rüyalar alemi


Mecmua yazarlarından birer rüyalarını bizimle paylaşmalarını istedik. Tek kuralımız kurgu olmaması (yani bilinçaltlarının kendi kurgusu dışında kurgu olmaması) idi. Sonra her rüya için bir de illüstrasyon hazırladı çizerlerimiz. Mecmua tarihinin en sürrealist sayfaları böyle oluştu işte.



Rüya / zafer yalçınpınar 
İllüstrasyon / emrah bekdikli
 

Bin türlü hilenin arasından, işlerden mişlerden kalkıp burada yatağıma uzandım. Geriye dönüp bakıyorum da aklımın ucundan geçmezdi yaşamımın bu kadar yorucu olacağı. Büyük, dolu dolu bir soluk veriyorum. Bütün aklım havalanıyor kayıyor, yanlışlıklara, bölünüyor, gömülüyor. Oysa şiir yazmalıyım ölene kadar, aklımı şiire akıtmalıyım, görüntülere. Aklım görüntü olmalı. Örneğin Nâzım’la Ece yanyana yürüyorlar yaşama dair, bakışsız ve güzel günler görerek. Büyük bir kafakarışıklığı gerek bana tüm denklemlerden sıyrılmak ve renklemlere dönmek için. Kendimi bitirdiğim bu işlerin başkanını tokatlamak için bin kişi topluyorum. Gene de boş, meydansızlık. Başkan kedi oluyor, onu başından seviyorum. Sonra gönderiyorum. Kalemler rüyalarıma giriyor, ben de hemen kâğıt oluyorum. Sonra birden alev alıyorum. Uyanıyorum. Sonra yağmur yağıyor üzerime, bir daha uyanıyorum. Ellerim kalem olmuş, odasız kapıların kilitlerine anahtar diye kalemlerimi sokuyorum. Kapı açılıyor, arkasında kimse yok. Gene uyanıyorum.


Rüya / uçma hissi
İllüstrasyon / emrah bekdikli
 


Sultanahmet Meydanı'nda düşüyor peşime. Bakıyorum, sağımda Sultanahmet, solumda Ayasofya, başlıyorum koşmaya. Ayasofya'dan dönüyorum sola. Bir adım atıyorum, vücudum ağırlığını yitiriyor sanki, yerden yükselerek birkaç yüz metre ilerliyorum. Sonra bir adım daha yere bas, sıçra, yine uçar gibi ilerle. Ben böyle uçarak koşamasam enseleyecek beni. Hızımı kesmesem dalacağım Topkapı Sarayına Saltanat Kapısından. Orada bir şaşırtmaca yapıyorum, kuşlar gibi süzülerek sağa dönüyorum ve yokuş aşağı uça koşa varıyorum Cankurtaran Meydanına. Adından yanılıyorum; sanıyorum ki canım kurtulacak ama tren yolunun altındaki geçitte omzumda bir el hissediyorum ve el omzuma dokunur dokunmaz sol kolum ateşler gibi yanmaya başlıyor. Oysa bir geçebilseydim şu geçitten, sahil yolundan zıpladığım gibi ulaşacaktım Marmara'nın sularına. İrkilerek dönüp bakıyorum omzumdaki elin sahibine ve korkum bir anda şaşkınlığa dönüşüyor. Sen nereden çıktın demeye kalmadan Semih kor gibi yanan elimden tutup ahşap bir evin bahçesine sürüklüyor beni. Kolumun acısına filan aldırmıyor, bahçedeki bir kuyudan aşağı iniyoruz. Kuyu, kuyu değil labirent mübarek. Yerin altında birbirine açılan dar geçitler farkediyorum gözlerim karanlığa alışmaya çalışırken. "Buradan ne küpler çıkardılar zamanında biliyor musun?" diyor yine çocukluğumuzdaki bilmiş haliyle. "Bizans'ın sarayıymış oğlum buralar eskiden." Bu tünelleri takip ederek tüm İstanbul'u yer altından dolaşabileceğimizi anlatırken daha az evvel gün ışığındakinden daha beter bir korku gelip oturuyor içime. Burada yolumuzu kaybedersek tüm İstanbul polisi arasa bulamazlar bizi diye düşüyor aklıma. Daha ben bu düşüncemi ona aktaramadan yine elimden tuttuğu gibi bu sefer Rumelihisarı'ndan çıkarıyor beni. Hisarın önünde durmuş boğaza bakarken buluyorum kendimi, uzaktan bir ses adımı çağırırken. Kafamı yukarı çevirip surları tarıyorum gözlerimle, kimseyi göremiyorum ama ses yakınlaşıyor. Neredeyse kulağımın dibinde fakat kimsecikler yok görünürde. Kolumu tutup sarsan elle taşlığı aydınlatan mozaik lambanın renklerini farkediyorum. Doğrulmaya çalışırken uyuşup omzumun taşıyamayacağı kadar ağırlaşan sol kolumun zonklaması ile kendime geliyorum. Elimdeki İstanbul Gezi Rehberi yere düşüyor. 
 




