Jenerasyonlar Arası
Sarp Keskiner
Lise 1… Kimileri iki sene önceden dershaneye yazılmış da ufaktan, ileriki yılların izini tasarlamaya başlamış. Benim aklım ise plaklarda… Plaklar, deniz, gökyüzü, Steinbeck, Coltrane, Wilson Pickett, Small Faces, Osibisa ve benzeri gibi gelecekte pratik hayatımda ne işime yarayacağı epey müphem esrik şeylerle dolu benim kafa.
Baktı benim ateş bacayı sarmış; bir aile dostumuz, zamanında ona Milliyet Liselerarası Müzik Yarışması’nda derece alan minik akustik gitarını bana hediye etti. Etti de ne doğru düzgün akor biliyorum, ne başka bir şey… Rock tarihinin sihirli üçlemini öğrenmişim sadece: E, A ve D. En alt telden de birşeyler çalmaya çalışıyorum kendimce.
Öyle böyle derken; liseden arkadaşım İbrahim Efendi ile beraber yaptığımız bir blues rock parçayı çaldım, bir Cumartesi günü Yamaha kursunda. Onlar bana müzik yazmayı ve okumayı öğretmenin peşinde, ben ise okuma yazmasız olur gibiden emin olmanın eşiğinde…
Sevgili Ömür Gidel ağabeyim ile o gün tanıştık; meşhur bas gitaristlerimizden Raci Pişmişoğlu omzumdan tutup dikti beni onun önüne: “Bak bu blues çalmak istiyormuş. Başka da hiçbirşey istemiyormuş”.
Köşede bir adam var, tanımıyorum… Lafı duyunca güldü, kahkahalarını saçtı sehpaya. “Neler dinliyorsun sen evladım?”: “Tempations, Aretha Franklin, James Brown, Beatles ve Rolling Stones dinliyorum…”: “Jumping Jack Flash var, onu biliyor musun?”… “Ya Doğan bırak bunları Allah aşkına, zehirleme çocuğu! Biz armoni, bona diyoruz da sen Rolling Stones falan diyorsun”… : “Tamam, tamam…”.
Ömür Ağabey ve Raci Ağabey gittiler, bir Wheater Report parçası varmış da ona çalışmaları gerekiyormuş… Doğan dedikleri ağabey, gitarımı aldı ve bana “Jumping Jack Flash” çalmaya başladı… Parmaklarımı aldı; sabırla ve defalarca gerekli perdeleri yerleştirdi. Sonra kendi aldı gitarı eline ve hayatımı değiştiren o parçayı çalmaya başladı bana.
Doğan Ağabey, egosunu yitirmişti.
Ömür Ağabey’in egosu, bana bütündeki yanlışları ve feykleri görmeyi öğretti yıllar boyunca; hâlâ öğreniyorum ondan her buluşmamızda.
Raci Ağabey ise egosunu ekmeğime katık etme inceliğini göstererek bir gruptan asamble yaratmayı belletti bana.
Şimdi onlara mil teşekkür, her türlü taç onların başına olsun…
Üniversite 1: Akşamdan Cennet Bahçesi’ne gittim ve heyecanımı gidermek için ibibikler eşliğinde iki kocaman Arjantin bira devirdikten sonra Blues Festivali’nin mekanı Hilton Oteli’nin toparlanma salonuna vardım. Yılan gibi sızgın, kırk derece ateşli gibi meftun ve kendimden habersiz haldeyim: John Dee Holeman çalacak az sonra. O yılların festival modasına uygunca, kıçıma mavi plastikten bir plastik kasa uydurdum.
Ustamın yirmili yaşlardaki fotoğrafını,
O ay yayınlanan Mojo dergisinde görmüşüm, yüzünü bellemişim.
Ona sormak istediğim soruları,
Gün boyunca saç örgüsü gibi örüp durmuşum…
Kulise sızmak lazım, boşluk var… Holeman bir başına ve alemden ayrılmış kahverengi minik bir gezegen olarak tüm ağırlığı ile köşede oturuyor. Yalnız değil, kapkara yapayalnız. “Merhaba” ile başladık. Tam ona Robert Johnson’ı soracaktım ki, bana bira bardağına ağzına kadar Jack Daniels doldurdu. Hiç içmemiştim bunu ama çok duymuştum adını. Ekmek yutar gibi yuttum kocaman yudumları, ondan gizli heyecanımı her yudumuma meze yaparak … Sordum Howlin’ Wolf’u, Son House’u… Her kim varsa, bende bir tanecik kopya kaseti olan herkesi sordum… Sonra tuttu elimden ve salonun dışına çıktık gitarı ile ben. “Bak, böyle akord edersen aynı Howlin’ Wolf gibi olur. Robert Johnson ise şöyle akord ediyordu… Evet, işte o riff böyle çalınıyor… Bak gördün mü oğlum, çok da zor değilmiş değil mi?”.
1929 doğumlu Holeman, o zaman 63 yaşındaymış ve hâlâ hayatta… John Dee Holeman, egosunu yitirmişti.
Üniversite 6: Altı kişilik ve çift saksofonlu bir grubun soundcheck belası hiç bitmez. Üstelik o gece, ne monitörüm çalışıyor; ne mikrofonum… Sinirden titrerken, diğer yandan üç buçuk saat sahnede kalacağım için sesimi ve hep sona kala gitar soundcheck’imi bitirmek istiyorum… Kafayı kaldırdığım anda, klübün karanlık merdiven sahanlığında muğlak bir kalabalık ekibin yığıldığını görüyorum.
Beş dakikaya, takımları beton bedenine sarmış bir “abi” geliyor ve kafasını masif ahşap zemine eğerek diyor ki: “Mick Jagger burada”. Gidiyor.
Elli beş dakika sonra, boyu ancak omzuma gelen Jagger’ın yanındayım. Ayapa kalkıp elimi sıkıyor ve kutluyor; neşeli ve bana çok tekinsiz gelen bir heyecan içinde… Gitaristin olağanüstü, armonikacının muhteşem olduğundan bahsedip 1962’den, Alexis Korner’dan ve hâtta Little Blue Boys yıllarından bahsetmeye başlıyor… O an kafamda, Stones tarihini kitaplaştırmak için üç senemi verdiğim defterin sayfaları ile ona soracağım binlerce soru, Keef, Woodie, Mick Taylor’ın slide soloları, Top Of The Pops videoları, Brian Jones’un marimbası… Tüm bunlar menemen oluyor zihnimde. Karşımda alabildiğine bir Jagger var ve bana 1978’de Muddy Waters ile çıktıkları konserden bir ankektod aktarıyor… Ne ki ben; artık hem sağır, hem körüm.
Yere düşürüyor egosunu, almaya uzanmaya bile yeltenemiyorum.
Gece Nizam Pide’de Feramerz diyor ki: “Woodie veya Keef gelmiş olsaydı, bizle çıkar çalardı”. Eve Sindbad gibi havada dönüyorum; Pangaltı ışıkları, şafak vakti ne güzel parlıyor!
www.myspace.com/leomalandro