Manifestolarını Yapan Adam


Tayfun Polat
Manifestolarını Yapan Adam
 
Teoride ve pratikte eylem adamı Rafet Arslan’ın ilk kitabı Çağdaş Sanat Manifestoları, 6:45’den çıktı. Bu vesileyle oturup Rafet’le kitap ekseninde konuşmaya başlayınca; sola, sokağa daldık...
 
Tayfun Polat: Kitap, adına göre çok daha geniş bir içeriğe sahip. Adının eksik kaldığını, okuyucuyu yanılttığını düşünüyorum. Niye böyle bir isim seçtiniz?
Rafet Arslan: Kitabın temel dosyasını iki sene önce oluşturmuştuk. Ekonomik kriz vesaire derken, 2 seneye yakın, yayınevinin rafında kabul edilmiş dosya olarak kaldı. 2010 başında, baskıya gireceğimiz aşamada dosyayı revize ettik, ekler yaptık. Dosya 6:45’e giderken bir adı yoktu. Kitabın adını o anlamda yayınevi koydu diyebiliriz. Bana sordular, biz böyle düşündük diye. Ben de “Niçin?” diye sordum. “Sen kendin bu ülkede 4-5 senedir, alternatif kanaldan da olsa, çağdaş sanat üzerine, güncel sanat üzerine pratikler üretiyorsun, kitap da bu süreci anlatıyor,” dediler. Bu anlamda kapsayıcı bir isim bulmak da zordu. Çünkü yapılan çalışmanın adı artist book, Türkiye’de literatürde bile ne kadar karşılığı var ya da yok belli değil. O anlamda yayınevinin önerisini ben de OK’ledim. Ama çağdaş sanat platformunda bir şekilde iş üreten bir insanın manifestolar temelli bir kitabı olduğu için, isim çok da yadırgatıcı gelmiyor. Evet, manifestolar dışında bu kitabın içinde şiirler var, sözlük var, bildiriler var...
TP: O manifestoların pratikleri var...
RA: Bu anlamda Türkiye’de daha önce yapılmış bir çalışma mı bilmiyorum, ben denk gelmedim. Bizde manifestolar yazılır, bir metin olarak ya da çağdaş sanat sahnesinde bir serginin, projenin parçası olarak o manifesto ortada gezer, daha sonra da manifestonun sahibine bile gidip sorsan herhangi bir pratiği yoktur, devamı yoktur. Hayatta hiçbir karşılığı olmayan bir sürü manifesto da okudum ben Türkiye’de. Bu anlamda bizim kitapta yer alan bütün manifestoların karşılığı var. İşte sokak sanatı manifestosu, mutant sanat, Erekte Şiir, hepsinin pratikleri var. Hepsi bir şekilde yaşadığımız pratiklerle ilgili, bu pratikler de kitabın bütünlüğünü oluşturuyor. Bu dağınık da olsa bir örgütlenme, ben bir konsepti olduğuna inanıyorum.
TP: Erekte Şiir’den devam edelim o zaman biraz. Kitapta Erekte Şiirin fallik dili üzerine bir açıklama yer alsa da, anlamı itibariyle Erekte Şiir ifadesinde cinsiyetçi bir yaklaşım var. Bu konuda eleştiri alıyor mu?
