Caz Sandığın


Söyleşi: Volkan Balkan

Moda sakinlerinden biri... Gitar çaldığında dünya sakinlerinden biri oluyor. TRT Caz Orkestrası’nın da şefliğini yapan Neşet Ruacan bu topraklarda cazdan bahsedilince bir çırpıda akla gelecek isimlerden biri. Geçen sene Ece (Göksu) ile beraber albüm kaydedeceklerini ve bunun Ruacan’ın ilk kayıdı olacağını söylediğinde şaşırmıştım. İkili kaydetmek istemişler, sonra birkaç parça için Volkan Hürsever’i de davet etmişler. Bakmışlar basla daha bir güzel olmuş, bütün albümde çalmış Hürsever. Bir Henry Mancini bestesinden adını alan Slow Hot Wind albümü caz standartlarından oluşuyor. Neşet Ruacan pek beste yapan biri değil, fakat okul gibi bir caz gitaristi. Artık pek çok alanda kalmayan, işinin ehli yani. Sohbet keyifli olunca türkü barlardan Topkapı’ya, Maksim’den Arjantin’in köhne kulüplerine kadar konuştuk.

Epey geç gelen bir albüm, isterseniz oradan başlayalım.
Benim açımdan her şey geç. Ben şarkıya uyuyorum: Dönülmez akşamın ufkundayım, vakit çok geç. (gülüyor) Bizim için albüm geçliği tamamen ülkenin durumundan kaynaklanıyor. Bizim gibi müzisyenlerin bugüne kadar yapılmış canlı kayıtlardan oluşan 20 - 30 tane albümü olması gerekirdi. Bütün dünyada bu böyledir. Bunlar yapılmadı. Halbuki, geçenlerde vefat eden ağabeyimiz Jim Hall mesela… Jim Hall’un 60 tane albümü varsa, ilk 40 tanesi onunla bununla çaldığı canlı kayıtlardır. Şimdi o zaman bakacak olursan; benim Süheyl Denizci’yle, Erol Pekcan’la, Selçuk Sun’la, Tuna Ötenel’le, İmer’le (Demirer), yabancılarla falan filan, 30 tane sideman olarak bulunduğum performansların çoktan bu ihtiyacı karşılıyor olması lazımdı. -Sideman denir ama yanlış esasında. Group member demek lazım, yani grup üyesi. Sideman biraz daha şey oluyor, değiştirilebilir insan. Hani, o gelmezse diğeri gelir gibi-. Ondan sonra 50’ne 60’şına gelmişsindir, sen de dersin ki, “Dur hemşerim, bu da benim plağım.” Bunu çok erken yapanlar, daha grup üyesi olarak 5’i 10’u bulmamışken solo albüm kaydedenlerin hepsi tökezledi. Bu tökezlemenin içine Marsalis bile dahil. Şimdi sen Marsalis’i Art Blakey grubunda dinle, bir de kendi grubunda dinle. Blakey’nin grubunda, kamçıların altında ter döken bir delikanlı var, ortalığın canını okuyor. Kendi albümüne gelince kendi konforunu yaratıyorsun tabii. O konfor da çok yaramıyor insana. Oradan da diğer tarafta çıktığı kadar malzeme çıkmıyor insandan bazen. Biz de biraz böyleydik. Benim kendi stüdyom vardı. Fatih Erkoç’la ortak bir stüdyo tuttuk. Bir kere o bant benim için dönmedi. Ben gitarımı alayım, şurada sokağın köşesinde çalayım. Benim derdim o yani.

Bu sizin tercihiniz tabii...
Tercihim ama bu Türk müziğinde de olmalıydı. Efendim 1962 Maksim gecesi bilmem ne kaydı… Behiye Aksoy’un, Zeki Müren’in Maksim bilmem ne konseri… Zeki Bey stüdyoya girecek, palavra palavra şarkıları biraraya getireceksin halk beğensin diye, prodüktör de diyecek ki “Abi, şundan koyalım satılsın,” büyük para yatırılıp, büyük bir şey yapılacak. Onu gazinoda dinler insanlar; Türk müziğinin geleneğinde bu vardır. İnsanlar gazinoya gider alaturka müzik dinlerlerdi. Onun kaydını istemez mi şimdi bu insan? Oradaki program müzik dinleyicisine göre yapılmıştır. Onu demek istiyorum yani; eksiğimiz bizim, tercih değil.

