Kılavuzu Karga Olanın


MERCEK


MERT TOPEL + ALPER MARAL CONTROL VOLTAGE PROJECT / MÜZIK HAYVANI
Control Voltage adını ilk Krzysztof Komeda klasiklerine yaptıkları kurcalamalar ile duymuştum. Bir Komeda hayranı olarak 2011’deki o konseri kaçırdığım için halen içim burkulur. Bu performansları o kadar dikkat çekici olmuştur ki sonrasında sırf bu proje için Polonya’ya çağrıldılar.

Ses insanı, öğretim görevlisi, birçok ekstra şey ile çevrili Alper Maral ile memleketin tuşlu çalgılar denince akla gelen ilk isimlerinden Mert Topel’in analog fetişlerini tatmin ettikleri proje olarak tanımlayabiliriz Control Voltage Project’i. Hani “O oyuncaklar benim olmalı” diye isyan ettiğiniz kuzeniniz veya komşunuzun çocuğu vardır ya, işte ekip meraklılarına aynen bu duyguyu yaşatıyor.

Her şarkıda diyotların, potansların, kabloların ve lehim pastası kokusunun fon oluşturduğu bir dünyaya giriyorsunuz. Günlük hayata dair olduğunu düşündüğüm şarkı isimleri bir anda izlemediğiniz ama olsa hayır demeyeceğiniz bir filmin sahnelerine dönüşüyor.

Mert Topel ve Alper Maral her ortamda “Benim çalgım synthesizer,” diyen iki müzisyen olarak uzun zamandır dinlediğim en keyifli elektronik işe imzalarını atmışlar. Müzik Hayvanı’da bu albümü yayınlayarak varlığının sebebini bizlere tekrar hatırlatmış oldu. Söyleyecek iki söz var; eller sağlık ve hemen dinleyin. www.muzikhayvani.com/cvp.html

AYSUN ÖNER / BEYAZ YAKALI EŞCİNSELLER / İLETİŞİM YAYINLARI
Ayrımcılığın tahsille ilgisi olmadığını biliyoruz. Aysun Öner’in kitabı Beyaz Yakalı Eşcinseller, adı üstünde beyaz yakalı eşcinsellerin karşılaştıkları ayrımcılık, yıldırma ve kendini saklama zorunluluğu gibi sorunları ele alıyor. Bu ayrımcılığın nasıl derinlere nüfuz ettiğini dile getiriyor. Beyaz yakalı eşcinseller, bu ayrımcılıkla baş etmek için türlü stratejiler geliştirmek zorunda kalıyorlar; bir sevgili “uydurmaya” varana dek... Ayrımcılığın nasıl derinlere nüfuz ettiğine dair uyarıcı bir çalışma.

“Ben bir yere yaslanmam, ben yaslansam ibne olurum, Şevket Bey aynı şekilde dursa sorun olmaz, Şevket Bey’le konuşurken ben kollarımı çapraz şekilde göğsümde kavuşturup, dik durarak konuşurum. Çünkü yaftam hazır.” Aysun Öner, eşcinsellerin görece az önyargıyla karşılaşacakları, görece “hoş görülecekleri”, görece rahat edecekleri ortamlar olabileceği beklentisinin bir önyargı olduğunu ortaya koyuyor!

 

YAYIN


Türkiye’de eğitim sistemi hiçbir zaman günyüzü görmedi. Her ikisi de akademisyen olan Aslı Vatansever ve Meral Gezici Yalçın’ın İletişim Yayınları’ndan çıkan “Ne Ders Olsa Veririz”/Akademisyenin Vasıfsız İşçiye Dönüşümü isimli araştırması üniversitelerde akademisyenlerin yaşadığı güvencesizlik, kötü çalışma koşulları, motivasyonsuzluk, tükenmişliğin bir resmi.

Prekarizasyon ve emek sömürüsünü inceleyen kitapta özellikle vakıf üniversitelerinin durumları mercek altına alınıyor ve memleketin çağdaşlık sorunlarına damardan giriyor. 
 

FİLM

Biopiklerin gemi azıya aldığı zamanlardayız. Cumberbatch’in Alan Turing’i, Redmayne’in Stephen Hawking’i pek popüler oldular. Müzikal alanda ise daha yeni Jimi Hendrix (All is By My Side) ve James Brown (Get on Up) biopikleri izledik. Bunların bu seneki en iddialısı The Beach Boys’un lideri, efsane müzisyen Brian Wilson’un hayatını konu alan Love and Mercy. Bill Pohlad’ın kotardığı Love and Mercy, Wilson’un karmaşık ve zorlu hayatına bakarken iki yetenekli oyuncuyla kotarmış bunu. Pek sevdiğimiz Paul Dano, Wilson’un gençliğini oynarken, kariyerinde ikinci bir parlak dönemine girmekte olduğu gözlenen John Cusack de, çok benzemese de, orta yaş dönemini. Wilson’un kopuk doktoru Eugene Landy rolünde ise Paul Giamatti’yi izliyoruz. Brian Wilson müziğine ve hayatına aşina olanlar için, bu popüler müziğe neredeyse The Beatles kadar damga vurmuş müzisyenin hayatı ciddi bir seyirlik olacaktır.