RA: Erekte Şiir manifestolarını ilk yayınladığımızda, fanzinler, altkültür odaklı gruplar ve çeşitli blog’lardan destek aldık. Bir gıdım üstünde majör alanlar dersek, Unerground Poetix, Karakalem ve Kaos GL destek verdi. İşin gerçeği eleştiri anlamında tartışıldığını söyleyemem. Türkiye’de bir manifesto yazıp ortaya atacaksın, bu kadar kanalda gezecek... herhangi bir eleştiri süreci olsa ben de mutlu olurdum açıkçası. Pratikle ilgili insanlarız. Bir işle ilgili sürekli üreten bir insanın hata yapma payı vardır, bu da iyi bir şeydir. Eksiklikler olabilir, dert bazen tam anlatılamayabilir. Ama ben Erekte Şiir’le ilgili böyle bir sorun olduğunu düşünmüyorum işin gerçeği. Ciddi bir tek eleştiri aldık. O da Erekte Şiir’in İngilizce çevirisine Londra Sürrealist Eylem Grubu’nun üç-dört sayfalık bir bildiriyle verdiği cevap. Manifestonun içeriğinde seksist bir vurgu olmadığı ama seçilen ismin seksist bir algıda okunabileceğiyle ilgili bir eleştiriydi. Esasında “Erekte Şiir’in Fallik Dili” de Londra Grubu’na verdiğimiz cevabın kısaltılmış Türkçe versiyonu. Şöyle bir şeyden bahsedebilirim, Erekte Şiir’in ilk uygulamalarını 2007 sonunda yaptığımızda bana ilk destek olan arkadaşlarım üç kadın sokak sanatçısı ya da aktivist sanatçıydı. Şöyle bir söylem aramızda geçti “Erekte deyince sadece penisi düşünmeyelim, meme ucu da klitoris de erekte organlardır.” Biraz da dönemin ruhunu düşünelim; X jenerasyonuyla benzer tepkiler, daha çok politik doğruculuk ve bunun altbaşlığı olarak kimlik siyaseti olarak gelişen şeylere biraz tepki var Erekte Şiir’de. Dövüş Kulübü’den Amerikan Sapığı’na kadar esasında sırf bu mantığa karşı üretilmiş, hem edebiyatta hem sinemada, hem de çağdaş sanatta bir sürü örnek de verebiliriz. Bazı kavramları kullanırken bile bile provokasyon yapıyor muyuz? Evet. Çünkü insanlar aynı şeyleri duymaktan, görmekten o kadar çok ilgisizleşmiş ki, facebook’un başında görüp, “beğendim” deyip geçiyorlar. İçeriklerin bilişsel anlamda biraz daha sorgulanması için ben kendi adıma, yaptığım çalışmalarda özellikle daha ayartıcı, daha baştan çıkarıcı, daha tahrik edici isimler seçiyorum. Bu sergi adlarında da böyle, yayınladığım manifestoların, bildirilerin adlarında da böyle. Çünkü sitüasyonist Mustafa Hayati’nin dediği gibi, esir alınmış sözcüklerin egemenliğinde bir dünyadayız. İnsanlara bu esir alınmış sözcüklerin diliyle konuşmak zorundayız. Ama cümleleri kırarak, yapıbozuma uğratarak, özellikle tahrik edici cümleleri öne çıkartarak... kullanabildiğimiz bütün araçlarla var olan, sisteme ait dili kırmaya, bozmaya, o dil üzerinden insanlara mesajlarımızı vermeye çalışıyoruz.
TP: Mecmua okuyucusu senin kavramlarına çok yakın olmayabilir diye düşünerek sıradan gidiyor ve Porno Politik’e geçiyorum. Porno Politik de farklı tahakkümlerin uyguladığı pornografiyi göstermeye çalışıyor. Ama senin ağzından dinleyelim mi?
