’80 Sonrası Rock Müziğinin 80 Darbesi ile Sınavı


Tayfun Polat
Gerçekleştirilen her darbenin (baş figürünün karakteri ve devrimin zamanlamasının ekonomi-politiği gereği farklılıklar içerse de) niteliği bellidir. Gayesi de aynıdır, rejimin bekâsını sağlamak. Burada bir sorun yok. Bu yazının konusu olacak sorun, darbeler kuşaklar boyu aynı nedenlerle gerçekleşirken, buna muhalefet eden müzisyenlerin de aynı söylemde üretmesidir.
60 İhtilali’ni ve hatta 72 Muhtırası’nı bir tarafa bırakırsak, zaten 80 Darbesi’nden önceki müzikal muhalif çizgiye kadar, yazının konusuna örnek teşkil edecek bir müzik üretilmiyordu bu ülkede (60’a ihtilal, 72’ye muhtıra ve 80’e artık darbe denmesi bile ayrı bir yazı konusu aslında, ama müzikten bahsedelim). Cumhuriyet rejiminin konservatuvarlarda Türk Sanat Müziği eğitimini bile yasaklayan, belirleyici, doğru budur deyici ve sanatı sadece Batı’ya endeksleyen yöntemini düşünürsek, ozan geleneğinden gelen ve muhalif çizgiyi de barındıran halk müziği, bayağı bir müzikti. 60 İhtilali sonrası özgürleşen düşün ve sanat ortamının hazırladığı altyapı ile, 72 Muhtırası öncesi ve sonrasında muhalif (protest) müzik kanalında akan suyun debisi arttı. Ama bu muhalif çizginin bile Anadolu rock özelinde ozan geleneği söylemini sürdürmesi, yeni oluşmaya başlayan protest müzik çizgisinin de Sabahattin Ali, Nazım Hikmet gibi rejim karşıtı şairlerin şiirlerini bestelemekten öteye geçemediği bir gerçektir. Rejimle derdi olan müzisyenin dışavurumunu yüzyıllar öncesi yazılmış deyişlerle ya da (hiçbir şekilde önemsemezlik edemeyeceğim) “Aldırma gönül aldırma,” dizesindeki kabullenmişlikle dile getirmesi bile rejimin baskısını ortaya koyuyor aslında. Burada Cem Karaca ve Şanar Yurdatapan bazı işleri dışarda tutulabilir belki. Bir de Selda Bağcan’ın birkaç işi (özellikle “Kızıldere Türküsü”, üretildiği zamanki güncelliğiyle). Ama 68 kuşağı da, 78 kuşağı da müzikal muhalefetini aynı yöntemlerle dile getirdi. Bu dile getiriş de doğrudan rejime kafa tutan, kendi ürettiği sözlerle değil, imalı anlatımlarla gerçekleşti. Kafa tutamıyor, meselenin etrafından geçiyordu, ama bu bile yetiyor, artıyordu hatta. Çünkü onyıllarca aynı türküler söylendi, aynı şairler bestelendi.
Burada bir parantez açılabilir. Ozan geleneği zaten karşı koyuşunu olaylar özelinden dile getirir. Bir anlamda haber verme geleneğini, bir anlamda da nesillere aktarma işlevini üstlenir. Bir Köroğlu’nu, Nazım’ın Şey Bedrettin’ini bu anlamda değerlendirebiliriz. Zaten üslup zorbaya karşı mazlumu ya da direneni bir olay özelinden dile getirmektir. Ama ne öncesinde ne de cumhuriyet tarihi boyunca da bu söylemin dışına çıkabilen, farklı bir dille rejime başkaldıran pek çıkmamıştır.
