Emre Önol

BEN – MUTLAK


hira d.
20’lerimin başında (yaşıtlarımın çoğu gibi) kendimi dünyanın en akıllı varlığı sanıyordum. konuştuğum herkeste, okuduğum kitaplarda, izlediğim filmlerde hep birşeyler eksikti, dünyayı tam kavrayamıyorlardı. içimde, derinlerde, BEN biliyordum, bunu tam ifade edemesem de biliyordum. yapıp edilenler de hep bir çarpıklık, güdüklük görüyordum, bütün eylemler kusurluydu. sokağa çıkmak tüm yamukluğu ve yanlışlığıyla başımı döndürüyordu. kendimi hep ayrı hissediyordum, ötekiler hep birbirine benziyordu, bana benzeyense yoktu. gözümü, kulağımı nereye çevirsem hep BENden farklılık, ayrılık görüyordum, dış dünyaya karşı mutlak bir kopukluk, aitsizlik hissediyordum. herşey yanlış, BEN doğruydum. Gitgide bir ‘BEN ve diğerleri’ karşıtlığının içine düştüm. bana az buçuk yakın düşen 2-3 dostla yaşanan tuhaf, uçarı anlar haricinde, yalnızdım, içime çekilmiştim. öğrenci evimde odamdan çıkmıyor, sahaflardan topladığım yüzlerce kitaptan rasgele bir tane açıyor, 5-10 sayfa okuyor, sonra, en kayık müzikler eşliğinde, duvardaki çatlaklara bakakalarak, hep aykırılıkları, farklı düşmeleri anlatan bu satırların beni sürüklediği diyarlarda geziniyor, dünyanın bu ucubeliğini, çirkinliğini anlamlandırmaya çabalıyordum. evde, sokakta, okulda düşünüyor, düşünüyordum, bir yorumlama makinasına, bir çeşit toplumsal şifre çözücüsüne dönmüştüm. dünya, bu haliyle gerçek olamazdı, berbat bir müsvetteyi andırıyordu, neyin müsvettesi, bunu bulmalıydım.
**
bu içe çekilme ve dış dünyayı ötekileştirme halim, zamanla akıl ve gerçeklik kaymasının sınırına dayandı. bu eşikten kendimi nasıl geri çektiğim ayrı bir yazının konusu. ama seçtiğim yolda bir hata vardı, bunu en çok felsefe okurken, okuduklarımın BENi asla tatmin etmemesinden seziyordum. buna dair ilk aydınlanma deneyimimi bir minibüste yaşadım, bu tür tüm anlar gibi başkasına anlatılması biraz zor. kırmızıda bekliyorduk, eli kolu torbalarla dolu 50’lerinde bir kadının minibüse yetişme telaşıyla karşıdan karşıya koştuğunu gördüm camdan; tam bizim tarafa geçmiş, minibüse yaklaşıyordu ki hareket ettik, kadıncağız kalakaldı. birden kafamda pek çok şey yerli yerine oturdu, resmen bir ampul yandı. BEN diye bir şey olamazdı, BEN-bilinci tamamen bir kurgudan ibaretti, neyi niçin yaptığımı bilmem olanaksızdı. BENliğim farkında olamayacağım (ana karnında yaşadıklarımdan çocuk odamın rengine, 3 yaşında sokakta gördüğüm bir olaydan 14 yaşında izlediğim bir reklamdaki lafa) yüzbinlerce etkinin ürünüydü; BENlik farkındalığı ise kendini şekillendiren bu etkilerin minicik bir kısmının ayırdındaydı. düşündüğüm, yaptığım, söylediğim, hissettiğim hiçbir şeyin kontrolü, bilgisi BENde değildi, göz kendine bakamaz, BEN BENi bilemezdi, BEN BENliğimin kuklasıydım. Batı felsefesi çıkışsızdı, çünkü temeli bütün bu kuramları kurgulayan, düşünen bir özneye, bir BENe dayanıyordu. Kant’ı, diğerleri, hepsi kuramlarının temelinde ne dediğini, ne yazdığını, neyi nasıl düşündüğünü bilen bir BEN varsayıyordu, oysa böyle bir özne mümkün değildi. bütün bu adamların oturdukları masadan devasa insan dünyası hakkında, aklın, ruhun ve toplumun yasaları hakkında kestikleri tüm o ahkâmlarda rezil bir taraf vardı. söylediklerinin tamamı çağlarının, toplumlarının ve kişisel tarihlerindeki irili ufaklı milyonlarca etkinin ürünüydü. yaptıkları abesle iştigaldi, ben de aynı tuzağa düşmüştüm. aslında, zır cahildim.
zihnimi susturdum, yorumlamayı bıraktım, odamdan çıktım.
