Güney Amerika’ya dair birkaç lakırdı ve büyüksün futbol…


Eda Çizioğlu
Geçen yılın son günlerinde Orta ve Güney Amerika’yı kapsayan uzun bir yolculuğa çıktık. İnsanlık için küçük, bizim içinse pek büyük bir adım olan seyahat ekibi ben ve gezinin çizeri Tansu’dan oluşuyordu. 6 ay, 11 ülke, 39 şehir, onlarca antik kuntik kent, koloniyal mimari, yerli, yabancı insan, doğa harikası ve doğa felaketinden (bkz. Şili Depremi) mütevellit gezimize dair anlatılası bilumum hatıratlarımı birkaç sayı süresince kargamecmua’da sizlerle paylaşıyor olacağım.
 
Bu koca kıtaya ayak bastıktan sonra anladık ki, hayat orada da bizde olduğu gibi önce futbol üzerinden şekilleniyor. Ve biraz futbol, bütün kapıları açtığı gibi, arkadaşlıklara da zemin oluyor. 6 ayın ve sayısız hadisenin sonunda gönül rahatlığı ile diyebilirim ki her yerde ve her zaman yaşasın futbol.
 
Kolombiya’da bir hafta boyunca salon koltuklarını işgal edeceğimiz çifte, derhal arkadaş olmak maksadıyla, bir önceki durağımız Küba’dan aldığımız halis muhlis bir Havana Club Romu ile gittik. Fidel Bey, uzun bir süre önce Bacardi ailesi ile kapıştığından Bacardi fabrikayı Puerto Rico’ya taşımış. Dolayısı ile birbirinden leziz kokteyllerin tümü Havana Club Rom ile hazırlanmakta Küba’da, bu arada Coca Cola yerine de açıldıktan sonra üç gün boyunca asidi kaçmayan kendi üretimleri Cristal Cola’yı kullanıyorlar, kokteyller şenleniyor, seviyoruz Fidel’i.
7 gün boyunca kendimizi rom dünyasına verdikten sonra romun bütün kapıları açacağına dair inancımızla geldik Bogota’da Luis Fernando ve Diana’nın evlerine. Heyhat, ne yazık ki evdeki hesap çarşıya uymadı, kendileri vejetaryen ve minimumda içki tüketen bir çift çıkınca, bizim bir gece daha bir Mojito olsun, Daiquiri olsun -bu arada Daiquiri Hemingway’in favorisiymiş, çok takdir ettik kendisini bu hususta- içme hayallerimiz suya düştü. Tabii beraberinde planlamış olduğumuz muhabbet ortamı da. İki Türk olarak yıllarca rakının ya da biranın pezevenkliği ile muhabbetin dibine daha kısa yoldan vurulur gibi bir inanç geliştirmişiz, dünyanın diğer ucuna giderken de yanımızda götürmüşüz. E bu arkadaşlar son derece meyve çayı kıvamındalar, Kolombiya’dayız, üstelik kahve bile içilmeyen bir evde. Sonra birden nasıl olduysa Tansu, “Lugano,” dedi, o Lugano’yu, Mondragon, Cordoba, Delgado ve Alex izledi. 45 dakika sonra birbirimize sarılmış You Tube’a yapışmış bir şekilde Higuita’nın kaleci kisvesi altında yaptığı atakları izliyorduk.
 
Kolombiya’ya dair bir ön yargı var, dünyanın sayılı tehlikeli ülkelerinden kabul ediliyor. Biz burada, bilmem kaç bin km uzaklıkta, televizyonlarımız ve gazetelerimizin el verdiği ölçüde tehlikeli, cıss diyoruz. Hadi bu belki birazcık anlaşılır. Ancak aylardır, yıllardır yolda dolanıp duran birtakım Avrupalılarda da aynı önyargı olunca insana tuhaf geliyor. Adam Ekvator’a kadar geliyor, Kolombiya’yı da merak ediyor ama bir paranoya, ya beni kaçırır da uyuşturucu baronlarına satar ve burnumu keserlerse. Arkadaşlar yok öyle bir şey, belki Bill Gates boyutlarında zenginseniz birileri yeltenebilir ama bunun için Kolombiya’ya gitmeye gerek yok ki, aynı olay dünyanın her köşesinde cereyan edebilir. Tehlikenin aksine sürprizi bol ve çok yardımperver insanların ülkesi Kolombiya.
Konsolosluklarda işler hızla halloluyor, hız yapamadıkları zaman uzun süre özür diliyorlar. Hangi otobüse bineceğini bilemeyen üstelik de Hola (Türkçe meali merhaba) dışında İspanyolcası olmayan şapşal turistlere kafa göz yararak yardım ediyorlar, otobüs şoförüne tembih edip, emanet ediyorlar.
Bu Luis ve Diana ikilisinin, malikane boyutlarında bir evde oturan annesi, gece vakti kızıyla birlikte kapısına dayanan 10 farklı turiste evinin her odasını açıp misafir ettiği yetmezmiş gibi, sabahına bilumum Kolombiyasal lezzetlerin yer aldığı dev bir kahvaltı hazırlayıp ziyafet çekebiliyor. Üzerine de Desperate Housewives kıvamında, bahçede güneşlenen biz turistlere, sabahın onu itibarı ile votkalı gazozu ve shot bardakları ile katılarak sabahın ilk saatlerinden itibaren günün eğlenceli geçeceğini garantileyebiliyor. Böyle şahane insanların yaşadığı, pek güzel bir ülke Kolombiya. Israrla gidiniz.
 
