Kara Yazı


Bülent Kale
Bir bahçe hatırlıyorum. Portakal ağaçları. Dua eden bir kadının elleri gibi göğe yükselen dallar. Portakal çiçeklerini hatırlıyorum. Önce bir bebe dişine benzeyişlerini, sonra birden patlayarak açılıp gülüşlerini, pat pat pat gülüşlerini. Sonra her yerin, her şeyin yeni doğmuş gibi kokuşunu. Göğün ve yerin, güneşin ve rüzgârın, yağmurun ve bulutun, gecenin ve gündüzün yeniden doğmuş gibi kokuşunu. Bebek gibi gülüşlerini. Bizi gerçekten, hiç hesapsız sevişlerini. El edişlerini. Bizi hayata çağırışlarını.

Kokuyu eskiden biliyorum, o an almıyorum. Gülüşleri görüyorum ama duymuyorum. Her şey kopmuş bir yerinden. Her şey biraz kırık. Bir camın ardından izliyorum. Bir adam, ihtiyar, arkamda bir mindere oturmuş sessizce yere bakıyor. Ya da hiçbir yere bakamayan gözleri var. Saçları darmadağın, bembeyaz sakalları yalnızca dudaklarının kıyılarında kehribara çalıyorlar. Sigarasından bir nefes alıp üflüyor ve o sarılıkla beraber tüm yüzü kayboluyor. Boynunun üzerinde beyaz bir bulut oluyor.

O bulut anılarla ve hayallerle yüklü. O bulutun içinde bir çocuk doğuyor. Büyüyor. Ağlıyor, gülüyor. Hastalanıyor, iyileşiyor. Yürüyor, koşuyor, konuşuyor. Düşüyor, kalkıyor. Gidiyor, geliyor. Sokağa, bahçeye, oyuna, okula, tarlaya, köye, şehre, gurbete, üniversiteye, işe, güce, kendi kurduğu eve. Ama hayır, öyle olmuyor, hikâye tamama ermiyor. Hikâyeyi yırtıyorlar. Çocuğu kesip alıyorlar. Hikâye kanıyor. Ama o çocuk neredekimnasılnezamanne?

Bulut var bunu bilmek ama söyleyememek, bulutun dili olmamak. Bulut hep duygu olmak. Bulutun canı yanmak. Bulutun içi kanamak. Bulut dayanamamak. Bulut ağlamak. Ağlamak. Ağlamak. Bulutun gözyaşları hep aynı yere düşmek. Minderdeki çiçeğin üstüne. Çocuk bunu görmek. Sonra hep çocuğun rüyasına girmek. Rüyasında yağmur nereye yağmak, orada minderdeki o kocaman çiçekten büyümek…

Sonra akşam oluyor, o beyaz bulutu ve portakal çiçeklerini de karasına katarak kararıyor hava. Evde uzun eski bir ağıt gibi yaşayan kadın giriyor odaya. Süzülüyor mu demeli yoksa. Yok gibi yaşıyor çünkü o günden sonra. O günden sonra ağzından hiç eksik olmayacak mırıl mırıl bir ağıtla yer yataklarını yapıyor. Sessizlik. Karanlığın ve yatağın içinden yükselen kesik kesik hıçkırıklar. Gözyaşlarına bulanmış Kürtçe fısıltılar: “Bir vardı, bir yok oldu,” diyor biri. “Gözümü kapayınca var, gözümü açınca yok,” diyor öteki. Gözlerini kapayıp onun yanına gidiyorlar. Ben yalnız kalıyorum odada. Hemen kapıyorum gözlerimi ben de, onlara yetişmek için.

Yıllar geçiyor üzerinden, gözümü kapatmama gerek kalmıyor bir zaman sonra. Bir rüzgâr esse yetiyor; rüzgârın içinde adımı ünlüyor, ben onunkini bağırıyorum. Sonra hep aynı sahne kuruluyor: Bir köy evinin merdivenlerinde oturuyorum. Elimde çakı, bir dalı soyuyorum. Bir çift kapkara neşeli göz yaklaşıyor “Hadi,” diyor “Göle kadar koşalım.” Yanıt beklemeden koşmaya başlıyor. Ardından köpeğimiz fırlıyor yattığı yerden. “Bekle!” diye bağırıyorum yerimden fırlarken. “Yetiş!” diyor hızla koşarken. Bir köpek neşeyle havlıyor. Adını ünlüyorum. Adımı ünlüyor. Kahkahalar, çığlıklar atıyoruz. Rüzgârı, ışığı, zamanı yırtarak koşuyoruz, bu hayat bizim için kurulmuş gibi.

Sonra ne oluyor bilmiyorum. Rüzgâr kesiliveriyor. Sesler sönüyor. Bozkırın ortasında, evle gölün arasında bir yerde bir tek ben kalıyorum ve orada bir başıma büyüyorum. Yapayalnız. Kapkaranlık. Acıyorum. Gözlerim doluyor. Başımın olduğu yere bir beyaz bulut gelip yerleşiyor. Yağmur yağıyorum. Sessizce. Uzun uzun. bulentkale@gmail.com