RA: Kitaptaki yedi manifestodan beşi benim yazdıklarım. Porno Politik, sevgili Şenol’la (Erdoğan) yazdığımız bir manifesto. Kitabın manifestolar bölümünün kapanışında da Şenol’un Erekte Şiir’le ilgili yazdığı, belki de kitabın ön sunum yazısı gibi kurgulanmış, Şenol’a ait bir manifesto var. Şenol’la birlikte yazmamız bir rastlantı değil. Çünkü ben yaklaşık 3-4 seneden beri sürekli porno politik kavramını kafamda gezdiriyorum. Bu konuyla ilgili Şenol’la yaptığımız sohbetlerde, onun da kafasında aynı kavramın gezdiğini gördüm. Porno Politik manifesto da o çabaların bir göstergesi. Keza o manifestonun yazıldığı dönemde –telepatik bağ herhalde- sevgili Extramücadele’nin de Köle’de, poetika, porno, politika üzerinden bir açılımı olmuştu. Manifestoyu yazdıktan sonra da kavram üzerine düşünmeye, yazmaya, eylemeye devam etmeye çalışıyorum. Kitaptaki “Gerçeğin Pornografisi” ve “Simülasyonun Simülasyonu” metni bunla ilgilidir. Gerçeklik terörü diye bir tespitim var; pornografinin tamamen gündelik hayata egemen olması, sürekli yeniden üretilmesi ve bunun sadece kültür endüstrisi tarafından yapılmayarak sistemin kendisinin de pornografik olarak sürekli kendini yeniden üretmesi ve toplum dediğimiz bütünün de pornografiyi sürekli yeniden üretmesi, pornografinin olağanlaşması, hatta bunun uç noktada snuff üreten yeni bir toplumsal aşamaya geçilmesi. Bildiğimiz klasik modernist mantıkta sistem kendi araçlarıyla topluma bir pornografi üretirdi. Topluma da edilgen bir izleyici konumu vererek katarsis sağlanırdı. Böylece sapıklığında normalleştirilmesi üzerine bir kurgu vardı. Yaşadığımız post-modern dönemde olaylar değişti. ‘90’lardaki reality şovlar ve ardından internet ve kamera teknolojilerinin gelişmesiyle bunun kitleselleşmesi söz konusu. Dünya tarihinin belki en büyük snuff filmi 11 Eylül, hepimiz canlı yayında izledik bunu. Toplumsal alanın, kamusal alanın her zerresine kadar pornografi ile içli dışlı olduğumuz, pornografinin yeniden üretildiği bir uzayda, bizim pornografi gibi bir kavrama karşı durmak için muhafazakâr söylemlerle üretmek dışında bir şeyler yapmamız gerekiyor. Pornografi denilen şeyi alıp tersine çevirmek, onu sisteme karşı politik bir araç haline getirmek gerekiyor. Bu ‘60’ların, ‘70’lerin happening’lerinde de yapıldı. Keza aynı çabayı edebiyat alanında gösteren James Graham Ballard’ın bütün edebi kurgusu pornografinin politikleştirilerek muhalif bir araç haline getirilmesine yönelik bir imge oluşturulması çabası olarak okuyabiliriz. Porno Politik’e yönelik manifesto ve bildirilerin temel kaygısı, bu durumun altını çizmek ve buna karşı müdehalelerin nasıl geliştirilebileceğiyle ilgili bir ön tartışma yapmak, bunların pratiklerinin oluşması için bir zemin oluşturmak.
TP: Peki şimdi biraz sitüasyonizm konuşalım, yine. Kitapta da bayağı bir hacim kaplıyor. Sitüasyonizmin biz herhalde 3-4 yıl önce farkına vardık. Üst üste sergilerin yapılması ve metinlerin ortaya çıkması sürecini kastediyorum. Sitüasyonizm birden nasıl gündeme gelip yok oldu? Grail Marcus’un Ruj Lekesi kitabından sonra mı gelişti süreç?
RA: Guy Debord’un kitabı ya da Gündelik Hayatta Devrim sessiz sedasız, birer baskı oldular Ayrıntı’dan. Doğru düzgün bir tartışma da olmadı. Dediğin gibi, yazan kişinin konumu ve dili itibariyle en çok Ruj Lekesi ile gündeme gelmiş olabilir. Art-İst’in Sezgin Boynik editörlüğünde yaptığı tek sayı basılı anlamda ilk eserdi. Onun üzerinde benim de yardımcı olduğum, 6:45’in bastığı Sitüasyonist Enternasyonel (SE) kitabı geldi. Bu kitabın temel kaygısı bu ülkede temel sitüasyonist kavramların tartışılması, gündeme gelmesiydi. Sezgin’in hazırladığı dosya güzeldi ama sitüasyonistlerden çok post-sitüasyonistler ve bugünden sitüasyonist harekete eleştirileri kapsıyordu. Ama toplum hareketin ne olduğunu kavrayamadan direkt eleştiri sürecine girilmesi kafalarda karışıklığa yol açabilirdi. SE bu anlamda, geriye dönük bir giriş anlamını taşıyordu.
TP: Senin sitüasyonizm üzerine çalışmaların ya da niye önemsediğin üzerine neler söyleyebilirsin?