Rüya / aylin ünal
İllüstrasyon / uran apak


bir oda
bomboş.
önümde yalnızca bir pencere var. odaya giren tek ışık da o pencereden.
ben yerde oturuyorum. pencereye bakıyorum. sonra yerimden kalkıyorum ve pencereye doğru koşmaya başlıyorum. pencerenn camı kırılıyor, ben içinden geçiyorum. pencereden dışarı doğru koşarken vücudum bir ata dönüşüyor. çok acayip bir histi. bütün vücudumun en ufak parçasınakadra bir at bedenine döndüğünü hissediyordum. (bunu gerçekten hissediyordum-çok acı veren bir süreç olduğunu belirtmeliyim) tüm vücudumda inanılmaz bir acı hissederken bir yandan değişimimin heyecanını yaşıyordum.




Rüya / murat mrt seçkin
İllüstrasyon / elif yıldız


Trip’in eski müdürü Barış Oğuzer ile evde oturuyoruz, kapı çalıyor, David Bowie ve Bryan Ferry geliyor. Bowie seksenlerdeki hali ile, Ferry ise her zamanki takım elbiseli Kazanova tavrı ile salona dalıyorlar. Barış bana dönüp “Pardon, söylemeyi unuttum arkadaşlarla işimiz var, sen biraz odada oturur musun?” diyor. Utanıp, sıkılıp “Tamam”, diyorum. Odaya gidiyorum ama seslerini olduğu gibi duyuyorum. Sohbet boyunca sürekli benimle dalga geçiyorlar. Sinirlenip odaya dalıyorum. İçerde üçü beraber zikir yapıyorlar… Barış “Ayıp ettin, Bowie pirimizdir,” diyor, Ferry tokatı basıyor… üzerime zülfikârla saldıran Barış’ı görüyorum… uyanıyorum… açık televizyonda Şebnem Kısaparmak şiir okuyor…
.

 


Rüya / serkan sanç
İllüstrasyon / onur kuru


Yanımda yüzünü göremediğim biri var. “Buraya bastırınca ağrıyor” diyorum, bilgiç bir tavırla “bastırma o zaman!” diyor. Elinde bir solukmetre var. Nefesimi ölçüyor. Heryer hastane beyazı, adliye grisi, garip yeşil bantlarla çevrili... Bir yangın alarmı görüyorum. Ortamdaki tek canlı renk olan kırmızı butona basmak için, dirseğinle camı kırmaya çalışıyorum. Her zamanki gibi ihtiyacın olduğunda o cam kırılmıyor. Son bir sinirle cama kafamı gömüyorum. Kafam yarılıyor ama cam çatlamıyor. Yanımdaki, “dikiş atacağız” diyor ve bir kadına teslim ediyor beni.

Dikiş tutturamayan yeni yetme pratisyen hekim; “Singer olsaydı, bilgisayarlı programı bile var, fistolardık biterdi” diyor. Sokağa atıyorum kendimi... Dikiş tutmayan yerlerde kanım pıhtılaşıyor. Pıhtılaşma durmuyor sanki ve ana arterlere ilerliyor. Kalbim, geri tepmesi yüksek bir tüfek gibi, fırlıyor göğsümden... Yerde, düştüğü yerde atmaya başlıyor. Bir sokak köpeği yüreğimi dişlerinin arasına alarak köşede kemirmeye başlıyor. Geri alayım dediğim her anda ne kadar köpek dişi varsa hepsini gösteriyor. Çaresiz bırakıyorum yüreği… El yordamı ile damarları beyne bağlıyorum. Beyne fazla kan gidiyor ve ağırlaşan kafatasım kanla doluyor. İki evsiz vampir geliyor, içmeye başlıyor kulaklarımdan sızan kanı... Bir o vampirle bir diğeri ile kafa kafaya tokuşuyorum sürekli. “Şerefe” diyerek içiyorlar. Sonra öpüşmeye başlıyorlar. “Dudakların kenarından sızan kan benim kanım” diye düşünüyorum. Vampirlerden biri, kaldırıp kafatasımı fondip yapıyor ve boşalan tası demir çitlere fırlatarak parçalıyor. Damarlarımı aceleyle akciğerlere bağlıyorum. Ne kadar bronş varsa kırmızıya çalıyor sanırım. Kıpkırmızı, pıhtılaşan bronşlardan birini alıp yakama iliştiriyorum. Bu yeni broşumu, ilk beğenene ucuza bırakabileceğimi söylüyorum. Bir taksi parasına kanımın pıhtılanmış bir kısmını satıp eve dönüyorum.