DİZİ

2015’in hızını aldığı şu dakikalarda yeni dizi konusunda seçeneklerimiz artıyor. Bazılarını cebe atıp bu  ay Fortitude’den bahsedeceğiz. Nordic-noir sevenler ise daha da bir dikkatle okuyabilirler. Fortitude, Kuzey Kutbu’nda 700 kadar kişinin yaşadığı bir kasaba. Suç oranı pek düşük ve valimiz (Forbrydelsen’in “Sarah Lund”u Sofia Grabol) buzdan bir otel inşaatına girişmek istiyor. Ama eriyen buzlar bir mamut fosili ortaya çıkarıyor, bir bilim adamı ölüyor ve işler karışıyor. Bir anda (biraz Broadchurch’de olduğu gibi) insanların sırları ortaya saçılmaya başlıyor. Aslında konu çok yeni olmasa da işin kutup fonu ve Stanley Tucci, Michael Gambon gibi saygın aktörlerle izlenilir kılıyor kendisini. İşin içinde buzların erimesi ve altında yatanlar gibi aslında gayet güncel bir konuda olunca şimdilik fena gitmiyor. Uluslararası insan çeşitliliği de ayrı bir güzellik. Modern ve güzel bir noir. İlgilenilebilir.

ALBÜM

Jose Gonzalez de Fink gibi aynı dertten muzdaripmiş. Vokal ve klasik gitarınıza çok güvenebilirsiniz ama bunları besleyen bir atmosfer de önemli. Damien Jurado’nun son yıllardaki saykodelik denemeleri mesela bu konuda gayet iyi bir örnek. Gonzalez bunu Junip ile yaptığı için solo kariyerine 3. albümü Vestiges & Claws ile geri döndüğünde 8 yıl önce kaldığı yerden devam
etmeyi makul bulmuş. Hafiften Afrikalı ritimler ve Gonzalez’ten ne bekliyorsak bu albümde var. Prodüktörsüz çalışmasının getirdiği ham sound güzel ama ilk iki çalışmasındaki kadar güçlü şarkılar yok gibi gözükmekte. Bu da sound’dan çok şarkılara güvenen albüm için problem. Gene de günümüzün en yetenekli şarkıcı / şarkıyazarlarından olan Gonzalez’e kulağımız her zaman açık.

Geç şöhret olanlar kulübünün yeni üyesi Duke Garwood. 2013’te Mark Lanegan ile ortak yayınladıkları Black Pudding ile radarlarımıza giren Garwood yeni ve 5. albümü Heavy Love ile tek tabanca da gayet iyi işler yapabileceğini kanıtlıyor. Zamanında The Orb ve Afrikalı Masters Musicians of Jajouka ve Tinariwen gibi ekiplerle de çalışmışlığı olan İngiliz gitarist ve şarkıyazarı, Lanegan’ın 2012’deki harika albümü Blues Funeral’a arttığı katkıyla başlayan kariyer hareketlenmesinin doruğunu yaşıyor. Heavy Love, Garwood’un gene bayağı Lanegan’a benzeyen vokali (biraz da Steve Gunn)
ve blues havalarının gayet modernleştirilmiş halleriyle yılın şu ana kadarki en iyi çalışmalarından biri. Afrika havalarının (bu ara çok oluyor bu) da yer yer yüzeye çıktığı albüm Josh Homme’un
Kaliforniya’daki stüdyosunda kaydedilmiş ve Alain Johannes de prodüksiyona yardım etmiş. 46 yaşındaki Garwood’u geç tanıdık ama pek de memnun olduk.

Avustralyalı saykodelik rock’çılar Pond’un ocak sonunda çıkan albümü Man, It’s Feels Like Space Again’den bahsetmeden önce mevcut bir kafa karışıklığını gidermek gerek; Pond Tame Impala’nın yan projesi değil arkadaşlar. Perth’de birlikte büyümüş, birlikte düşünmüş, birlikte müzik üretmiş bir tayfadan çıkan, evet, çok benzer müzikal hissiyatlara sahip iki ayrı grup söz konusu. Geçmişte ve bugün de grup elemanlarının her iki grupta birden çalması kafaları karıştırıyor. Neyse, albüm, adından da anlaşılacağı üzere, Pond’un ilk albümlerindeki hadiselere geri dönüşünü gösteriyor öncelikle; uzay. Sound olarak ise ilk albümlerdeki krautrock’a yakın deneysellikte ya da Tame Impala sürüklenmesindeki son iki albüm çizgisinde de değil. Klavyelerin ve efekt pedallarının bir hayli öne çıktığı bir Flash Gordon soundtrack’i gibi neredeyse. Pond için hayırlı olmuş. Tame Impala ile kıyaslanmalarının önüne geçmişler sanki. Tabii ki biz o ilk, özgün hallerini özlemeye devam etmekteyiz. Lakin kolonizasyonun fiilen başladığı şu günlerde yeniden uzayda gibi hissetmek de normal.

KONSER

Yukarıdaki Duke Garwood meselesinde adını pek geçirdik Mark Lanegan’ın. O da bizi duymuş olacak ki kısa bir aradan sonra yine İstanbul’u şereflendiriyor. 2012’dei harika Blues Funeral’ın turnesindeki ziyaretinden sonra geçen yılki Phantom Radio’nun da turnesinde es geçmiyor. Phantom Radio önceki kadar iyi değildi belki ama Lanegan bu tarz gelip geçici hislerle dinlenecek bir isim değil. Tarihin gelmiş geçmiş en iyi vokalistlerinden biri. Hem de elektroniklerle de arası iyi bu aralar. Her zamanki gibi kaçmaz. 18 Mart, Çarşamba, 21:30 / Salon İKSV

Tarihin en büyük davulcularından biri olarak gösterilen Tony Allen da yılın olay konserlerinden. Nijeryalı müzisyen Fela Kuti’ye çalarak kariyerine başlamış, daha sonra hem yarattığı diyebileceğimiz Afro-Funk hem de aralarında Jimi Tenor, Damon Albarn gibi isimlerin yer aldığı Batılı tarzlardaki çalışmalarıyla müziğe büyük katkılar vermişti. Son albümünü geçen yıl Film of Life adıyla yayınlanan ustayı önce davulcular görmeli. Sonra da herkes. 2 Nisan, Perşembe, 21:30 / Babylon