Ben kendimi ifade ederken, dünya görüşü, hayatta duruş olarak sürrealist olarak nitelendiririm. Sürrealistlerin sitüasyonistlerle ilgili değişik bir sevgi, bazen de kavga süreci var. Çünkü Sitüasyonist Enternasyonel’i oluşturan süreç, geriye bakarsak 1948’de sürrealist hareketten kopma, devrimci sürrealistler, ardından yeni Bauhaus Okulu, letristler, Letrist Enternasyonel ve oradan Sitüasyonist Enternasyonel. Ki oradan da dallanıp budaklanıyor. Bu sürecin hepsi esasında sürrealist hareketin içinden çıkmış genç, sanatçı, militan insanların oluşturdukları bir süreç. Özellikle II. Dünya Savaşı sonrasında sürrealizmin gerilemesi söz konusu. Bu gerileme, hem politik pratik göstergeleri olan hem de estetik bir süreç. Sürrealist sanatçıların o dönemde bir anda çok ün sahibi, şöhret ve para sahibi olmasıyla ilgili bir şey. İki Dünya Savaşı arasında sürünen insanlar, bir anda bienallere çağrılan, yüzbinlerce dolara tuvalleri satılan insanlar haline geldi. Bu anlamda bazı sanatçılar için bir erozyondan bahsedebiliriz. Ki en pratik örneği de Dali’dir mesela, sürrealizmden faşizme kadar giden tuhaf bir yoldur. Bu uzun bir süreç ama sürrealist hareketin kendi içinde böyle bir özeleştiri sorunu var. Sürrealist hareket neden 1920’lerden ‘40’ların sonuna kadar yekpare, tek bir hareket olabildi? Kendi içindeki tartışmalara, çeşitli eleştiri, özeleştiri süreçlerine rağmen bir bütün olabildi? Ama neden 1948’den sonra birden onlarca parça halinde hayata geçti? Sürrealist hareketin kendi içerisinde yapacağı bir sorgulamayı ben de Türkiye topraklarında yaşayan, kendini sürrealist olarak niteleyen biri olarak yapıyorum. Çünkü bu sadece estetikle ilgili bir alan değil. Kendimi sürrealist olarak nitelendirirken önümde iki tane temel done var; biri Marks’ın “dünyayı değiştirin” söylemi, diğeri de Rimbaud’un ona eklediği “hayatı değiştirin” söylemi. Sürrealistler için bu iki söylem de aynı şeylerdir. Sürrealizm; romantik, ütopyacı, liberter sol gelenekten beslenen, hâlâ büyümeye çalışan bir hareket. Sitüasyonistlerin sürrealizme doğal olarak belli eleştirileri oldu. Ki bu eleştirilerin bir çoğu da haklıydı. Dostlarımla beraber dört yıl önce Sürrealist Eylem Türkiye’yi (SET) kurarken, gerek sitüasyonistlerin, gerek letristlerin, gerek panik hareketinin ve diğer ardıl sürrealist hareketlerin hepsinin eleştirilerini okumaya, onları önemsemeye ve onları da içine alan yeni bir sürrealizm tanımı yapmaya çalıştık. Aynı çabalar yurtdışındaki hareketler içerisinde de var; Stokholm, Londra, Atina Gruplarında. Başta Sitüasyonist Enternasyonel olmak üzere, bu diğer ardıl sürrealist hareketlerin hepsini de kapsayan, içeren yeni bir 21. yy sürrealizm söylemi var. Biz de onun bir parçası olmaya çalışıyoruz. Bu anlamda Sitüasyonist Enternasyonel’e ait pratikler, bizim her zaman için pratiğimize yansıyan, metinlerimize yansıyan, gündelik hayatta yaşadığımız şeyler. Ki Erekte Şiir manifestolarında, kitapta yer alan görsel çalışmaların bir kısmında bu vurgu çok barizdir. Ama senin dediğin genel eleştiri haksız mıdır? Haklıdır. Türkiye’de de bu post-modern dönemden beri ciddi bir teorik erozyon var. Belli kavramlar doğru düzgün tartışılmadan hemen kabul ediliyor. Üstüne bir sürü kitap