2. hayatta 20. Yıl


Utkan Çınar
Bob Dylan’ın kariyerindeki yeniden doğuşu 1989 yılında yayınladığı Oh Mercy ile başladı. 1980’lerin çoğunda oybirliğiyle vasat kabul edilen albümler yapmıştı. Şu günlerde çıkardığı yeni albümü Together Through Life ile ise bu karavanasız dönemin 20. yılını kutluyoruz. Hâlâ kaldıysa Dylan’ı Blowin’ in the Wind’den ibaret sananlar ortamda (maalesef sayıları az değildi) aşağıya davet ediyoruz.
 
1988 yılında Down in the Groove yayınlandığında yerin dibine sokulmuştur eleştirmenler tarafından. Neredeyse herkesin ortak görüşüdür bu. Dylan da yeni bir albüm yapıp yapmama konusunda kararsızdır. Bu atmosferde Daniel Lanois ile buluşurlar New Orleans’ta. Kayda girmelerine bir hafta kala Dylan bir Al Jolson kasedi yollar Lanois ve teknisyenler Malcolm Burn ve Mark Howard’a (beraberindeki notta: “Bunu dinleyin. Çok şey öğrenebilirsiniz,” yazmaktadır). Dylan’ın en sevdiği iki şarkıcıdan biridir Jolson (diğeri Sinatra). Albüm Dylan kurallarıyla sadece akşamları kaydedilir. Lanois’e göre akşamları daha karanlık ve gizemlidir sesler. Oh Mercy’de bunun kanıtıdır zaten. Kanımca Dylan külliyatının en güzel şarkısı da vardır bu albümde: Most of the Time. Önce şu birkaç ay önce yayınlanan Tell Tale Signs’daki hali gibidir. Ama önemli olan sözlerin uyumudur Dylan için. Albüm hali ise Lanois’nin dehası. Dylan’ın bir kuralı da albümlerde sadece 10 şarkı olması. Herkes çok sevmesine rağmen ne “Series of Dreams” ne de “God Knows” (bir sonraki albümde yer alacaktır) albüme giremez. Sonuçta Oh Mercy, Bob Dylan külliyatında çok önemli bir yere sahip, hem şarkılarıyla hem de bu şarkı yazma dehasının yeniden hızını almasıyla.
(Şu anekdotu da anlatmadan geçmemek lazım. Kayıtlar sırasında Dylan, Howard’ın Harley Davidson’larından biriyle tura çıkar. Dönüşünde: “Buradaki polisler çok canayakın. Hepsi bana selam verdiler,” der. Sorun şudur ki Dylan kask takmamaktadır ve polisler ona durması için el sallamaktadırlar.)
 
1990’da Don Was’la -Was (Not Was)- kaydedilen ve Elton John’dan Slash’e, SRV’den David Crosby’e ünlü konuklarla kaydedilen Under The Red Sky pek iyi eleştiriler almaz. Zaten Was oldukça radikal bir seçimdir Dylan için. Yine de neredeyse tek denemede kaydedilen şarkılara biraz sert davranılmıştır. Eh ne de olsa Oh Mercy beklentileri çok arttırmıştır. Dylan’ın derdi o sıralar aynı zamanda Traveling Wilburys ile de çalışması ve stüdyonun insanlarla dolup taşmasıdır. Bunun üzerine bir de boşanma süreci eklenince yeniden doğuş depresif bir döneme girer. Bu durumun ilacı ise temele geri dönmektir.
 