 
80 Darbesi öncellerinden çok daha şiddetle kitleleri ezip geçerken arada bir kuşak boşluk yarattı. Benim de mensubu bulunduğum 88 kuşağı muhalif bir müzik üretemedi. ’80 sonrasında yasaklı bir sürü müzisyen arasından sıyrılabilen ve muhalif müzik üretebilen müzisyenleri düşündüğümüzde Bulutsuzluk Özlemi, Yeni Türkü ve Grup Yorum ilk akla gelenlerdir herhalde. Ama Yeni Türkü ve Grup Yorum (ve dahi benzerleri) yine “belli” şairlerin sözlerini bestelerken, Bulutsuzluk Özlemi’nin, özellike 1990 tarihli Uçtu Uçtu albümündeki “Acil Demokrasi” şarkısı bir miladdı. Şarkı o güne kadar yapılmış, Kemalist cumhuriyet rejimine karşı söylenmiş en sert sözleri içeriyordu. ‘80’lerin ikinci yarısında protest müzik arabeskten sonra öyle bir patladı ki, bu yazıya bu minvaldeki “protest” müziği dahil etmemek ve “Acil Demokrasi”yi işaret etmek, belki rejime doğrudan muhalefet etmekle kastedileni anlamaya işarettir. Bu dahil etmeyişin sebebi ise yine aynı, imalarla söz yazmak. Birilerinin çok kızacağını, özellikle Grup Yorum’un Haziranda Ölmek Zor / Berivan albümünü anmak gerektiğini söyleyeceğini, Ahmet Kaya, Grup Kızılırmak, Ezginin Günlüğü gibi isimlerle bağıracağını biliyorum. İnternette artık bütün şarkıların sözleri var, dileyen “Acil Demokrasi” ve “Haziranda Ölmek Zor” ya da Ahmet Kaya şarkılarının sözlerini karşılaştırsın. Haa, bu süreçte tabii ki unutmadan Serdar Ateşer’in Mütareke Yılları ve Avdet Seyri albümlerini de işaret etmek gerekir.
Aslında şunu demeye çalışıyorum, bir şairin farklı bir imgelemle yazdığı bir şiiri alıp bestelemek, bir halk türküsünü ya da kahramanlık türküsünü düzenlemek, ozan geleneğiyle yeni besteler yapmak ile lafı dolandırmadan, doğrudan söylemek arasında bir fark var bana göre. Burada Kemalist rejimin halk müziğine karşı üstenci tutumuyla yazıyormuşum gibi anlaşılma riski var, biliyorum. Ama zaten bu nedenle başlıkta “rock müzik” ifadesini kullandım. Halk müziğini dışlamak için değil, rock müziğin ifade tarzındaki doğrudanlığı, muhalif olmak ya da eleştirmek ya da kafa tutmak için müzikal olarak daha doğru bulduğum için.
Şimdi tekrar 88 kuşağına dönersek; bizim gibi darbe öncesine dair bir sürü hatırası olan, abilerinden, ablalarından hikâyeler duyan, dinleyecek albüm bulamazken Özal sonrası (özellikle ‘90’lar başındaki) albüm bolluğunda bir anda neye uğradığını şaşıran, Türkiye gibi tam arada kalmış bir kuşağın; öncelikle başka sorunlarını halletmesi gerekiyordu. Hafızası silinmeye çalışılmış, hayali elinden alınmış bir kuşağın muhtemelen boşanmış anne babalarının çocuklarıydık. Bu ülkenin kayıp kuşağıydık (bu tanım her ne kadar Özal sonrası gençlikle eşleştirilse de, genel kanının aksine “kayıp kuşak”ın bizdeki tezahürü 10 yıl sonra olmadı. Tam da Batı’nın X generation’ının müziği olan grunge’ın karşılığı, kendini, sıkıntısını ifade etme çabasında müzikler üretti 88 kuşağı -doğrudan Batı’nın rock ‘n’ roll’una öykünenler hariç). Derdimiz öncelikle ne olduğunu anlamaktı. Ürettiğimiz müziğe de bu kafa karışıklığı yansıdı. Rejimle bir derdimiz olup olmadığını anlamadan önce, ne derdimiz olduğunu anlamamız gerekiyordu. Ki bayağı da uzun sürdü bu çaba, üretimlerimizden de anlaşılabileceği gibi. Dönemle ilgili nadir araştırmalardan biri olan İstanbul’da Rock Hayatı Sosyolojik Bir Bakış kitabında söyleşi yapılan çoğu rocker’ın kendini Müslüman ve Atatürkçü olarak tanımlamasından da görüleceği gibi, damardan rejimin çocuklarıydık. Şimdilerde lise ya da üniversite arkadaşlarımızın nasıl azılı milliyetçilere dönüştüklerini gafletle izlerken bunu düşünmeliyiz belki de; bu sünni, Kemalist rejimi.
