Sanat ‘ben’im !


Can Hankendi
Ünlü Fransız yazar Gustave Flaubert, belki kendisinden de ünlü romanı Madame Bovary’i yayımladığında 36 yaşındaydı. Flaubert’in çalkantılı yaşantısı, hayatı boyunca peşini bırakmayan hastalığı ve yaşadığı dönemin şartları; hem Flaubert’in kötümser ve mizantropik kişiliğinin hem de ünlü romanı Madame Bovary’in baş karakteri Emma Bovary’nin temel kaynağı olmuştur. Abartılı bir romantisizm içindeki kahramanın – Emma Bovary – başrol oynamasına rağmen realist sayılabilecek bu roman, Flaubert’i dönemin diğer romantik yazarlarından farklı bir noktaya taşımaktadır. Emma Bovary’nin bu uç noktalardaki karakterini yaratırken nerelerden, kimlerden ilham aldığı sorusuna en güzel cevabı yine Flaubert verir: “Madame Bovary, c’est moi!” (Madame Bovary benim !)

Flaubert’in verdiği bu cevabın hep anlatılan bir anektod olmasındaki sır, ünlü yazarın saf bir gerçekçilikle “sanatçı” ve “benlik” örtüşmesini ifade etmesinde yatar. Yazar bu cevabıyla, sanat üretiminin en temel aşamasını ve kaynağını vurgulamaktadır: Kendini keşfetmek.

Sanat üretiminin bu benmerkezli yolculuğunun izleri, her zaman Flaubert örneğinde olduğu gibi belirgin değildir. Ayrıca, sanat eseri ve “benlik örtüşmesi”nin her zaman güçlü işlere dönüşeceğini düşünmek de büyük sanatçılara haksızlık etmek olur. İngiliz yazar John Fowles’un dediği gibi, bir sanat işinin etkileyici ve önemli bir eser olabilmesi için öncelikle o işi yapan sanatçının hayatının, dolayısıyla “benliği”nin ilgi çekici ve vurucu ayrıntılardan nasibini almış olması gerekmektedir.* Büyük sanatçıları farklı kılan “kendini keşfetme” farkındalığından başka onları büyük yapan temel malzemeleri “benlik”leridir.


Oscar Wilde’ın sanat üzerine düşüncelerini en net şekilde ortaya koyduğu romanı sayılabilecek Dorian Gray’in Portresi’nde, Wilde, “sanat” ve “benlik” ilişkisini şöyle dile getiriyor: “İyi sanatçılar yalnızca ürünlerinde var olurlar, bunun sonucu olarak da kişilikleri silik kalır.”** Wilde, Fowles’ın büyük sanatçı olmanın gereği olarak ileri sürdüğü “ilgi çekici benlik” şartının, sanatçının günlük yaşantısından öte sanatına yansıdığının altını çizer. Yine Wilde’dan yola çıkarak, sanat eseri ve “benlik” örtüşmesinde portrelerin (ve otoportrelerin) ayrı bir yeri olduğunu da vurgulamak gerek. Wilde, aynı romanında şöyle der: “Hissedilerek çizilmiş her portre ressamın bir portresidir, modelin değil. ...Ressamın gözler önüne serdiği kişi o değildir; tersine, renkli tuvalin üzerine açılanan, ressamın kendi kişiliğidir.”**

Büyük yazar, bu satırlarıyla portrenin “kendini keşfetmek” boyutunu güçlü bir şekilde ifade eder. Otoportrede ise farklı bir boyutla karşılaşırız. Sanatçı portre çizerken, “kendinden” olanları sanat işinin içine işlerken; otoportrede “kendini” işler. Bu aşama “kendini keşfetmek”ten öte “kendini yeniden tanımlamak” ile açıklanabilir. Otoportre, sanatçıya kendini yeniden şekillendirme imkânı sunar.

Sanatçılar için kendini yeniden tanımlamak olgusu, bir anlamda, sanatsal üretimlerinin kaynağı olan “benlik”lerini yenilemek; dolayısıyla yeni üretim kaynaklarına ulaşmaları anlamına gelir. Bu sürecin geri-çözümlemesi yapıldığında, birçok sanatçının eserlerinde, “alter-ego”larının izlerini bulmamız anlaşılır bir hal alır. Bu noktada, alter-ego ürünü karakterler, aslında sanatçının kendini yeniden tanımlama ediminin bir sonucudur.

The Doors topluluğunun, vokali ve rock müziğinin ikonlarından Jim Morrison’ın tüm şarkılarına, şarkı sözlerine, sahne performanslarına yansıyan “Lizard King” yani “Kertenkele Kral”, Morrison’ın eğlence dünyasındaki alter-ego”sudur. Kendi deyimiyle “her şeyi yapabilen”*** bu alter-ego, rock tarihinin en kışkırtıcı ve renkli ikonlarından biri olur. Hayatı boyunca şarkıcı yerine bir şair olarak anılmak isteyen Morrison, alter-ego’suyla müzik tarihe geçer. Morrison, kendini Kertenkele Kral olarak yeniden tanımlamış ve dünyaya unutulmaz izler bırakmıştır. Ancak Morrison’ı bunlar yeterince tatmin etmemiş ve bir şair olarak kendini keşfetmek için gittiği Paris’e yerleşmesinden kısa bir süre sonra hayata veda etmiştir. Morrison’dan başka, David Bowie’nin uzaydan gelen rock’n roll yıldızı “Ziggy Stardust” veyahut Charles Bukowski’nin otobiyografik kahramanı “Henry Chinaski”, kendini yeniden tanımlama bağlamında incelenebilecek başka alter-ego örnekleridir.

Sanatçıların kendilerinden bir “diğer ben” yaratmaları veyahut kendilerini keşfetme mücadeleleri; onların yegane gerçek kaynakları olan benliklerini zenginleştirmenin ve dolayısıyla ölümsüz sanat eserleri ortaya çıkarmalarının en somut çabasıdır. Bunun yanında, benlik ve sanat eserinin “bir” olduğunu vurgularken, sanatın sürdürülebilirliği için sanatçıların kendini yeniden tanımlama gayretini gözden kaçırmamamız; biz sanat seyircileri için yapılan işleri daha iyi kavramamıza yardım edecektir.
 

* : John Fowles – Koleksiyoncu
** : Oscar Wilde – Dorian Gray’in Portresi
*** : Jim Morrison – American Prayer

hankendi@gmail.com