İçeri girer girmez; tek nefeste söyleyemeyeceğim bir sayıdan geri saymaya başlıyorum. Sonunda Apollo havalanıyor. Ama teknik bir arıza yüzünden yörüngeye oturup kalıyorum. Rus kozmonotlara ““Birader bir el atsan da vurdursak aşağı” diyorum. Anlamıyorlar. Öyle dönüp duruyorum dünyanın çevresinde... Sonra uyanmışım işte...

Rüya / rafet arslan
İllüstrasyon / cins

 

tepeden aşağıya iniyorum, az önce hatırlayamadığım bir sebepten boylu boyunca uzanırken ayrılmıştım arkadaşımın yanından. Ama coğrafya artık yabancı geliyor artık bana. Tepenin üst noktasında arkadaşıma bakıyorum, bulunduğum noktanın sağ aşağısına, tuhaf ama göremiyorum onu. Ağır ağır inerken gözüme bir kayanın gölgesindeki, dairesel olarak, duran beş fare çarpıyor. Ama bildik farelerden farklılar çok uzun ve yumuşak tüylüler; sanki birer tavşan gibi. Hiç kımıldamıyorlar, ölüler…
Az aşağıda üç boz köpek hareketsiz yatıyorlar, ama canlılar.benimle hiç ilgilenmeyip, gözleriyle arkadaşımın olması gereken yöne bakıyorlar.


Bende o yöne ilerliyorum, daha az önce çam ağaçlarının altında uzanırken bırakmıştım onu. Çalıları yararak ilerliyorum ağaçların arasına, tuhaf ama çevrede hiç ses yok ve arkadaşımı hala seçemiyorum.
Şimdi yabancılığın doğurduğu tuhaf merak hissi, yavaştan kaygıya dönmek üzere. Sanki daha heyecanlı atmaya başladı kalbim her adım da, ya yok sa; ortadan kaybolduysa, yoksa? Çalılar daha bir sıklaşmış, uzamış, sanki bıraktığımda böyle değillerdi.
Hafiften rüzgar başlıyor, dalların yaprakların hışırtısı sessizlik içinde, bir anda çınlıyor. Artık çok yaklaştım, bir adım ötemde… evet, beni bekliyor… çoktan bedeni çürüyüp dökülmüş, bembeyaz bir yüzey halinde bekliyor.
Sadece simsiyah gözleri orada , bana dikilmiş iskelet gövde arasında. 

Rüya / peri demirbaş
İllüstrasyon / emrah bekdikli

 
yıldızlara yürüme hakkı kazandım. bir karabasan içindeyim, hem de çok şiddetli. beynim çıkacak gibi şiddetinden. kafamın üstünü tutuyorum çıkmasın diye. bütün bunların içinde bir yuvarlak var; beyaz, çok parlak, benden büyük. ben de küçük beyaz bir yuvarlağım. beni görünce hemen tanımış. karabasana dayanmayı başarabilirsem yıldızlara gitme hakkını kazanacakmışım. başardım sonunda... istediğim zaman istediğim yıldıza gidebilecekmişim.
 

Rüya / burak bayülgen
İllüstrasyon / tansu özel


1995 yılında DavidCopperfield’in 25. yıl kutlamasına özel yayınlanan programı kablolu yayın vasıtasıyla RTL’den izliyorum. Bana bir şeyler oluyor… O günden beri her gece ama her gece –yani on beş yıldır- rüyamda uçtuğumu görüyorum. Yoruluyorum bunu görürken, çünkü beynim tek şeye odaklanıyor, çok güçlü bir basınç hissediyorum tüm beynime, oradan da vücuduma yayılan. Önce yavaş yavaş havalanıyorum, sonra varabildiğim en yüksek noktaya kadar çıkıyorum fakat bir an bile olsa o basıncı hissetmesem, yere iniş yapıyorum. Uçarken artistik hareketler yapmama gerek kalmıyor, sanki şişirilmiş bir uçan balon gibi yükseliyorum. Yine de bu deneyimimi seyreden seyirciler olduğunu da görüyorum rüyamda… Şu hayatta da en çok istediğim şey uçmak zaten.