çıkıyor, seminerler veriliyor, dergilere dosya hazırlanıyor, aradan altı ay geçtiğinde o teoriyle ilgili hiçbir şey kalmıyor. Bir tüketme söz konusu. Zizek’i, Deleuze’ü tükettik, şimdi yeni isimleri tüketmeye çalışıyoruz. Kültür endüstrisi dediğimiz bir şey var. Hep bir şeyleri dışarıda bırakarak kolaycılığa gidiyoruz. Belki eleştiriyle ilgili yeni bir etik yaratmak lazım. Çünkü bugün kendini muhalif tarafta, karşı kültür, alternatif kültür alanında sayan birçok insan, bakıyoruz ki esasında kültür endüstrisinin içerisinde, o mantık içerisinde hareket ediyor. Bununla ilgili bir özeleştiri mekanizmasının da işlemediğini görüyoruz. Ama en azından Türkiye’de Sitüasyonist Enternasyonal ile ilgili bir temel giriş kitabının çıkması, aynı süreçte Ali Artun’un Sanat Dünyamız’da yayımlanan ciddi bir kronoloji çalışması, sitüasyonist bir sergi olma iddiasında olmayan, sitüasyonist geleneğin mirasını bugün tartışmayı amaçlayan bizim de içinde yer aldığımız “Bu Bir Sitüasyonist Sergi Değildir” pratiği, TÜYAP’taki dökümanter serginin açılması... Biz kendi adımıza zaten bu çalışmalara devam ediyoruz. Umarım sitüasyonizmi gündeme getiren diğer arkadaşlar da devam ederler. Çünkü teoriler belli dönemlerde ele alınıp bırakılacak metalar değildir.
TP: Hazır Marks’ı tüketme günleri yaşarken Marks’a girelim mi?
RA: Türkiye’de birçok başlıkta olduğu gibi Marksizm başlığında da ciddi bir bilişsel sorgulama süreci başlatmak lazım. Ben sürrealistim ama savunduğum, duruşumu oluşturduğum politik çizelgede anarşizmden de, Marksizm’den de, diğer farklı özgürlükçü düşünce hareketlerinden de olabildiğince beslenmeye, bunları pratiğime yansıtmaya çalışıyorum. Ama Türkiye’de Marksizm üzerine üretilen kuramların pratikte bir karşılığı yok. Çünkü Marksizm güncele dair praksis üretmekten çok, eleştirel bir kürsüye dönüşmeye başladı. Ki bu riskin aynısı ‘70’lerde yaşandı. İşte Baudrillard’dan Foucault’a... O dönemin eleştirel teorisinin haklı olduğu bir noktadır, sürekli altını çizdi. Marksizm, akademi ya da ona bağlı mecralarda bir eleştiri okulu, bir ideoloji haline dönüştüğü noktada, bütün devrimci enerjisini kaybetme riskini taşıyor. Ortalıktaki bir sürü Marksizm kuramcısı ve eleştirmeni; sürekli bir yerleri eleştiriyorlar. Ama pratiğe, ne yapmamız gerektiğine dair önermeler, bu pratik önermeleri destekleyecek örgütlenme çabaları yok. Sürekli polemik halinde, birbirini yinen, birbiriyle tartışma kültüründen de beslenerek var olan hastalıklı bir yapı oluşmuş durumda. Bu yapının kendisi bile Marks’a karşı saygısızlık içeren bir durum. Herkesin oturup şapkasını önüne alıp düşünmesi lazım. Keza bu sırf Marksizm içinde geçerli değil. Türkiye’de anarşizm belki Atina sonrası birilerince farkedilmeye başladı ama sonuçta son 25 yıldan beri bu ülkede üretilen, tartışılan bir düşünce yapısı. Anarşizm içinde de belli kalıplaşma riskleri var. Yani her konuda belli bir “bilen” aristokrasisinin oluşması, ki bu bilen aristokrasisi de kimseye söz söyletmeme yaklaşımıyla geliyor, müthiş bir dogmatizm, tehlikeli bir yaklaşım. Marksizm’in ya da anarşizmin kendisini öldüren bir yaklaşım. Bir özgürlükçü düşünceyi, ideoloji adına dogmaya dönüştürmek kadar tehlikeli bir şey olduğunu sanmıyorum.