**
2. aydınlanma deneyimimi bir Hintli yaşattı, sağolsun. epeydir, suskun bir zihinle, yansız kalmaya çalışan bir gözle sadece izlemekteydim. garip bir dizi rastlantı sonucu denk düştüğümüz masada Hakikat’le ilgili (ne zamandır yapmadığım) bir sohbete giriştik. “herşey mükemmel” dedi. karısını döven şu balıkçı, bira içip küfürler savurarak bilardo oynayıp gelip geçen popoları seyreden şu İngiliz, Irak’ı kana boğan Amerikan iktidarı, herşey tam da olması gerektiği gibi, mükemmel, dedi (advaita vedanta). BENim bunu idrak etmem olanaksızdı, hayatta elimde kalan tek bilgi, neden(ler)ini bilmesem de bu dünyanın tepeden tırnağa kusurlu olduğuydu. insanların ve toplumların arasında her bir an tanık olduğum bu eşitsizlik, saldırganlık ve birbirini yok sayma, yok etme hali nasıl bir mükemmellik olarak görülebilirdi? Sordum. gördüğün her kusurluluk senden çıkıyor, sadece sana ait, dedi.
kalakaldım.
**
birkaç yıldır, koala hızında da olsa, aymaya başlıyorum. zıtlıklardan, ikiliklerden ibaretmişim anlıyorum; zihnim iyi/kötü, güzel/çirkin, doğru/yanlış karşıtlıkları üzerine kurulu ve bunlar BENde başlayıp BENde bitiyor. Dünya ise, tüm geçmişi, şimdisi ve geleceğiyle bunun çok ötesinde, neyse o. her bir an milyar çarpı milyar etkinin sonucu ve bu sonuç “iyinin ve kötünün ötesinde”. bana şer gelen aslında çok büyük hayırlara vesile; ya da, daha düzgün bir ifadeyle, hayır ve şer sadece bakanda, olan bitende değil (görelilik mi bahsettiğim, ASLA, tam aksine, Mutlak olanın göreli olamayacağından bahsediyorum). bunu idrak edebilmenin tek yolu da BENi susturmak. ikiliklerimi dünyaya dayatmamak. bunu becerebildiğim nadir anlarda, ifadesi çok zor (çünkü dil tamamen karşıtlıklar üzerine kurulu) ama, karşımdaki Dünya birden berraklaşıyor, sahicileşiyor, BENimin bir kurgusu olmaktan biraz olsun çıkıp, ışıldıyor, daha kendisi gibi oluyor. Etrafımı “ne ise o” olarak görebilmenin, elbette, çok uzağındayım henüz; ama en azından bunun tadını aldım.