Tekrar futbola ve nimetlerine dönecek olursak, Ekvator’da, Peru’da, Bolivya’da ve doğal olarak Arjantin’de onlarca taksi ve otobüs şoförü, garson, satıcı ve gezginle ortak bir dil kurmamıza aracılık etti. İspanyolca bilmesek de, Zico deyince otomatikman kalpleri fethediyorduk
Buenos Aires sokaklarında sıklıkla Ariel Ortega’nın kulaklarını çınlattık. Kendisi meğer ne pis bir insan evladıymış. Zaten Boca Juniors dışında bir kulübün taraftarı olmak Buenos Aires’te son derece kötü karşılanırken hem River Plate’lı olup –gerçi artık River’da da oynamıyor- hem de arıza birisi olunca sürekli kendisi hakkında şikâyet işittik. Vaktiyle Fenerbahçe’de oynamışlığı nedeniyle adeta velisi muamelesi gördüğümüz Ortega’nın tarafımızdan da bu sorumsuzluğu neticesinde şutlandığını söyleyince taksiciler neredeyse bağırlarına basacaklardı bizi.
 
Arjantinli, daha doğrusu Buenos Airesli Boca Juniors ve River Plate takımlarının mücadelesi dünyanın en önemli derbilerinden biri olarak kabul ediliyor. Boca hem tarihi, hem de renkleri sebebiyle derhal sempatimizi kazansa da stadlarının en azından dışarıdan pek bir şeye benzediğini söylemek güç. Görünüşü münasebetiyle La Bombonera –şeker kutusu- diye anılan stad 50 bin kişilikmiş, ki dışarıdan bakıldığında hiç anlaşılmıyor. Bizim Buenos Aires’te bulunduğumuz dönemde, Boca Juniors tabelada oldukça aşağılardaydı, dolayısı ile futbol seyahatimizin en vazgeçilmez parçası olsa da Boca’yı sahada izleyesimiz gelmedi. Bu sebepten stat içeriden neye benziyor bilemiyorum. Artık önümüzdeki maçlara bakacağız.
 
Tabii bir de Maradona ve 2010 Dünya Kupası olayı var. Maradona’da beklediğimizin aksine çılgınca sevilmiyor Buenos Aires sokaklarında; her ne kadar kendi mekânı Boca’da her köşede Maradona’ya dair bir grafiti, heykel, fotoğraf olsa da Dünya Kupası eleme maçları nedeniyle şüphe ile yaklaşılıyordu biz oradayken kendisine. Messi konusuna ise hiç girmiyorum, daha kartpostalı bile satılmıyor diyeyim, siz anlayın.
 
Bu kıtada futbolla ilintili herkes, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Galatasaray’dan haberdar. Yıllarca Latin menşeili futbolcu peşinden koşmamız sayesinde özellikle erkek nüfus Türkiye ve İstanbul’u öğrenmişler. Nereden geldiğimizi söyleyince kimse tuhaf tuhaf bakmıyor yüzümüze. Hakikaten yaşasın futbol.
 
Güney Amerika çok sevilesi bir kıta, hayatın sokaklarda aktığı, insanların kapalı alanlardan çok açık havada takıldığı, parasızlıkmış, askeri darbeymiş, işsizlik tavana vurmuşmuş gibi sorunların mutsuz etmediği, sürekli dans edilen ve gülümsenilen bir kıta. Suratsız adam yok, insanın morali düzeliyor.
 
Eduardo Galeano’nun pek şahane ve bir o kadar iç karartıcı eseri Latin Amerika’nın Kesik Damarları kitabı eşliğinde gezdikçe siniriniz bozulsa ve derin ahlar çekip üzülseniz de, hatta hain bir Türk olarak zaman zaman kötücül düşüncelere gark olup “sömürüldüğünüzü bile anlamıyorsunuz, sizi gidi şapşallar sizi” şeklinde nahoş fikirler üretseniz de ansızın köşeden bir müzik yayılıyor, derhal gevşiyorsunuz.
 
Lufthansa ve Air France’ın düzenli aralıklarla çok şahane promosyonları oluyor, Frankfurt ve Amsterdam aktarmalı charter’lar da var. Peru hariç vizeye de ihtiyaç yok. Üstelik büyük bir kısmı halen çok ucuz. Siz biletlere bakmaya şimdiden başlayın, gelecek ay kıtanın doğal güzelliklerinin başrolde olacağı bir çalışmayla yola çıkma konusunda henüz kararsız kalanları da kışkırtmaya devam edeceğim.
 
 

 

polente@gmail.com