Bir boktan anlamayan müdürlerin emrinde, hayallerini yarım ekmek tavuk döner ve bir şişe ılık votkaya satanların sesi: SLEAFORD MODS
Ali Yavuz
İsim yanıltmasın, ne Sleaford'lular, ne de Mod’lara benziyorlar. Nottingham’ın bağrından kopmuş iki delikanlıdan birisi, çeşitli tutturamamış gruplarda şarkı söylemiş ve bundan nefret etmiş, diğeri ise bilgisayarında ürettikleriyle birkaç EP çıkartmış sadece. 2006’da tanıştıklarından beri çok sayıda single çıkartmışlar ve yöresel bir şöhrete sahip olmuşlar. İki sene önce çıkan ve The Wire ile Uncut eşrafının radarına giren Austerity Dogs’la fitili yakıp, geçen sene Tied Up in Nottz’la lanse edilen Divide and Exit albümüyle de patlamayı gerçekleştirdiler. 2013’ten beri tüm Britanya’yı turlamakla meşgul olan ikili, geçtiğimiz yıl Avrupa’nın geri kalanında da inceden tanınmaya başladı, bir de ABD konseri verdi.Fern’ün müzikleri oldukça keskin, ham; öyle üzerine güzellemeler yapılacak derinliğe sahip olmayan, hip-hop’a dokunup kaçan, ama daha çok punk’ı anımsatan, sizi kolayca yakalayan mütekerrir melodiler. Williamson’un birkaç ay önce Grammer Wanker adlı bir kitaba da dönüşen sözleri ise İngiltere orta sınıfının dehlizlerinde sıkışıp kalmış sinirli bir adamın şikâyetleriyle dolu. Bu buluşmanın sonunda ortaya, Sex Pistols’tan beri İngiltere’nin -ve tüm mütena olma derdindeki memleketlerin- müzikten yediği en büyük tokat çıkıyor. Biraz ileri gidip, müzik dünyasının uzun süredir bu kadar fazla söyleyecek şeyi olan ve bu kadar net söyleyen, daha gerçek, daha bugüne ait, daha bize dair bir şeyle karşılaşmadığı da iddia edilebilir.
Sleaford Mods’un çalımla, ince paslarla derdi yok; kaleyi gördüğü yerden zımba gibi vuruyor. Felsefi tınlamak için ağdalı kelimeler kullanan, groove yakalamak için nereye tutunacağını şaşıran çağdaşlarının yanında bambaşka durmaları bu yüzden. Kalabalık belediye otobüsünün biraz sonra dayanmak zorunda kalacağınız camındaki ter lekelerinden, bar tuvaletindeki yer karoları üzerinde biriken sidikten, imdadınıza yetiştiği için bahşiş attığınız torbacılardan bahsediyorlar. Basit bas riff’leri etrafında dönüp duran ritmlerin eşlik ettiği küfürlerden nasibini almayan yok: Les Paul gitar alıp kendini müzisyen zannetmeye başlayanlar, koluna boylu boyunca dövme yaptırınca hayatı değişti zannedenler, “Ayrıldığınız şirketteki göreviniz ne kadar da güzelmiş aslında. Neden orada kalmayı değil bize gelmeyi tercih ettiniz?” diye soran İK uzmanları, başbakanın berberi, feedback hayranı müzik ukalaları, dilbilgisi fetişistleri, müthiş bir bir hayatı varmış gibi davranmaya çalışan yapayalnız DJ’ler, sen, ben ve diğerleri.
Evet, değindikleri konuların bir kısmı çok İngiltere’ye özel. Ama anlattıklarının burada neye tekabül ettiğini anlayacak kadar benzer bir ortamda yaşamıyor muyuz? Ayrıca, memleketimizde alt-orta sınıfın çilesini fakir edebiyatı yapmadan, arabeske kaçmadan anlatana rastlamanın çok zor olduğunu düşünce, Sleaford Mods “ilaç gibi” geliyor.
İş arıyorum. Elimde bir kutu Strongbow, darmadağın, SGK’nın verdiği depresyon broşürüne tutunuyorum.
yallahtazyik@gmail.com