TP: Benzer bir durum zaten Türk şiirinde de yaşanmıyor mu? Bir kast sisteminin üstünde kendilerini konumlandıranlar “Şiir budur,” diyerek şiiri öldürmedi mi?
RA: Öldürdü. Keza Türk şiirinde oluşan bu kast sisteminin alternatifleri bile kastlaşıyor. Sürekli bir avuç adamın birbirine gönderme yaptığı, birbirinin şiirlerini bastığı, birbirlerini yıllıklarına aldığı ve birbirlerine ödül verdikleri bir cinnet sistemi. Korku filmi gibi. Şiir okunmuyor o yüzden. Niye okunmuyor? Çünkü şiiri sadece şairler okuyor, şairler paylaşıyor. Küçük bir zümrenin içerisinde şiir dolaşıp gidiyor. Bizim mütevazı çalışmalarımız, Erekte Şiir ya da metafizik şiir ya da bazı farklı dostların çabalarının; şiiri bu oligarşik yapıdan kurtarmak, insanlara geri kazandırmak yönündeki çabalar olduğuna inanıyorumr. Umarım karşılığını da bulur. Şiirle örnek verdik, Marksizm ve anarşizmde konuştuk, bunun bir yansıması da çağdaş sanat sahnesinde.
TP: Ama orada en azından sokak sanatı cenahı açıldı, sanat biraz sokağa indi, o kırılmaya başladı, galerilerden çıktı…
RA: Evet ama bütün kullanılacak medyaları kullanmak zorundayız. Eğer 21. yy dünyasında bir üreti, yaratı pratiği içerisindeyseniz ve bunun da bir şekilde karşıt kültürle bağını kullanıyorsanız, bir şekilde legal, illegal, yarı legal, her alanda, her aracı kullanmak gerektiğinden yanayım ben. Ki yıllar önce yazdığımız mutant sanat manifestosunda da belirtmiştik. Mekânların bir katkısı olduğundan bahsedilebilir. Mesela KargART bence bu senenin en iyi iki toplu sergisine imza attı. Esat’ın sergisi, PostKapital, Fulya Çetin’in sergisi gibi başarılı kişisel sergiler vardı. Yine alternatif mekân Mtaär’ın Kadıköy’de “Yerel İllüstratörler 2” gayet sıkı bir sergiydi. Bu sürecin hızlanmasında şu an atıl kalsa da Hafriyat’ın mutlaka altının çizilmesi lazım. “Müdehale” ile “Seçim Afişleri” ile “Allah Korkusu” ile çok ciddi bir birikim başlattılar.
TP: Kadıköy’e gelelim. Güzel bir saptama yapmışsın; Kadıköy’de sokak sanatı yapılır, Beyoğlu’nda street-art...