Asıl icra sahnede gerçekleşiyor diyorsunuz...
Tabii, tabii… Eğer teybe karşı masal anlatabiliyorsan, flört edebiliyorsan çok iyi. Ama yapamıyorsan, bu insana karşı yapılır. Bu iletişimdir yani. Özellikle caz müziği iletişme dayanır çünkü dikte unsuru cazda düşürülmüştür. Klasik müzik gibi değildir yani. Klasik müzikte koyarsın önüne bir eseri, eserin yorumcusu onu dikte tavrıyla çalar. Tabii ki içinde yorumu var, ama cazda beni nasıl dinlediklerine göre çalışım değişir. Çalma malzeme değişir; do yerine re basarım. Her şey, müzik değişir. Yanında çaldığın insanlara göre çaldığın solo o anda değişir. Cazda bu varken, bunun bir ayağını yok edip caz yapamazsın. Duvara caz olmaz yani.

Aklıma geçen gittiğim Avishai Cohen konseri geldi. Daha önce İstanbul’un çeşitli konser salonlarında da dinlemiştim. Fakat Babylon konseri diğerlerinden epey farklı oldu. Belki konser salonunda daha rafine bir müzik dinliyoruz ama kulüp atmosferinde başka bir hal alıyor müzik. Snob ya da üst zümreye hitap eden tavrı da kalkıyor ortadan.
Aynen katılıyorum. Caz işi kulüp işidir. Sigara da serbest olacak, her şey serbest olacak. Tabii ki olamayacak artık da… Eski kulüplere bakacaksın… Hele o Arjantin kulüplerinde filmler çevirmişler, bir tanesini geçen koydum facebook’a. Antonio Vargas Heredia’nın bir şarkısını söylemişler, orada bir kulüp canlandırmışlar; e be kardeşim bu yani! Hatta daha ileri gidiyorum, besteci besteci diye bize yutturulan o büyük adamların hepsi aslında usta birer aranjör. Bir tanesinden bir tek melodi çıkmıyor. Bak adama orada, kırık piyanonun başında, o kulüpte şarkıyı söyleyen kadına âşık. O melodi orada çıkıyor. Diğer Bach, Beethoven, -Bach için bir şey söylemiyorum ama– hepsini al; bir tane tema vardır, bir halk müziğinden araklama bir temadır o, ondan sonrası şişir babam şişir aranjmandır. Yani onun nasıl sahneleneceği, işte formlar yaratılmıştır, bilmem ne… Hiçbirisinde melodi falan bulamazsın. Eve giderken ağzınla söylediğin melodi zor çıkar. Varsa o da alıntıdır zaten. Yani onlar kendi halk müziğinden almışlardır. Hep böyle çıkar. Ama o Arjantinli herifin yaptığı besteye bir bakıyorsun, hüngür hüngür ağlıyorsun kardeşim. Beste böyle yapılır. Dediğin gibi yani, cazın o bakımdan durumu çok farklı.

