Benden Başka

Kerem Oğuz

Sevgili Mecmua okuru, elinde tuttuğun sayıyı hazırlamak için Mart ayı başında Karga'da bir toplantı yaptık. Evet, mart başında. Bu kadar da disiplinli bir ekibiz, bilmeni istedim. Toplantı rutinimiz son çıkan sayı ile ilgili eleştirilerimizi yapmak ve ardından yeni sayı için fikir temayülünde bulunmak şeklinde oluyor. Ev sahiplerimizin geniş gönlüne, herkesi kapısından buyur eden nezaketine ve toplanan gurubun neşesine karşın ben yapısal bazı sorunlarım sebebiyle her toplantıya biraz da çekinerek katılıyorum. Kapının önünde durup "acaba gitmesem mi" diye düşündüğüm oluyor. Sonra bir şekilde giriveriyorum, toplantının ortalarına doğru açılıp bir iki kelime söylediğimde oluyor. Hatta bir önceki toplantıda espiri bile yaptım. Her neyse. Mayıs ayı dosya konusunu belirlemek için istişareye başladık. Tayfun mu yoksa Utkan mı unuttum "kabuk" dedi birisi. "Konu ‘kabuk’ olsa, ne düşünürsünüz?" dediler. "O ne lan?" dedim içimden. Kabuk mu? Kabukmuş! Çok düşündüler mi acaba? Hıyarlara bak! Hah hah hah! Önce aklıma bir şey gelmedi. Sonra arada başka arkadaşlardan "bahar" ve "kadın" başta olmak üzere güzel fikirler de gelmeye başladı ama ben o sırada kabuğa feci takıldığım için kim, ne diyor pek takip edemedim. Kafamda kabuk ile ilgili yazıyı yazmaya başladım hatta. Askerde bölük olarak Predatör'ü izlediğimiz gün geldi aklıma. Filmin sonuna doğru zırhından (?) arınan predatörü gördüğünde "aaa gabuğunu çıkardı," diyen arkadaşımdan başlarım dedim. Böylelikle hafif bir tebessüm oluştururum sonra yavaş yavaş ciddileşirim dedim. Nitekim benim yazdıklarım bana bir süredir diğer yazıların arasında yavşak demeyeyim ama işte yine biraz yılışık gelmeye başladı. Hele ki sevgilimin mart sayısında Kerem Erol'un "aşkın kokusu" yazısını okuduktan sonra gözlerinin dolması ve "sevgilin parfüm gibi kokmaz zaten, parfüm o gibi kokar. aynı parfümü sıkmış başkası geçsin yanından, parfüm kokar, sevgili kokmaz." vecizesini tekrarlarken sesinin titremesi egoma inen ağır bir darbe olmuştu. Oysaki benim yazılarımı okurken şöyle hafif bir tebessüm oluyor, bitirince de "hoş," deyiveriyordu dudaklarını büzüştürüp. "Komik değil mi?" diyordum yüzüne bakıp, acaba bir yerlerde benden saklanan kuvvetli bir kahkaha var mı diye gözlerini arıyorum.. "Hoş işte," diyor. Sonraki toplantıda da geç Kerem'in karşısına, hiçbir şey olmamış gibi, bir kıskançlık krizi yaşamamışsın gibi konuş. Kenan Yarar'ın çizgisi ne kadar özgün diye zırvala. Oysa içimden horoz gibi saldırıp gagalamak geliyor onu. Aşağılık bir durum olduğunu farkındayım ki bu da tam bana göre!

Neyse. İşte dedim ki kendime "gabuğunu çıkardı," dedikten sonra biraz daha ciddileşirim. Kaplumbağa'nın kabuğunun sertliğinden, salyangozunkinin cips kıvamından ve yağmurlu bir günde üstüne yanlışlıkla bastığımda çıkan sesin yarattığı çaresiz ve çok üzgün ruh halini betimlerim biraz dedim. En sonunda da bir şekilde Donny Darko'da neden üstüne o aptal tavşan kostümünü giyiyorsun sorusuna tavşanın verdiği "peki sen neden o aptal insan kostümünü giyiyorsun?" cevabıyla harika bir şekilde bağlayıp mecmua okuyucularının gönül telini titretirim ve böylece komik kerem olmaktan sıyrılıp biraz daha ciddi  bir kabuğa bürünürüm diye umdum. Evet evet, konu kabuk olmalıydı ve ben yazımı çoktan bitirmiştim bile!

