Kendini Bil
Lale Altunel
Raymond Guess, Kamusal Şeyler, Özel Şeyler (1) yapıtında kamu ile özeli şu şekilde ayırır; “Kamu alanı, herhangi birinin bulunabileceği ve dikkat çekmezlik kuralının uygulandığı alandır, kamu ise; benim kendilerine rahatsızlık vermeksizin işlerini yapmalarına izin verdiğim kişilerdir. ‘Özel alan’ dikkat çekmezlik ilkesini ihlal etme kaygısı duymamın gerekmediği bir alandır.”
Guess bu örneği Diagones’in sokakta mastürbasyon yapması ile ilgili hikâye üzerinden anlatır. Halkın bu durumdan şikayetini de Diagones’in eyleminin hem kıskandırıcı hem de aynı anda iğrenç, mekruh, pis bir olay oluşuna bağlar.
Diagones, Adem’in kullandığı incir yaprağını fırlatıp atmış, Cemal Süreyya’nın deyişiyle “utancını çıkarıp duvara asmıştır”.
Bir korkusuzluk aldı yürüdü çevremizde
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce(2)
Sen çıkardın utancını duvara astın
Ben masanın üstüne kodum kuralları
Her şey işte böyle oldu önce(2)
En mahrem alanına herkesi davet eden Diagones onları bu yolla kışkırtıp, edepsizliğin tabiatla ilişkisini düşünmeye itmiş olmalı. Ben de kitabı ilk okuduğumda önce Vito Acconci’nin bir galerideki performansını, sonra da bir bankanın bahçesinden “aldım ele çıktım yola” şeklinde önüme fırlayan, görmezden geldiğim yaşlı adamı hatırladım. Biri mahremiyetini satıyordu, diğerinin ise satacak ufacık bir özel alanı bile yoktu. Kinik yaşamını bir bankanın bahçesinde sürdürüyordu. Düşünün artık…
Konunun benlik ile ilgisi Diagones’in bunu bilinçli yapması.
Ateşli felsefi konuşmalar yapmak üzere kent meydanına çıkan adam çevresine kimseyi toplayamayınca ıslık çalıyor ve konuşması ile ilgilenmeyen insanlar ıslığa geldiğinde onları azarlıyor. Demek ki; Diagones bir kendini bilmez olduğu için yapmıyor uluorta bu terbiyesizliği. Öncelikle halkın tepkileriyle bir derdi var. Konuşmayan, dinlemeyen, kendini özel alanına saklayan halkla bir derdi var. Dikkati bir şekilde kent meydanına yoğunlaştırmak, insanları bir araya getirebilmekle bir derdi var.
Hemen her gün bir araya toplanıp sloganlarla yürüyen insanlar İstiklal’de artık dikkat çekmiyorlar. Caddenin dokusunda görmeye alışık olduğumuz bir motif, kapılarda çalan müziklerin içine karışıp giden ayırt edemediğimiz bir melodi halini aldı bu eylemler. Katılıp destek olmak aklımızın ucundan dahi geçmiyor. Oysa kamusal alan meselesi tam olarak bu, halk içindeki iletişimle ilgili. Bizlerse, diğer uygar toplumlar gibi, “dikkat çekmezlik ilkesi” gereği, ilgi çekmemek için özel çaba sarf ediyoruz.
Gerçeği söylemek gerekirse, pek çok sebepten ötürü gerçeği söyleyemiyoruz. Rahatına düşkünlük mü dersiniz, hafızasızlık mı, sindirilmek mi yoksa kendini tanımamak mı…
Şimdilerde Richard Sennett’ın deyişiyle(3) uykuda olan uygarlık mahremiyetinden sıyrılıp, özel alanındaki sessiz rahatlığını terk edemiyor. Kendini tanımak ona yorucu geliyor.
Geçtiğimiz yıl, Kadıköy’ün geleceği ile ilgili bir panele katılan konuşmacının gerçekçi yorumu geliyor aklıma. Kadıköy’de oturan karikatürist, sokağa” baktığında kendi farklılığını ortaya koymak için her yerine dövmeler yaptıran, piercing’ler taktıran pek çok gencin, aynı kararlılığı, dünyayı değiştirmek için kullanamadığını söylemişti.