Farklı olan bu durumu biraz daha açalım hatta... Müziğin dışında; görsel, işitsel ya da bir hissiyata dair okunabileceğini düşünüyorumcazın. İstanbul’da jazzy olan ne sizce?
Jazzy olmayan her şey çürüyor demektir, ölüyor demektir. Jazzy olan her şey yaşıyor, paylaşılıyordur. Caz bir fusion’dır. Hayata da girerse hayat yeşerir. Mesela argo cazdan gelmiştir. Eğer bir insanın argosu yoksa o insan ölüyor demektir. Cazın çöpü çoktur. Çöpü olmayan şey yaşamıyor demektir. O jazzy durum İstanbul’da var işte. Topkapı garajlarına gidersin, caz yapılıyordur işte orada. Resmen caz yani. O hitaplar; bilmem ne “Kalkıyor abi,” diyor, “ikizlere bere abi,” diyor, herif sütyen satıyor. (gülüyor) Bunlar caz işte yani. Yani zekâ, şeyler ve onları birleştiren mizah… Yani o boyut. Görüneni söylemiyor; “Sutyen var, sutyen var,” demiyor. Bunu sahiplenmeye kalkıyorlar, sokaklarda graffiti’lerle rap’çiler falan ama esas caz bu. Rap’in de özünde bu vardır. Şehri şehir yapan cazdır. Aileyi aile yapan da cazdır aslında. İyi aileler cazcıdır. Birbirlerine hitapları… Çocuk anne figürünü kaldırır ortadan “Ya, sen de amma kaprisli kadınsın,” diyebilir, işte bu cazdır. Çocuk anne figürünü kaldırmadığı müddetçe o ilişkiden hiçbir hayır gelmez. Bunu yapan toplumlar, aileler, şirketler domuz gibi ilerler. Anne de sustu orada. Bir anda onun arkadaşı gibi oldu. Şimdi kendi yerini sağlamlaştırdı. O da onu bunu yapabilecek. “Ulan, ne bela çocukmuşsun sen,” diyebilecek yani. Bunu diyemedikten sonra, aman ben onun kalbini kırmayayım derken dayağa kadar artık sıkışan bir ilişki. Ya da karı kocaysa birbirini terk etmeler falan…
Bizim cazda yapamadığımızı türkü barlar harika yaptılar. Biz öyle kulüpler kurabilmeliydik ki o çocuk türküsünü de alıp çalabilmeliydi. Hayalim buydu: oraya giden birisi, yaratıcı bir şey; ne olursa olsun o da sahneye çıkabilmeliydi. Böyle bir fusion… Sırf müzik adına güzellik yani. Onlar da belki türkülerden sıkılıp, işte “Bilal, hadi sen de gel çal,” falan, buradan kendi fusion cazımız çıkacak belki de.
Füzyona gelelim isterseniz buradan. Dünyada muazzam örnekleri varken -ki bahsettiğimiz Avishai Cohen de bunu layıkıyla yapanlardan biri- bu denli zengin bir kültürel çeşitlilik üzerinde neden yapılamıyor?
Fusion olması için birden fazla olgu olması lazım. Üçlü de olabilir; klasik, caz ve halk müziği de olabilir. Bu olgulardan eğer birisi ben değişmem derse fusion olmaz. Değişmeyi kabul edecek. Biz gidip halk müziğinin veya sanat müziğinin efsaneleşmiş şarkılarını alıyoruz… Onları değiştiremezsin. Yeni malzeme yapacaksın. Yeniye kimse yanaşmıyor. Halk müziği söyleyen diyor ki işte: Gesi Bağları, Sarı Gelin… Yani var olan şeyler. Şimdi sen bunu aldığın anda zaten bittin. Bu olduğu gibi orada, o değişmez. Formu uygun değil. Sözleri devamlı tekrar ediyor. A’sı var B’si yok. Hep A dönüyor. A, A, A, A diye giden bir form. Bunu değiştiremezsin. O zaman ne oluyor, ortaya solo bölüm açılıyor. Haydi bakalım… Ortaya açtığın solo bölümle bunun ne alakası var? Ona açtığın solo bölümle diğer parçaya açtığın solo bölüm aynı. (gülüyor) Sadece bir solo bölüm açıyorsun, bir şey yapmıyorsun yani. Radyoda bir kanaldan diğerine geçmişsin gibi. O zaman kendin yapacaksın. İşte Avishai Cohen’in falan yaptığı şey biraz bu. Baya alaturka parça yapacaksın, caz ama. Halk müziğine benzer beste yapacaksın. Mesela çok sevilen halk müziği sanatçısı -konservatuvarın da başındaydı- Nida Tüfekçi, halk müziğinde beste olmaz diyordu. O konu kapanmıştır, daima anonimdir diyordu. Şimdi hem üniversite, hem de kaynaklar tükenmiştir, olmaz. Klasik müzik konservatuvarlarında da diyorlar ki mesela: Modern müzik Mahler’le bitmiştir. Senin artık yapacağın bir şey yok. Böyle bir şey olur mu?Sen kimsin ki buna karar verirsin? İnadına başka besteciler çıktı. Çoğulcular çıktı mesela, pluralistler. Adam bir eser yazıyor, her çağın müziğinden bir şeyler koyabiliyor eserin içine. Barok da, Rönesans da, erken dönem de, modern, atonal, seriyal… O anda ne teknik düşünce içine girmişse, eserin içine serbestçe koyabiliyor. Alın size cevap yani bunlar. Beğenen dinler, beğenmeyen dinlemez. Onu diyorum yani, eğer halk müziği ele alınacaksa efsaneleri bırakacaksın. Buna kimse yanaşmıyor. O zaman olmaz. Kendin yazacaksın bir tane. Mesela, Kamil Erdem’in çok güzel bir saz eseri var. Bir tane longa yazdı, caz-rock. Hem de nasıl, çalabilene aşk olsun yani. Bayağı ciddi. Onun yaptığı çok önemli işte. Geleneksel bir melodi de kullanmadı. Oturdu yazdı. Bir Türk’ün aklına nasıl bir melodi gelir, caz bilen bir Türk’ün aklına… Aziza Mustafa Zadeh de öyle, bilenenlerin dışında çok beste yaptı o da. Gece yatarken ya da banyoda Azeri bir müzsiyenin aklına ne geliyor; dünyada eksik olan ve onun beyninde olan ne var? Böyle gidilse şimdiye kadar çok başarılı olunurdu. Var olan üstünden çalışılmasını eğitim amaçlı uygun görüyorum. Çocuğa dersin ki “Al kardeşim bunu aranje et,” sonra tenkit edersin enstrümantasyonunu falan, bu olur. Ama insanın müzikal yolunun bu olması biraz zor. Yeniden yaratacaksın, otur yaz. Hatta, Türk müziğindeki güfteler aslında birer şiir. Şiirsel değerleri çok yüksek olan sözler bunlar. Mesela Amerikan caz standartlarında bunu göremezsin. Hepsi şarkı sözüdür onların, bir de asker mektubu gibi berbat sözlerdir. Türk müziğinde bu çok kuvvetli, çünkü alıntı yani. Şiiri alıyor. Şiirin de vezni belli olduğu için parçaya uyuyor. Şimdi ben de diyorum ki bu şiirleri alıp, üstüne yapılmış olan besteyi yok farz edip, yeni baştan beste yapmak bunlara… Sen o sözlerden etkilenmişsin ve ona başka bir melodi yazıyorsun.