 


Rüya / berna bulat
İllüstrasyon / senta urgan


asfalt bir yolun üzerinde karşı karşıyayız, cinsiyetsiziz, arkamızda senelerdir bizimle olan eşyalarımız yığılmış, aramızda ikimizi de birbirimizden gerisin geriye iten güçlü bir hava akımı, havada su tozları, sarılmayı başarıyoruz, kulağına seni seviyorum diyorum ve aynı anda sesimi kendi kulağımda duyuyorum.



Rüya / cüneyt bolak
İllüstrasyon / tansu özel


Güneş doğmamış ama etraf hafiften aydınlanmaya başlamış. Sıcak ama kuru geçecek bir günü haber veren bir hava var. Çıplak, açık kahve kayalıkların iki yanda yükseldiği dar bir vadide, üstümde yazlık kıyafetler ve uyku mahmurluğuyla yürüyorum. Kendimi birden bu vadinin içinde bulmuşum, yürümem yeni başlamış. Etrafıma bakınırken nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum. Bir anda ayılıyorum sonra onu görerek: Bir aslan! O kocaman ağzıyla tembelce esnerken kalp atışlarım birden iki katına çıkıyor. Donakalıyorum, nefes alamıyorum, boncuk boncuk terliyorum korkuyla... Aslan oturduğu yerden ağır ağır doğruluyor, benimle ilgilenmeden arkama, vadinin girişine doğru yürümeye başlıyor. Arkama dönüp gittiği yöne baktığımda başka aslanlar da görüyorum. Korkum artıyor, kendime sakin olmayı, hızlı ama temkinli adımlarla önüme doğru yürümeyi salık veriyorum. Yürümeye başladığım anda önümde, yanımda, her tarafta duran, kaşınan, esneyen, uyuklayan aslanlar olduğunu fark ediyorum. Ama yürümeye başlamışım artık. Kimi yerler o kadar sıkışık ki aslanlara temas etmeden geçip gitmek imkânsız. Sinekleri kovalayan kuyruklar, parlayan dişler arasında yürümeye çalışırken bir de aralarında hırlaşmaya başlıyorlar. Bir tanesi bir diğerine kükrüyor, sesi ve ağzından çıkan rüzgar saçlarımı uçuşturuyor, salyaları boncuk boncuk yüzüme yapışıyor. Vadinin sonu görünmez gibi... Korkuya rağmen yürümeye devam ediyorum. Vadinin de, aslanların da, korkunun da sonu gelmiyor. Bir an bile rahatlayamadan adrenalin yüklü damarlarla ilerliyorum. Ta ki kan ter içinde uyanana kadar. Yoksa pan ter mi?

 


Rüya / uran apak
İllüstrasyon / onur kuru


Lisedeyim. Sabah okula gittiğimde insanlarda bir tuhaflık görüyorum. Yüzlerinde ve vücutlarında kırmızı lekeler var. Garip bir hastalığa yakalanmış gibiler. Revire gidiyorum ve oradaki hemşire bana büyük bir salgın olduğunu söylüyor. Onun da yüzünün lekeli olduğunu görünce kaçıyorum. Okul bahçesinden asfalta çıkıp koşuyorum. Koştukça başım dönüyor ve gittikçe yerden havalandığımı hissediyorum. “Acaba ölüyor muyum?” derken, sınır noktası gibi bir yere geliyorum. Ötede bir çocuk parkı var ve girişinde lazer ışıklarından oluşan bir geçit var. Geçitin iki yanında da bekçiler. Lazerli geçitten geçince çocuk parkına ulaşıyorum. Burası yerçekimsiz bir ortam. Her yerde çocuklar var; kaydırakların ve tırmanma demirlerinin etrafında uçuyorlar, barfikslere tutunarak havada yavaşça taklalar atıyorlar. Ben de uçarak bir barfiksin üzerine tırmanıp oturuyorum, yanımda bir çocuk var -yüzünü bana döndüğünde yüzlerimizin aynı olduğunu fark ediyorum dehşet içerisinde. Cebinden bir tabanca çıkarıyor ve bana: “Henüz hazır değilsin,” diyor. Beynime sıkılan bir kurşunla yataktan fırlayıp uyanıyorum.