Bu düşüncelere dalmış, daha çıkmasına iki ay süre olan mecmuadaki en güzel yazıyı çoktan yazmış (!) olmaktan ötürü muzaffer bir gülücükle tatlı tatlı otururken önüme üniversitedeki yoklama kağıdı gibi bir kağıt geldi. Burada muhtemel dosya konuları alt alta listelenmişti ve mecmua ekibi olarak kendi beğendiğimiz konunun yanına hani sınıf başkanlarının çok konuşanların ismini tahtaya yazması ve o azgınlar coştukça isimlerinin yanını çarpılaması gibi bir işaret koyuyorduk. Ben üçüncü sırada olduğum için liste bana geldiğinde henüz boştu. Kabukta da bir artı vardı. Bir tane de ben ekledim. Sonra kimsenin bana bakıp bakmadığını sinsice süzüp, gözlerden uzak olduğumu fark edince çaktırmadan bir artı daha koydum. Elimdeki kağıdı barış çubuğu tüttüren kızılderililer gibi yanımdaki arkadaşıma iletip toplantının başından beri büyük bir eforla tuttuğum ve terleyip bir kısmını atmama rağmen artık beni tuvalete gitmek zorunda bırakan çişimi adrese ulaştırmak için bir süreliğine toplantıyı terk ettim. Kafamda hâlâ kabuk hakkında yazacağım yazı vardı. Çok süper bir yazı olacaktı. Kabuğun gerçek beni koruduğu ve aslında savunma amaçlı bir mekanizma olmasına rağmen bir ilüzyon ve samimiyetsizlik yaratsızlığından da bahsedip insan ruhunu ne kadar iyi bildiğimi de ortaya koyacaktım. Ama önce tuvalete yetişmeliydim. Bu arada Karga Bar'ın tuvaletleri de her zaman pek temiz. Kiraladığınız biraların iadesi için sizi de Karga Bar tuvaletlerine bekleriz!

Sevgili mecmua okuru, şu andan itibaren zurnanın zırt dediği yere denk geliyoruz. Çünkü tuvaletten döndükten sonra –tabii ki de ellerimi bir güzel yıkadıktan sonra- mecmuadaşlarımın yanına dönüp de listeye baktığımda "kabuk" seçeneğinin yanındaki cılız üç beş çarpının yanında "ben" seçeneğinin genel / yerel seçim ayırdetmeyen AKP gibi çoştuğunu, yazar meclisindeki tüm sandalyeleri kapattığını görünce bir an için mecmuaya alternatif bir dergi çıkıp içini sadece "kabuk" hakkında, benim on takma isimli, on farklı şekilde kotardığım, onu da birbirinden leziz yazı ile donatmayı düşündüm. Bunu yapmıyorsam da sevgili mecmua okuru, bil ki sebebi maliyetin külfetine katlanamayacak olmamdır. Yoksa ben bu çapulculara hadlerini bildirirdim.

Evet, zırt dediği yer başlamıştı gerçekten de. Kafamın içinde akordu bozuk gitarlardan, içine tükürük kaçmış blok fülütlerden ve sosis parmaklı becereksizler tarafından gıygıygıy çalınan kemanlardan oluşan sinirbozucu bir orkestra vardı. Bütün bunların üstüne bir de Kıraç şarkı söylemeye başladığında gerçekten kötü durumda olduğumu fark edip enerjimi dışarıya yöneltmeye çalıştım. Kim dedi ya "ben" diye hiç de fark etmedim. Serkan mı dediydi, Yalçın mı? Kim demişti ya, karşı tarafımdan bir yerden gelmişti öneri. Şöyle Fatih Terim gibi ayağa kalksam dedim kaşlarımı çatıp.... Kim dedi ülen! Kim işratledi "ben" seçeneğini ? Allah kahretsindi. Oysa ben ne biçim bir kabuk yazısı yazmıştım kafamda. Yazıp da bitirmiştim. O yazıdan sonra bir daha herkesin elleri geri geri gidecekti yazmaya mecmuada. Kalplere bir korku salacaktım. “Acaba Kerem Oğuz bu hafta ne yazmış, acaba bizden ne kadar iyi yazmış?" diye korkarak yazacaktı mecmua yazarları. Mecmuayı açarken parmakları titreyecekti. Benim yazımla önlü arkalı sayfalara denk gelmek istemeyecekler, mukayese olmaması açısından yazılarımız üst üste okunmasından korkacak, başta Kerem Erol olmak üzere bir çoğu belki de dergiyi terk etmek isteyeceklerdi. Yazımı toplantı sırasında bir yandan gerçekten yazıp çıkarken Utkan'ın eline tutuşturup "al abicim bu da herhalde yazıyı erken teslim etme rekorudur," deyip artist artist gidecektim. Onun yerine seçilen konuya bakar mısın; BEN!

Belki de başka bir konu seçilseydi bu kadar öfkelenmeyebilirdim. Ama benden "ben" hakkında bir şey yazmam beklendiğinde en büyük silahım elimden alınmış gibi hissettim. Çünkü ben zaten her daim "ben" hakkında yazıyorum. Ben beni elegeçiriyor yazarken çünkü. Dosya konuları, mecmuanın kendisi ve blog sayfaları sadece arsız benin gösterişini yapabilmesi, kendi dünyasının hükümdarlığını sürdürebilmesi için bir araç sadece! Ve yazı da bu yolda kullandığım bir gözbağı yönteminden başka bir şey değil. Konumuz "ben" dendiğinde çünkü etrafımdaki zırh, kabuk, kıyafetler artık ne varsa elimden alınmış gibi hissediyorum çünkü. Sanki duvarlarındaki binlerce kırık aynalı bir odaya hapsolmuşum ve her ayna bana aynı şeyi söylüyor gibi geliyor. Ne kadar çirkinsin, ne kadar zavallısın ve pipin, ne kadar da küçük!

Toplantı sonunda Utkan'ın elinde "BEN" başlığı altında yapılan beyin fırtınasının notları vardı. Şöyle bir kafamı uzatıp baktım listeye. "Narsizim" yazıyor.

”Yazarım,” dedim ben bunu ya. Benden daha iyi kim yazabilir ki hem?

evrandir@gmail.com