Bir gerçek var ki, bütün dünya tıkandı, Anadolu’ya geldi olay. Anadolu çok önemli. Bunun bir benzeri yok. Hangi topraklarda bunları yaşayabiliyorsun? Çinli beş notayla müzik yapıyor. Pentatoniği bulmuş rahatlamış. (gülüyor) Anadolu’dan daha doğuya gidiyorsun, Kafkaslar vs. her taraftan bir ses geliyor. Bunlar tanımlanmış sesler, tesadüf değil yani. 200 küsur makamdan bahsediyorsun. Bunların en az 50 tanesi halk tarafından tanınıyor. Benim dedem, anneannem, “rast oldu, hicaz oldu…” yani düşünebiliyor musun? Batı bir majörü, minörü şey yapana kadar, sen geliyorsun modal olarak bir notasının farkıyla isminin değiştiğini, hüzzam olduğunu falan söylüyorsun. Bu ne medeniyettir ya! Ezanımız beş değişik makamda okunuyor. Yani sen depremde toprak altında kalsan, dışarıdan ezan sesi geliyorsa gün sabah mı, akşam mı anlayabilirsin. Böyle bir şey olur mu ya! Bunlar işte, ürünü kullanmak… Oraya geliyor. Bu konu üzerine düşünmek lazım hakikaten: “Ben yeteneklerimin, eğitimimin tümünü kullanıyor muyum?” Bunların hepsinin beraber olması lazım. Avishai Cohen o mesela. Onu yaptı çocuk. Yeni malzeme kullanacaksın. Bırak kardeşim efsaneler yerinde dursun. Ama bu söz “araklama” işinde benim umudum var. Güfte olmuş şiirler şiirliklerinden kaybetmediler. Başka yere de güfte olabilir onlar. Çünkü onları İngilizceye de çevirebilirsin. Bir kere yabancı ukala bir kadın vardı, Bodrum’dayız; Fatih Erkoç, “Dönülmez Akşamın Ufkundayım”ı söylüyor… “Biz sizin şarkı sözlerinize asker mektubu deriz, bir iki tanesi hariç,” dedim. (gülüyor) “Ya, öyle mi?” diyor kadın şimdi, “bak bu şarkı sözlerinde ne diyor biliyor musun?” dedim, “ne diyor?” dedi. Tabii çevirmesi de zor. “I’m at the horizon of the night of no return and the time is too late”. Kafasına duvar düşmüş gibi oldu. “Bu şarkı bunu mu söylüyor?” dedi. “Evet, dedim bunu söylüyor. Biz sizinkilere asker mektubu deriz.” (gülüyor) juzma2@yahoo.com