Hatırlatmak gerekirse, bundan otuz kırk yıl önce punk’lar, Kara Panterler, mini etek giyenler, pantolon giyen kadınlar, eşcinseller, hippie’ler sadece modaya uygun giyinmekle kalmıyor, toplumsal düzeni değiştiriyorlardı.
Bir araya toplanabilmek, farklı zihinlerin, birbirlerini, kimi düşünürlerce narsisizmle bağdaşan şekilde, ortak görüşleri sebebiyle sevmesine dayanır. Erotik bir duygu olarak tanıdığımız, aslında sevgi diye nitelenebilen , kitlesel eylemlerde kişileri birbirine bağlayan işlevdeki libidonun da etkisi ile tek başına iken gayet terbiyeli uslu bir insan kalabalık içinde çoğalarak güçlenir. Duyguları şiddetlenir ve ortak memnuniyetsizliklerini tek bir ruh halinde dile getirirler.
Kamusal alanda benliğini ortaya koymak, kitlesel eylemlerde, Sokrates’in Alkibiades’e yönelttiği sorularda ortaya çıkan şekilde, kişinin benliğini bir başka benlikte keşfetmesi yoluyla gerçekleşir. Politikacı ve general Alkibiades, halk üzerindeki etki ve iktidarını arttırmak arzusundadır. Kendisini çok seven Sokrates onunla eğitici konuşmalar yapar. Delphi’deki Apollon tapınağı kapısında yazan “Kendini Bil!” sözüne sürekli değinilen diyalogları sırasında halkı yönetecek kişinin öncelikle kendisini tanıması gerektiği, kendisini tanımayan kişinin şehri de tanıyamayacağı ve şehri kötü yöneteceğini vurgular. Kendini tanımaksa, bir başkası üzerinden yapılmalıdır. Birinin gözüne bakan kişi kendisini orada görecektir. O kişinin görme eylemini yapan parçasında yani gözbebeğinde…
Öznenin nesneleştirilmesi ve İktidar konuları üzerine yıllardır kafa yoran Foucault, Kendini Bilmek’ten bahsederken bu diyalogu örnek alır. Kendini bilmenin anlamının, tapınağa girecek kişiye “kendini tanrı zannetme!!” demek olduğunu söyleyen Foucault, antik gelenekte “kendine dikkat etme”nin, “kendini bilmek”ten daha önemli bulunduğunu, bugün ise bizlerin toplumsal ahlak geleneğimiz içinde tam tersi değerlerde yaşadığımızı vurguluyor. “…çünkü bir çilecilik ahlakı olan ahlakımız, benliğin kişinin reddedebileceği bir şey olduğu konusunda ısrarcı.” (4)
Öznenin nesneleşmesi, egemenliğin oyuncağı haline gelişi işte bu yolla, kendini tanımak yerine, bundan korkmakla, kendinden vazgeçmekle oluyor. Ahlak gereği, terbiye gereği kendisine ve çevresine ket vuran birey, kendini bilmenin, kendini susturmakla, “haddini bilmek”le aynı şey olduğunu sanıyor.
Kendini bilmek, önce kendine özen göstermek, böylece çevresindeki yaşama özen gösterir hale gelmek, kendini tanıyıp, diğer benlere saygı göstermek anlamına gelseydi keşke.
Diagones örneğiyle başlamış olmam benliğini ortaya koymak için kinik bir yaşam sürmek, uygar yaşama başkaldırmak zorundayız demek istediğim anlamına gelmiyor elbette. Ama şu bankanın bahçesinde takılan yaşlı adam geçmişinde kim bilir ne kadar susturdu, tuttu kendini diye düşünmeden de edemiyorum işte…
Kaynak:
(1)Raymond Guess, “Kamusal Şeyler, Özel Şeyler”, çev. Gülayşe Koçak, YKY, 2005
(2) Cemal Süreyya, “Önceleyin”
(3) Richard Sennett, “Kamusal İnsanın Çöküşü”, çev. Serpil Durak, Abdullah Yılmaz, Ayrıntı Yay., 2002,
(4) Michel Foucault, Huck Gutman, Patrick H. Hutton, “Kendini Bilmek”, çev. Gül Çağalı Gülen,
OM Felsefe, 1999, s.33
lale_altunel@hotmail.com