Rüya / torkunç
İllüstrasyon / onur kuru


Erol Abi: Gerçek adı Şaban. 40’lı yaşlarında, dikim şefi. Hafif göbekli, pis sakallı. Hiddetlendi mi işçiler kaçacak yer arar. Aşağıdaki rüyada bazen Güner Ümit suretinde görünüyor, bazen kendi halinde. Fakat her halukarda ben ona Erol Abi diyorum!?

Yaşar Usta: Gerçek adı Yaşar. 30'larının sonunda. Depo şefi. Harika Erzurum şivesiyle konuşur. Erzurumlu.

Serap : Gerçek adı Serap. 20'lerinin başında şampuan reklamı güzeli... Çalışma arkadaşım. Sağ kolum.

Sevgili : Gerçek adı Sevgili.

Mekân
Kat kat devasa bir mekân. Her katı kendi içinde bir dünya. Tüm insanlık bu binanın içinde var olmuş ve olacak. Burası bizim dünyamız. Alışveriş merkezlerine benziyor...

Yemekhanedeyiz. Ben, Yaşar Usta, Serap ve Erol Abi yemek yiyoruz. Erol'da bir yavşaklık hali. Fazla samimi Serap’la. Serap farkında değil, bütün masumiyetiyle Erol'un şakalarına karşılık veriyor. “Yaşar, bizim fotoğrafımızı çek,” diyor. Yaşar cebinden cep telefonunu çıkarıp fotoğraflarını çekiyor. Bir ara Erol Serap'ın ensesinden öpüyor. Aslında çok uyanık olan ve herkese hep mesafeli olan Serap buna da ses etmiyor. Onu korumak için müdahale etmek istiyorum ama Serap sessiz kalınca ben de bir ses etmiyorum. Sadece yarı şaka yarı ciddi uyarıyorum Yaşar fotoğraflarını çekerken:

- İnternete koysunlar bu fotoğraflarını da gör sen bakalım.

Gülüyorlar.

Başka Bir Oda: Bir evin küçük bir odası. Cenin şeklinde yatıyorum. Terliyorum. Gittikçe şiddetlenen bir nöbet hali. Bitecek, diyorum içimden; az kaldı... Bunların sebebi kırmızı çarliston biber. Yemekten sonra Erol Abi beni kenara çekmiş ve 3 adet çarliston biber vermişti. Yeşili kendisi yemiş, kırmızıyı bana yedirmiş ve beyazı da canımın pahasına saklamamı istemişti. Ne olursa olsun Serap onu yememeliydi.

Her biberin insana kattığı süper güçler vardı. Ben örneğin, kırmızıyı yediğim için, şu andaki nöbet biter bitmez zehir gibi matematik kafasına sahip olan, geçmişte konuşulanları duyabilen, ultrasonik bir superkahraman olacağım. Dünyayı ele geçirmem an meselesi olacak.

Hâlâ boncuk boncuk terliyorum. Bir an önce biberin hakimiyetine geçmek istiyorum. Sabırsızım... Yaşar Usta yanımda. Birileri ile kumaş hesabı yapıyor. Fakat hesapta tıkanmışlar. Hah ha, tam da bana göre bir iş. Şov yapmak için sürecin bitmesini beklemeden yattığım yerden doğruluyorum:

- Hesabınız yanlış Yaşar Usta. Bir metreden üç çocuk çıkar...

Dediğim anda bir metre kumaştan üç çocuk çıkmayacağını anlıyorum (bu arada evet, çocuklar kumaştan kesilip biçilip kanlı canlı insana dönüşüyor). Yaşar Usta garipseyerek bakıyor. Ben mahcup bir şekilde yattığım yere geri dönüyorum. Yatarken de:

- Değişim tamamlanmadı, olduğunda benim yapabileceklerime şaşıracaksınız, diyorum...

Yatağa geri uzanırken bir Güner Ümit, bir Şaban Usta suretinde konuşan Erol Abi'nin söylediklerini düşünürken geçmişten Adolf Hitler'in sesini duyuyorum (tabii ki Türkçe olarak) :

- Beyaz biber. Beyaz bibere dikkat et. Ben de kırmızı biber yemiştim. Aynen senin gibi... Ben de dünyaya hakim olacaktım. Fakat beyaz biberi bir kadın ele geçirip yedi. Ve beni kendi istekleri doğrultusunda kullandı. Herkes beyaz biberi yiyenin egemenliğine geçecektir. Beyaz biberi erkeklerin yemesi işe yaramaz. Onu yemeye en yakın aday Serap. Ne yaparsan yap beyaz biberi cebinden çıkarma…

Dünya barışı için Hitler'in tavsiyesini dinlemeye kararlı bir şekilde transformasyonumun tamamlanmasını bekliyorum, yarı uyur halde.

