UYUR GÖRÜR
Sevgi Beyhan
Uyku “gelir” ama “gitmez”, “kaçar”! Neden kaçar? Eğer kaçarak gitmezse benim onu hiç bırakmak istemeyeceğimi çok iyi bilir çünkü. Çünkü o rüyalarımı getirir kucağında.
Rüya, gözlerimiz kapalı olduğu halde görebildiğimiz şeydir. Eğer bir “tabir” yapılacaksa, ben önce bu duruma dair bir tabir duymak isterim şahsen ama belli ki genel eğilim öyle değildir. İnsanoğlunun bilinmeyene esrarengiz anlamlar yükleme merakı insanlık tarihi kadar eski. Yağmur, güneş, gel-git olayları gibi bir çok doğa olayının bilimsel açıklamalarını biliyoruz artık bugün. Nedenini nasılını bilince de, üzerlerine hiç de ilgileri olmayan ruhani güçler ya da tanrıların öfkeleri gibi mistik anlamlar atfetmeyi bıraktık. Belki bir gün rüyaların da sırrı çözülecek ve artık onları anlamak için de bilmsellikten en uzak şeylere en çok bel bağlayan insanlar, o enerjilerini daha faydalı amaçlara sevkedecekler. Fakat o günler gelecekse bile henüz ufukta görünmüyor. O yüzden de daha hâlâ bu bilinmezin tadını çıkartıp üzerine nice hurafeler türetmeye vakit var! Bunu yapanlara hodri meydan!
Açıkçası bilim ve bilgi aşığı bir insan olarak, bir yanım bu sırrın çözülmesini ve o gözlerimiz kapalıyken “gördüğümüzü” iddia ettiğimiz şeyin ne olduğunu bilmeyi çok istese de, benim bile diğer yanım için için, durumdan hiç de rahatsız değil. Çünkü onlar sayesinde kırk yılda bir de olsa uçabiliyorum örneğin. Ayaklarım yerden kesiliyor ve insanların başlarının aşağı yukarı yarım metre daha üstünden istediğim gibi süzülüyorum. Üstelik de bunu gerçekten yaptığım konusunda hiç tereddüdüm olmuyor! Hatta daha ileri gidiyorum ve o sırada şöyle düşünüyorum: “Ben bunu sadece rüyalarımda yapabildiğimi sanıyordum, oysa mümkünmüş! İstemek yetiyormuş!” Yani her seferinde onun bir rüya değil de gerçek olduğuna inanıyorum... Benim tabire falan da ihtiyacım yok. Ben yalnızca o paralel dünyamın tadını çıkarmak istiyorum. Ne olduğunu ve neden olduğunu bilmeden. Olurken inanmak, gerçek sanmak ve o alemin derinliklerinde kaybolmanın zevkine varmak... Çocukken masalları da rüyalar gibi gerçek zannederdik. Büyüyünce rüyalar o kulvarda yalnız kaldı. Ya rüyanın öyküsünü ne sanmalı? Masal mı gerçek mi? Yoksa bi durup düşünmeli mi nedir bu gerçek dediğimiz şey diye?
Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bir rüya varmış. İnsanlar onu yalnızca uyurken görebilirlermiş! Bir de kardeşi varmış, adı hayalmiş. Onu ise uyanıkken kurarmış insanlar. Bir de her ikisinin de ikizi olan düş varmış! Masal bu ya, rüya ve hayal birbirlerine benzemedikleri halde düş ikisinin de tıpkısının aynısı imiş. Kâh biri olurmuş, kâh öteki. Bunu kolay yaparmış çünkü o da en az rüya ve hayal kadar gerçek üstüymüş. Hatta o denli gerçek değilmiş ki sadece ikisinden biri olmakla kalmaz, istese masal da olurmuş. Onun kendi ülkesi varmış. Adına düşler diyarı denirmiş. Rüyanın ülkesinin adı alem, hayalinkinin adı ise dünya imiş. Rüyalar alemi, hayal dünyası ve düşler diyarı biraraya geldiklerinde ne devenin berberliği, ne pirenin tellallığı, ne insanın uçması, ne de bir anda zengin olup tüm dünyayı gezmesi işten bile değilmiş. Onların ülkelerinin sınırı yokmuş. Kendileri gerçek değilmiş ama içlerinde herşeyi gerçekleştirebilirlermiş. ..
Tüm gün evine ekmek getirme derdinde olan çaycı Süleyman Efendi, günün yorgunluğuyla otobüse binip evin yolunu tuttuğunda, çay dağıttığı holdingin sahibi olmanın hayalini kurarmış örneğin. Eve varınca yemeğini yiyip, sobanın yanına oturur, üzerinde kaynayan çaydanlığın çıkardığı o bilindik tiz sesin ona çağrıştırdığı trene atlayıp tüm dünyayı gezdiğini düşlermiş. Gece olup yattığında ise rüyasında kendini cumhurbaşkanı olarak görmenin etkisiyle sabah işe bir başka mağrur gidermiş. Çünkü 5 dakikalığına bile olsa gurur ve böbürlenmek onun da hakkıymış! Doğru olan o diye değil belkli ama, herkes yapıyor diyeymiş...
beyyan@gmail.com