RA: Şöyle bir gerçeklik var, bugün Tünel’de yapılan stencil’in seslenmeye çalıştığı kitle bellidir. Ama Kadıköy’de, Moda’da, Yeldeğirmeni’nde, Hasırcıbaşı’nda yaptığın sokaktaki sanat pratiği gündelik insanların hayatının bir parçası olarak duruyor. Duruyor diyorum, çünkü gerçekten duruyor. Benim bildiğin, üç-dört yıl önce yapılmış devasa işler var şu an. Bu yapılan pratiğin hayatın kendisiyle bütünleştiğinin, bir karşılık gördüğünün, muhatabı olan sokaktaki insanın onunla iletişime geçtiğinin bir göstergesi. Sonuçta insanların gündelik hayatında soru balonları oluşturabilen, o hayata bir renk katabilen işler üretildiğinde, ki Kadıköylü sokak sanatçılarının bunu gayet iyi başardığından bahsedebiliriz, bu yaşanıyor. İşte o duvarlar hâlâ duruyor ve sürekli bir şeylerin üst üste yazıldığı, sürekli yeniden yazılıp çizilen bir hipertext’e dönüşmeye başlıyor. Bu anlamıyla ciddi incelemelere de ön ayak olmaları gerekiyor. Kitapta yazdığım metin de mütevazı bir giriştir. Asmalımescit ya da Cihangir’de yapılan işlerle buradakileri karşılaştırdığımızda ciddi bir estetik fark da görüyoruz. Belli imzaların atılarak onların öne çıkarıldığı popülist bir mantığın karşısına, burada yapılmış 3’er, 4’er metrelik, ince emek usulü duvar resimleri var. Ya da insanları harekete geçiren sloganlar var. Kitapta var işte; “Velev ki 1984” diye bir sticker yapıştırmışız Kadife Sokak’a, hemen bilmediğimizi bir grafitici gelip o işi tamamlamış. Bu Kadıköy’ün ruhuyla, doğasıyla ilgili. Kadıköy’ü yüceltmek anlamında söylemiyorum. Bu örneğin Alsancak’ta, Eskişehir’de, İstanbul’un Avrupa yakasındaki mahallelerde de yayılması, sokakta yapılan sanat pratiğinin gerçek özüne dönmesi ve gerçekten vurucu, etkili olması anlamında bir tahrik unsuru olacaktır.
TP: Son olarak, son dönemde 6:45 Gram’da yaptığınız kolektif işleri bi konuşalım mı?
RA: Gerek sokakta yapılan pratikler, gerek KargART’ın, Mtaär’ın yaptığı çıkış, elden ele gezen fanzinlerle Kadıköy’de ciddi bir potansiyel var. Ki müzik alanına da bakarsak, Gram o anlamda önemliydi. Çünkü Kadıköy’de canlanan yeni müziğin de kalesiydi. DDR’sinden, Seni Görmem İmkansız’ından, Toz ve Toz’una kadar, hip hopçuları da değerlendirirsek, çok ciddi bir alternatif müzik kanalı gelişti Kadıköy’de. Bu ‘90’ların Kadıköy sound’u üzerine yeni Kadıköy sound’u diyebileceğimiz bir dalganın habercisi herhalde. 6:45 Gram müzikal anlamda hem bir canlı performans merkeziydi, hem de “Üç Lokma”, “Tahrik Raporu”u gibi kolektif ve kişisel sergilerle, Mtaär ve KargART’ın yanında ciddi bir çağdaş sanat açık alanı olma özelliği de taşıyordu. Benim mutant sanat dediğimin de bir pratik göstergesi, yansımasıydı. Konserler, film gösterimleri, güncel sergiler ve performanslar yapılan bir yerdi. Bu anlamda 2010 kışında 6:45 Gram’da verilen emek de gelecek günlerde hatırlanmalı, hatırlanacaktır da. Mesela biz “Duygusal Provokasyon” adını verdiğimiz performansların 2, hatta 2,5’unu orda yaptık. İlk deneme olarak yapılan bu uygulamaların şiddetini düşünürsek, başka bir mekân kaldırmayabilirdi. Umarım 6:45 Gram’da devam eder. ‘90’lardaki ağırlığını koyan Kadıköy’ün artık yeni dalgasıyla yeniden sahalarda olduğundan bahsedebiliriz. Gram ya da diğer faaliyet alanlarındaki yükselen ivme de bunun göstergesi. 2000’lerde özellikle karşı taraf merkez, burası periferi kabul edilip, karşıda kaldırılamayacak kadar uç noktaki pratikler Kadıköy’de sergilenir gibi bir yaklaşım oldu. Ama bu radikal birikimin de ötelenmesini içeren bir tespittir. Ece Ayhan’ın dediği gibi, marj dersin ama marj uzun vadede ortamın belirleyicisidir. Kadıköy’ün ulaştığı dinamizmin, özellikle 2009-10’da yakalanan ivmenin devam edeceğine inanıyorum. Bu ivme uzun vadede ortamı belirleyecektir. Var olan enerjisi, kolektif olabilme inisiyatifi ve becerisiyle de şimdiden bunun sinyallerini verdi bence.
tayfunpolat@hotmail.com