“Rüyan, kaderindir.’’
Aylin Ünal
Vücut öldükten sonra bile, beyin bir dakika boyunca yaşamaya devam ediyormuş. Ve bizim gördüğümüz rüyalar, yalnızca saniyeler sürüyormuş. Ancak uyku halindeyken bize çok daha uzun geliyorlarmış. Bir gece de insan pek çok rüya görürmüş. Bunlardan çok azını hatırlarmış.
Düşünün, öldüğünüz anda, yani tam da vücudunuz dünyaya “Hoşça kal,” dediği anda, beyniniz bir dakika daha yaşamını sürdürecek. Peki ya bu sırada bir rüya görseniz ve o gördüğünüz rüya bir dakika boyunca hiç kesilmeden devam etse, o zaman bu rüya, yani bir dakika boyunca gördüğünüz bu rüya ikinci yaşama denk olmaz mı? Tam da öldüğünüzü düşündüğünüz anda ikinci kez yaşıyor olmanız, hayatın bir cilvesi midir?
Peki ya içinde yaşamakta olduğunuz hayat bir rüyaysa, bundan emin olmak için ışıkları söndürmeyi deneyin. Eğer ışıklar sönüyorsa, bir rüyanın içinde değilsiniz demektir.
Waking Life’ta (Hayata Uyanmak) hayat, algılamalar, hayal ve rüyalar üzerine pek çok fikir havada uçuşuyorken, film bizi yine de bir konuda uyarmayı ihmal etmiyor.
“Işıkları söndürmeyi deneyin. Eğer başarırsanız, rüyada değilsiniz demektir.”
Algının, hayal gücünün oyunları, insanın karanlık olan noktaları diyelim rüyalara. Blinçaltının dışarı yansımasıdır diyerek kolaylıkla çıkalım mesela işin içinden. Yaşanmış olan binlerce yılı yaşamış olan milyonlarca insanı, ortak belleği düşünmeyelim mesela. İnsan malzemesinin ne kadar da karmaşık olduğunu bir kenara bırakalım. Kendimizin zerre farkında olmadığımızı kabul etmeyelim. O zaman rüyaları da önemsemekte, onların üzerinde konuşmakta, onları sorgulamakta bir neden yok.
Rüyalar, bilinçaltının açığa çıkmasıdır. Eğer rüyanda arzuladığın bir şeyi görüyorsan, o arzun senin bilinç altının yansımasıdır. Peki ya o arzuladığın şey, senin başka yaşamlarında, hayatında yer almışsa, ya o arzu nesnen örneğin, geçmişte bir yerde sana aitse ve senin bunu rüyanda arzuluyor olmanın nedeni, onun sana ait olmasından kaynaklanıyorsa?
Gerçekten farkında olabilsyedik, hangisinin gerçek hangisinin rüya olduğunu iki anın da tadını doya doya çıkarabilirdik. Ancak ne kadar bilincindeyiz. Kimi zaman rüyalar, olaylar ve kişilikler hakkında göremediklerimizi gösterir bize. Eğer insanlar uçamaz bilgisi bizde var diye, kendimizi uçarken gördüğümüz an “Aman canım, bu ne rüyaydı,” diyorsak, bir kere daha bunun üzerinde düşünmekta fayda var. Belki de uçamayan insanlar, yalnızca hayal gücünün bir ürünü.
Ve belki de içinde yaşamakta bulunduğumuz hayat korkunç bir yanılsamalar ve korkaklıklar silsilesi.
Neden acaba çoğu zaman, aklımızın mantığımızın sustuğu anda, “Hadi canım, ne saçma şey bu da,” diyoruz. Ya da neden bu gibi durumların içinde kendimizi gördüğümüzde, bir rüyanın içinde olduğumuzdan böylesine emin olabiliyoruz?