Kuşağımızın en aykırı müzisyenleri olan Zen tayfası ya da 2/5BZ bile başka demlerdeydi. Kendini en iyi ifade eden şarkı sözü yazarlarımızdan Cenk Taner’in nahifliği muhalifliğini engelliyordu. İlk dönem punk’larımızın da kafası karışıktı, her ne kadar her şeye karşı da olsalar da konu darbeye gelmiyordu. Yaşar Kurt, Zuhaşi Berepe, Objektif gibi bir şeylere muhalif isimleri de saymıyorum ayın sebepten. Zaten ilk sinyaller 88,5 kuşağından gelmeye başladı. Ama en radikal sözlere sahip olan Rashit bile (yasal albümlerinde) lafı dolaştırıyordu. Mor ve Ötesi, lafı eveleyip geveledikten sonra anca 2006’da “Darbe” şarkısıyla sadede geldi (ki seven sevmeyen ayrı, şarkının sözleri doğrudan 80 Darbesi’ni hedef alan tek örnek hâlâ). Ama bu anlaşılabilir bir durum, memleketin kafası en berrak, lafını en güzel eden müstesna müzisyeni Bülent Ortaçgil bile “Normal”i 1998’de kaydetti sonuçta. Başka kim var? Replikas zaten doğrudan söylemeyi sevmez. Serhat Köksal (2/5BZ) 2007’de çıkarttığı No Exotic albümünde bayağı bir salladı rejime, başkasından kesip yapıştırdığı sözlerle. Bir de tabii Nekropsi nihayet yeniden arz-ı endam ettiğinde “Harf Devrimi” ve “Foklar” ile konuya dokundurdu. Bu son sayılan isimlerin işlerinde doğrudan olmasa da 80 Darbesiyle ilgili rahatsızlığın hissiyatı algılanabilir. Ama ‘90’larda müzik üretmeye başlayan hiçbir grup, darbe ile olan (bunu rejim ile olan biçiminde de genişletebiliriz) sorununu dile getirmekte sınıfı geçememiştir.
Şimdi denilebilir ki 80 Darbesi’yle olan imtihana göre mi biz dinleyeceğimiz müziği seçeceğiz. Elbette değil. De, hazır 60 darbesinin üzerinden 50 yıl geçtikten sonra darbeyi yapanlar “birden” tu kaka olarak gösterilmeye, darbeyle ilgili onyıllardır bir yerlerde duran belgeler “birden” ayan beyan ortaya konmaya başlamışken, 80 Anayasası deliniyorken, darbecilere yargı yolu açılıyorken, artık birilerinin çıkıp lafını esirgemeden müzik yapması da gerekmiyor mu?


 
Neyseki artık DDR var. DDR’nin Agitprop (ajitasyon ve propaganda) albümüyle ilgili çok söz söylenebilir. Söylenmelidir de. Ama bu yazının konusu gereği ayrı bir öneme sahip. Çünkü “Tanklar ve Yığınlar”, “Pli Pli”, “Stereo Salon” gibi şarkıların sözleri başta olmak üzere grubun albümde yarattığı hissiyat (zaten sadece müzikal değil, genel olarak tavırlarının da eklenmesiyle) DDR’yi çok farklı bir yerde konumlandırıyor. Hele 98 kuşağından sonra kafası bizden de karşışan genç müzisyenler arasında; dediği, yaptığı bir duruşlarıyla kuşakların öcünü alıyorlar. Heyecan verici bir albüm Agitprop. Serdar Ateşer, Bulutsuzluk Özlemi ve Mor ve Ötesi’nin yazıda sözü geçen çalışmalarını dışarda tutarsak, 80 Darbesi’nden beri ve hatta öncesinde darbelere karşı yapılmış en cesur albüm. Tek derdi bu değilken bunu başarıyor hem de. Nihayet birileri sınavı geçti.
 
tayfunpolat@hotmail.com