Bir kız oturuyor baş ucuma. Yüzünü göremiyorum. Başımı kaldıracak halim de yok. Az sonra karşısına bir başka kız oturuyor. Serap mı tam bilemiyorum. Fakat sürekli “Beyaz biber, beyaz biber... biberi saklamalıyım...” diyorum. Baş ucumda oturan kızlardan birinin canı sigara çekiyor. Bunu söylemiyor ama ben biliyorum. Bunu nasıl bildiğime şaşırıyorum. Sonra şaşırmış olmama gülüyorum. Tabii bileceğim, kırmızı biber etkisini göstermeye başladı. Bak artık beyin dalgalarını okuyabiliyorum. Ben bunları düşünürken yüzünü göremediğim kız ötekine bir sigara veriyor ve kalkıyorlar...

Artık bitti. Biber tamamıyla içime nüfuz etti. Doğruluyorum. Kralım... hayır tanrıyım... Bütün enerjimi iyilik için kullanacağım. Erol Abi geliyor karşıma. Erol Abi bir tuhaf. Yeşil biber onu Joker gibi tekinsiz bir anarşiste dönüştürmüş. Aklıma yemekhanedeki görüntüler geliyor. Erol Abi'den şüphelenmeye başlıyorum. Yoksa Erol Abi karanlık tarafın emrinde mi?

Ve aniden kaçmaya başlıyoruz... Herkes kaçıyor. Kat kat dünyalardan geçerek kaçarken yanımda Sevgili var. Kırmızı biberin gücünün azaldığını hissediyorum. Onun için kaçmalıyım. Erol Abi'den kaçıyoruz. Aniden fark ediyorum ki, cüzdanım yok... Sevgili de fark ediyor ki onun ki de yok. Tersine koşmaya başlıyoruz. Masaların arasından geçerken Sevgili bir masanın üstünde cüzdanını buluyor:

- Aaaa! Benim cüzdanım burdaymış.

Ama benim cüzdanım yok. Sevgilinin elini bırakıp odaya doğru koşuyorum....

Odadayım. Erol Abi de orada, beni bekliyor. (Bu ana kadar sürekli Şaban Usta ile Güner Ümit arasında değişen yüzü, artık Güner Ümit de sabit kılmış; bir anlamda kendi evrimini tamamlamış ve gücünün doruğunda) Gülüyor, kahkahalar atıyor, etrafımda atlıyor, zıplıyor... Sinirleniyorum... Bir şeyler daha söylüyor. Etrafımda dönüyor. İyice geriyor beni. Nihayet patlıyorum. İşaret parmağımı yüzüne sallayarak:

- Bana bak Erol Abi... (sesim gittikçe tehditkâr bir tonda çıkıyor)… eğer sen aldıysan cüzdanımı... (az sonra boğazına yapışacakmışım gibiyim)... sen aldıysan eğer (fakat kırmızı biberin etkisinin yittiğini ve Erol'un gücü karşısında hiçbir şey yapamayacağımı hatırlıyorum; şimdi sesim yavşak ve yalaka bir tonda çıkıyor) eğer sen aldıysan çok ayıp ediyorsun Erol Abi (sırıtıyorum)

Erol Abi, anarşist kahkahalarından yeni bir tane daha atıyor. Buzdolabını işaret ediyor.

- Cüzdanın orada!

Buzdolabının kapısını açıyorum. Raflarına kadar biskremlerle dolu. Büyük boy, hepsinin ağızları açık... Elimi daldırıyorum birine, yok. Sonra ötekine, ı-ıh... Ellerim çikolata oluyor.

Bu eller, bu eller...

Ellerime bakarak kalakalıyorum.




Rüya / viktor pilatan
İllüstrasyon / elif yıldız


Yazlık bir belde. Ege tarafları. Gündüz. Sahil cıvıl cıvıl. Lüks bir yer değil. Kabinler dökülüyor. Her yerde duşlar ve tuvaletleri içeren taştan ufak yapılar var. Etrafımı kolluyorum. Bir tanesinin içine giriyorum. Ve nedense gördüğüm sahneye hiç şaşırmıyorum. Bir kız var. Yaşı 18’in altında gibi. Natural Born Killers’daki Juliette Lewis kıvamında biraz diye hatırlıyorum. Boş mekânda ünlü şarkıcı Jon Bon Jovi’yi bir duş demirine bağlamış. Ağzını da bir bezle tıkamış. Ona işkence etmemiz lazımmış, hatta kaçınılmazmış gibi bir hisse kapılıyorum. Kızla ateşli bir şekilde öpüşüyoruz. Tamam yaşından emin değilim memur bey; daha büyük de olabilir. Nedense bu işkenceden zevk alıyorum ki dünyanın sayılı hümanistlerinden biri olan bendeniz için çok garip bir durum.