1992 ve 1993 yılları Dylan’ın akustiğe geri dönüş zamanlarıdır. Good as I Been To You ve World Gone Wrong sadece Dylan ve akustik gitarıdır. Dylan kendi hafızasından anonim ve eski folk şarkılarından bir seçki yapar bu albümlerde. Bir nevi terapidir.Lazımdır çünkü sırada bir başyapıt daha vardır; Time Out Of Mind.
1997’de Dylan tekrar buluşur Lanois’le, New York’ta. Lanois’e önce sözleri okutur ve sorar: ”Ne dersin Daniel, bir albüm var mı sence burada?” Lanois daha okurken duymuştur albümü. Dylan’ın aklında eski blues kayıtlarının hissiyatı vardır. Başka bir esin ise Beck’tir. (“Bu Beck albümleri çok cool yahu, bundan olur mu bana da?”) Bilgisayar-bazlı bir düşünce gelişir. Kes-yapıştır denenecektir. Dylan kayıtlara gelir ve “Can’t Wait”in tek bir piyanolu versiyonunu çalar. Ekip kitlenmişitr. Görünüşe göre albüm harika olacaktır. Dylan’ın isteği ise evden olabildiğince uzak bir yerde kaydetmektir albümü. Miami’ye giderler. Ancak kayıt sürecini devamı gergindir. Bir an Dylan: “Dünya Bob’dan bir tane daha 2-nota melodili şarkı istemiyor,” diyerek bir gitar kırar. Dahası Lanois’in bütün ekibini dağıtır ve kendi Nashville-bazlı ekibini getirir iyice gerilen ortama. Hatta Lanois ve Dylan bir süre konuşmazlar. Lanois’nin tavrını koyması sonuçta işe yarar. Kavga dönüş ortaya çıkan albüm ödül üstüne ödül alır, çok da umurlarındaydı, çoğu yerde yılın albümü seçilir. Dylan sonradan albümle ilgili bazı memnuniyetsizliklerini belirtse de dinleyici çok memnundur. Tabii bu gerginlikler Dylan’ın sonraki albümlerde prodüksiyon koltuğuna da kendisinin oturmasına neden olacaktır. Alter-Ego “Jack Frost” sıradakinde mixer başındadır: Love And Theft.
Never Ending Tour’un orta yerinde Dylan “Things Have Changed” adında bir şarkı kaydeder. Önce New Orleans tarzı, sonra da albümde duyacağımız halini. Bu 2 denemedeki sonuçtan memnun kalan Dylan; “Tamam,” der “kendi prodüksiyonumu yapabilirim.” Tabii bu onun hızlı çalışmasını da sağlar ki günde bir şarkı kaydedemezse huysuzlanmaktadır abimiz. Love And Theft’teki 12 şarkı, 12 günde kaydedilir. Sonuç kariyerinin en farklı, en “ilginç” tınlayan albümüdür. Ama tepkiler ortaktır. İlk kaydedilen şarkı işlerin değiştiğini söyler ya hakikaten de öyledir. Albüm 11 Eylül 2001’de yayınlanır. Bu bile albümün yeniden doğuşun harikalarından biri olduğu gerçeğini değiştirmez. Sonraki için dünyanın 5 unutulası yıl geçirmesi gerekir. 2006 yılı Dylan’ın ilk Pro Tools yardımlı albümünü görür: Modern Times.
Jack Frost yine iş başındadır Modern Times’da. Bu sefer eskilere göndermelerle dolu bir albüm olacaktır. Muddy Waters, Memphis Minnie, Bing Crosby sızmıştır şarkılara. Bilgisayarların da yardımıyla istediği oynamayı yapar Dylan şarkılar üzerinde. Sonuçta “Desire”dan beri ilk listebaşı başarısını getirir ona. İlk haftasında Billboard’da 1 numaraya yükselen ilk albümüdür. Ve herhalde şu ana kadar Dylan’dan duyduğumuz en temiz kayıttır. İçinde “Ain’t Talkin” gibi bir harikayı da barındırır. Şu güne kadar da bizi yeterince doyuran bir albüm olamaya devam edecektir. 3 yıl sonra 2009’un Mart ayında ajanslara düşen bir sürprizle irkilirz. Modern Times’ın etkisi geçmeden yeni albümün çıkaracaktır Nisan’da. Together Through Life.
 
Bu satırları yazarken dinledim bu yeni albümü ilk defa. Gene Jack Frost prodüksiyonuyla. Albüm aslen Fransız yönetmen Olivier Dahan’ın filmi My Own Love Song için Dylan’dan şarkı istemesiyle başlıyor. Albümün 2. şarkısı “Life is Hard”ı yazıyor Dylan ve bir daha arkasına bakmıyor. Albümde ilk dikkat çeken Los Lobos’tan David Hidalgo’nun akordeonu. Buna The Heartbreakers’tan tanıyıp sevdiğimiz Mike Campbell’i de ekleyebiliriz. İlk dikkat çekenler şimdilik “If You Ever Go To Houston” ve adeta bir Tom Waits şarkısı gibi duran vokalleriyle de, “Life Is Hard”. Çoğunluğu blues standartları üzerinden yukardakilerinden hepsinden farklı. Belki daha nahif. Ama yine güzel. Unutmadan albümün delüks edisyonunda Theme Time Radio Hour’dan bir kayıt bulunmakta. Dylan’ın eğlenceli radyoculuğuna tanık olmak pek keyifli.
 
1989’da yeni bir albüm yapıp yapmamayı düşünürken hepsi birer başyapıt haline gelen albümler yayınladı Dylan. Ve ‘60’larda yakalayamasak da ileride biz de yeni Dylan albümü heyecanını yaşadık diyebildirtti bize. İşte bazı sanatçılar vardır her yaptıkları yeni işle bir kendinize gelirsiniz, güvenirsiniz. Dylan tüm egzantrikliğiyle benim için onlardan biri. Her daralma anında elimin altında olan bu harika albümleriyle…
 

Yazar notu: Tanıklıklar UnCut dergisinin Kasım 2008 sayısından alınmıştır.

Ayrıca Oh Mercy - Modern Times arası albüme girememiş şarkılar ve albümdeki şarkıların farklı versiyonları 2008 Ekim’inde Bootleg Series Vol. 8: Tell Tale Signs adıyla yayınlandı.

khgv@hotmail.com