**
Dünya’da yine birçok Yanlış görüyorum belki, ama, nasıl demeli, buradaki büyük resmi seçebildikçe, bu Yanlış, bir doğrunun karşıtı olmaktan ziyade, Bütün’e ait parçaların (tezahürlerin) ısrar ve inatla Bütün’e sırtlarını dönmeye kalkışmasından kaynaklı bir çarpıklık olarak ortaya çıkıyor. ve, elbette, bu Yanlış’ı, Bütün’e uymayanı önce BENde aramak, BENi Bütün’e uyarlamak, yönlendirmek durumundayım. ne Şer varsa bunu (birtakım kara ceketli, kara gözlüklü adamların değil de) hep birlikte yarattığımız, ne Hayır çıkacaksa da, bunu yine hep birlikte yaratacağımızı biliyorum. mesela Ezenle Ezilenin, Sömürenle Sömürülenin nasıl ayrılmaz bir ikili olduğunu, birbirlerini nasıl doğurduklarını ve tamamladıklarını, biri olmadan diğerinin olamayacağını biraz olsun kavrayabiliyorum. mesela insanoğlunun içinde yaşatması gereken tek öğretinin, tek Hakikat’in, yani hepimizin (insanların, bütün canlıların) Kardeş olduğunun nasıl içi bomboş bir klişeye dönüş(türül)erek anlamını tamamen yitir(til)diğini görebiliyorum [bu cümleyi okurken içinizden geçen o “aman öff”ten, o küçümsemeden bahsediyorum tam da] . (henüz emekleme dönemindeki holistik yaklaşımlar hariç, en “sağ”ından en “sol”una) mevcut bütün öğretilerin bu Kardeşlik, BİRlik fikrine (inanca dayalı, etnik, sınıfsal veya iktidarla ilgili karşıtlıklara dayanarak, güya kardeşlik, eşitlik adına) vargüçleriyle saldırmaları gözümü açıyor. mesela sokak gösterisindeki sakallı, boynu atkılı, elinde kızıl bayrağıyla taş fırlatan gençle kafası kasklı cop sallayan polisin bir paranın iki yüzü olduğunu, birbirlerini mükemmelen tamamladıklarını, tamamen aynı ortak paydaya, yani karşıtlıklar yaratmak, bu karşıtlıkların taraflarında yer almak ve zihinlerine nakşedilmiş bir doğruyu Dünya’ya zorla dayatmak (yani karşı tarafı kendine benzetmek) arzusuna dayandıklarını biraz olsun görebiliyorum. bir “devrim” fikrinin o polisi de, o broker’ı da, sarkık bıyık C. Cerrahoğlu’nu da kurtarmayı kapsamadıkça, devirmeye çalıştığı şeyle tamamen aynı özü paylaştığını gayet iyi biliyorum. mesela daha önce kendisini her gördüğümde bağırsak kıllarımı diken diken eden M. Gökçek’le ne tür bir karşıtlık döngüsü içine düştüğümüzü görebiliyor ve artık onu yürekten sevebiliyorum. o BENini, kendi doğrusunu bir mutlak haline getirmenin, dolayısıyla da Mutlak olanı gölgelemenin, karanlığa boğmanın peşinde (kısaca, faşizm), bense BENi yok ederek BÜTÜNe ulaşmanın, Mutlak’ı aleni kılmanın peşindeyim. o benden nefret etmek, beni yok etmek durumunda, bense onu (değiştiremeyeceğime göre) yaşatmak, (Bütün’ün bir parçası olarak) sevmek durumundayım. onu karşıt bellemez, onunla mücadele etmez, onu olduğu gibi kabul edebilirsem (bu, elbette, onun doğrusunu, BENini kabul etmek anlamına gelmiyor) Bütün olan, Mutlak olan bana ve diğerlerine daha görünür, elle tutulur, kabul edilebilir hale gelecek. o katıksız cehalete ve kör, kaba arzulara dayandığı için çok daha şanslı görünüyor, oysa, biliyorum ki hiç şansı yok, çünkü imkansızı istiyor, hoplasa da zıplasa da, bütün bir toplumu ikna etse de, Mutlak olan BENe zaten indirgenemez. bense, son derece zahmetli bir içgörünün ve neredeyse imkansız bir pratiğin hayalinin peşindeysem de, Hakikat’e, yani Kardeşliğe sırtımı dayadığım için içim rahat.

bu basit, yalın idrakın (insanların, canlıların asla eşit olamayacağı, ama kaynakları eşit şekilde kullanabileceği anlayışının, karşımdaki açsa benim tıkınamayacağım, karşımdaki açıktaysa benim keyif çatamayacağım fikrinin) günümüz dünyasında dört koldan, an be an nasıl yok edilmeye çalışıldığına tanık oluyor; ve işin hoş kısmı, dibe vuranın yüzeye fırlaması hesabı, bu idrakın üstü örtülmeye çalışıldıkça daha da berraklaşacağını, alenileşeceğini, yok edilmeye çalışıldıkça çok daha büyük bir kudretle geri döneceğini biraz olsun sezebiliyorum. BENimde kaldıkça gerçeklik acıtıyor, BENimden kurtulmayı başardıkça da Hakikat ayan beyanlaşıyor, işleyiş kurallarını ifşa ediyor ve Değişim olasılığı, BENden başlamak şartıyla, ilk kez ortaya çıkıyor.
değilse, yerde yuvarlanarak kapışan kediler misali olduğumuz yerde dönüp duruyoruz. hazbazz@yahoo.com.tr