Eklemeden geçemeyeceğim, bir seferinde ise U2 turnesinin Moskova ayağında beni bas gitarist olarak işe alıyor. Konserden önce Moskova’da müzeleri geziyoruz. Bu harika müzelerin yüksek tavanlı muazzam bir salonunda vokalist Bono’ya o kadar kıl oluyorum ki, kendi kendime diyorum; “Bu benim için şu anda doğru bir kariyer hamlesi değil.” Ve ayrılıyorum U2’dan; bir konsere bile çıkmadan.



Rüya / çiğdem vitrinel
İllüstrasyon / ışıl uysal

 


Denize ve sahile bakan, yıkık dökük, eski bir oteldeyim. Sanki savaş yeni bitmiş. Kopkoyu bulutlarıyla hava kasvetli ve kapalı. Otelin kapısına kadar gelen denizin çamura bulanmış suyu da koyu yeşil bir renkte. Pencereden baktığımda bilek seviyesindeki suların içinde aç bilaç, sefil halde dolaşan insanlar görüyorum. Herkesin çok yaşlı gözüktüğünü düşünüyorum.

İleride ardı ardına iki mendirek var. Aslında suyun derin olması gerekir ama mendireğin çevresinde insanlar yürüyor. Bir şeyler arıyor ya da bir şeyi bekliyorlar. Kocaman gösterişli bir gemi yaklaşıyor mendireğe doğru. Oymalı kakmalı eski tip bir gemi. İnsanların o gemiyi beklediklerini anlıyorum. Ardından ilkine benzeyen, yine heybetli bir başka gemi daha geliyor. Ortalık hareketleniyor birden, bir kargaşa oluyor. Çok uzaktayım, seslerini duyamıyorum. Ama bir terslik olduğu belli. Gemilerin çok hızlı yaklaştığını düşünüyorum. Gerçekten gemiler ardı ardına mendireklere çarpıyor. Tam o anda annemin de mendirekte olduğunu hatırlıyorum. Annem kımıldamadan, sakin, denize bakıyor. Seslenmeye çalışıyorum ama sesim çıkmıyor. Annem dev dalgaların altında görünmez oluyor. Annemi kaybetmiş olmanın sahici duygusuyla dehşet içinde uyanıyorum.

 

Rüya / raife polat
İllüstrasyon / zeynep özatalay

Gündüz... Salondayım. Göz alan, aydınlık bir ışık var. Annem mutfakta. Yemek kokularını duyar gibiyim. Çocuk köşede masanın üzerinde duruyor. Ona bakıyorum. Balkon kapısı açık. Tül perde içeriye doğru süzülüyor. İçeride harika bir ışık hüzmesi var, Çocuk’un bulunduğu yere doğru. Her şey çok yumuşak ve sakin. Ama annem telaşlı bir şekilde elinde yeşilliklerle Çocuk’a doğru geliyor ve ona yedirmeye çalışıyor. Ama o yeşillik yemez ki!

