur altında Dünya Kupası finali izlemek ve ertesi gün tam 135 km yol yapıp Voghera’da sıfır İngilizce bilen kadın bir çiftçi tarafından ağırlanmak ve hemen ertesi günü güneye doğru yol alıp, çok dik bir tepeyi aştıktan sonra yaklaşık 15 dakika boyunca yokuş aşağı inip pedala dokunmadan Kuzey’den Genova’ ya varmak…
Dolu dolu geçen bu günlerin ardından 3 gün boyunca dinlendiğim Genova, hayatımda gittiğim en güzel kentlerden biri olarak bende yer ediniyor. Daha önce İstanbul’da tanışmış olduğum arkadaşım Enrica, beni kendi arkadaş grubuna dâhil ederek hiç yabancılık çekmememi sağlıyor. Işığın zar zor girdiği dar ve kaotik Genova sokaklarında kenti arşınlıyorum.

Genova’dan batıya, yani Fransa’ya doğru ilerlerken bir karar alıyorum: Rotam olduğu gibi kıyıya paralel şekilde giden yollar üzerinden geçiyor. Ve bütün bu kıyıların üzerinde ücretsiz halk plajları ve duş imkânı var. Bu sebeple kalacak yer için para vermek yerine bu plajlarda kamp yapmaya başlıyorum. İnsanların şaşkın bakışları arasında çadırımı kuruyor, duşumu alıp, yanıma değerli eşyalarımı alarak bir bar buluyorum ve bu şekilde akşamlarımı geçiriyorum. Hatta, çadırımı kurduğum bu plajlardan birinde beni gören ve çevredeki bir kamp alanında ücretli kalan İtalyan bir grup gelip benime konuştuktan sonra o gece bana katılmaya karar veriyorlar…
Bu şekilde 3 gün yol aldıktan sonra, 4. gün, uzun bir tırmanışın ardından İtalya sınırından başlayıp, Fransa sınırında biten ve yokuş aşağı dik bir şekilde inen tünele ulaşıyorum. Bisikletim hiç beklemediğim şekilde hızlanıyor. Dümdüz şekilde devam eden tünelin sonuna doğru, yolun keskin bir viraja girdiğini fark edip frene asılmamla benim için faciaya sebep olabilecek bir kazadan kurtuluyorum. Yavaşlayıp bisikletimi park ediyorum. Bir ülkeyi daha arkamda bırakıyorum.
50 metre ötemde Côte D’azur, nam-ı diğer Fransız Riviera’sı başlıyor.
Önceki Yazılar:
Kasım Aralık
Turumla ilgili şimdiye kadar yaptığım bütün paylaşımlar için:
www.facebook.com/anothercyclingstory farukkaplan@gmail.com