Şimdi stadyumdayız. Gece, ama spotlar her yeri aydınlatıyor. Sahneye yakınım. Stadyum inanılmaz kalabalık. Islık sesleri, sabırsız konser çığlıkları. Çocuk sahnede duruyor, bir masanın üzerinde. Ama ben onu hâlâ gündüz salondaki haliyle algılıyorum. Yani gece, ama o sahnenin ortasında gündüzde hâlâ. Üzerinde aynı ışık hüzmesi. Bunca tantanaya karşın sakin. Derken Orson Welles’e benzeyen, hatta neredeyse o olan ama olmayan bir adam sahneye çıkıyor. Bu konserin Raife’nin minik su kaplumbağası Çocuk için düzenlenen “yardım konseri” olduğunu söylüyor. Sahne bunu doğrulayan afişlerle bezenmiş. Işıklar ve ses muhteşem. İzleyicilerin arasındayım, ama ben de gündüzdeyim. Heyecanlıyım. Sahnenin gerisindeki Çocuk’a bakıyorum. Hâlâ gündüzde ve sakin. Orson Welles’e benzeyen adam şimdi Orhan Veli’nin bir şiirini Fransızca okuyor niyeyse. Herkes ıslak gözlerle dinliyor onu. Konuşmanın hemen ardından Martika sahne alıyor. (Martika’yı sevmem!) Sahnenin ön tarafında, dinleyicilere çok yakın. Hareketli bir şarkı söylüyor. Sahne gerisinde ise Raul Julia iki Hintli kadınla dans ediyor. Martika bir Hint şarkısı söylemiyor tabii ki, ama onlar Hint dansı yapıyorlar, sanki müzik Hint müziğiymiş gibi. Her şey harika görünüyor. Konser amacına ulaşmış gibi. Herkes iyice havaya girmişken alana bir kamyon yaklaşıyor. Kamyon gündüzden geliyor ve arkasında da Şahin Kaygun ve Tayfun var. Mutlu mutlu el sallayarak selamlıyorlar konser alanındakileri. Sanki herkes onları bekliyormuş gibi daha bir coşuyor insanlar. Ben çok mutluyum. Konser işe yarayacak, onu hissediyorum...

Ama film kopuyor. Uyanıyorum...


Rüya / nazlı kalkan
İllüstrasyon / ali yüce


Bin türlü hilenin arasından, işlerden mişlerden kalkıp burada yatağıma uzandım. Geriye dönüp bakıyorum da aklımın ucundan geçmezdi yaşamımın bu kadar yorucu olacağı. Büyük, dolu dolu bir soluk veriyorum. Bütün aklım havalanıyor, kayıyor, yanlışlıklara bölünüyor, gömülüyor. Oysa şiir yazmalıyım ölene kadar, aklımı şiire akıtmalıyım, görüntülere. Aklım görüntü olmalı. Örneğin Nâzım’la Ece yanyana yürüyorlar yaşama dair, bakışsız ve güzel günler görerek. Büyük bir kafa karışıklığı gerek bana tüm denklemlerden sıyrılmak ve renklemlere dönmek için. Kendimi bitirdiğim bu işlerin başkanını tokatlamak için bin kişi topluyorum. Gene de boş, meydansızlık. Başkan kedi oluyor, onu başından seviyorum. Sonra gönderiyorum. Kalemler rüyalarıma giriyor, ben de hemen kâğıt oluyorum. Sonra birden alev alıyorum. Uyanıyorum. Sonra yağmur yağıyor üzerime, bir daha uyanıyorum. Ellerim kalem olmuş, odasız kapıların kilitlerine anahtar diye kalemlerimi sokuyorum. Kapı açılıyor, arkasında kimse yok. Gene uyanıyorum.



Rüya / saffet sözen
İllüstrasyon / bilgin ersözlü


Benim rüyalarımda hiç güneş olmazdı. Flashback’lerin pastel tonlarını veren soluk bir günışığı olurdu en fazla. Rüya kurgulayıcım kapalı mekânları tercih eder. Şöyle Yeni Dalga tarzı ferah ferah dış mekân rüyaları çok seyrek görürüm. En uzun rüyanın yedi saniye sürdüğünü duyalı beri de rüya diline takmış durumdayım. Bu kadar kısa sürede bu kadar çok şey anlatabilme becerisini yepyeni bir sinema diline dönüştürüp filmler çekecektim, en büyük hayalim buydu. Neyse yaklaşık bir yıl önce ilk güneşli rüyamı gördüm. Neydi tam hatırlamıyorum ama uyandığımda kafamın içi ışıl ışıldı. Kişisel aydınlanma dedikleri bu mu acaba? İkinci ve şimdilik son güneşli rüyam şu: Bir grup insan, yağmur sonrası açan güneş parlaklığında bir orman ve zümrüt yeşili bir çimenlik. Yerde eski tip amplili bir Dual pikap, başında kısa bir süre önce kaybettiğim arkadaşım Nursel oturuyor. Nursel bir plakçı dükkanında çalışır ve her Kadıköylü gibi arasıra DJ’lik yapardı. Elindeki birkaç kırkbeşliği sırayla çalıyor. Sonra hep beraber kalkıp yürümeye başlıyoruz. Yolun kenarında sıra sıra, bembeyaz kır çiçekleri var. Birini koparıp ona uzatıyorum. Gülümsüyor ve yavaşça yanımızdan uzaklaşıyor. Nur içinde yatsın.
info@kargamecmua.org