BUNLAR DA BİZİM KIZLAR, ALİCE KÜÇÜK OLAN, BÜYÜĞÜ DE ABLASI İŞTE.


Melda Köser
Rüyamda yalan söylüyordum bir konferans salonunda. Burnumun ucu sızlıyordu her yalanımda. Ve durmaksızın alkışlıyordu ağzımdan çıkan her kelimeyi, heycanlı ve heyecanına körü körüne bağlı dinleyici. Ben kürsüde ağlamamak için akla karayı seçiyordum. Lütfen diyordum, lütfen yapmayın. Yalanlarımı böyle büyük bir şevkle alkışlamayın, diyordum. Tanrım lütfen bu bir rüya olsun, diyordum.
 
Sonra uyandım, öyle bir sese falan değil. Kendi kendime açıverdim gözümü. İç güdüsel olarak yani. Über affallamıştım. Şükür geçti.
 
Geçti mi?
 
Alice ve ben aynı hataları yaptığımız sıralar, yaşıttık. Ve fakat hataların akabindeki zaman diliminde Alice başka bir diyara yol aldı, ben başka diyara. Onun diyarı, hepimizin kabul edeceği gibi harika bir diyardı. Benim diyarım içinse vasat diyorlardı. Böylece Alice evin küçük kızı olma hakkını kazandı. Bana en az diyarım kadar vasat olan kaldı. Evin büyük kızlığı. Önümüzdeki maçların kobayı ben seçildim. Üstelik Alice kadar suçluydum en fazla, üstelik aynı yaştaydık, üstelik Alice benden daha büyük duruyordu. Fark etmez, sınırsız hata yapma özgürlüğünü o kazandı. Ben bir diyar boyunca Alice’e özendim. Hep merak ettim, düşüncesizce ilerleme özgürlüğünü. Evin küçük kızı olmanın büyük şanını. Ve günü gelince Alice’in şekerleme ile başlayan renkli hikâyesi acı bir komayla son buldu. Alice kimyasaldan öldü. Yumurta çatladı. Saat istikrarsız durdu, sonra tekrar çalışmaya başladı. Ben, diyarım kadar vasat bir kafadayken Alice için şiirler yazdım. Ah be Alice dedim, önce yolacak sonra koklayacaktın o gülleri... Yazdım ama zamanında söyleyemedim.
Alice ve ben gündüz düşleri görürdük, yaşıttık. O sınavlarda uyuyakalırdı ben kopya çekerdim. Alice eve sarhoş gelir ama erken yatmalıyım mavalları okurdu, ben geç dönerdim, tüm şüphelerini bana kitlerlerdi. Ertesi gün yine sabah olurdu. Alice erken kalkardı, ben uyurdum. O işleri tıkırında yürütür, sonsuz güven sağlardı. Zaten evin küçük kızı seçilmişti, kolay kolay yaftalanmazdı. Alice akıllı kızdı, akıllı davranmayı bilerek doğmuştu, ben ulu orta söylerdim, dokunmayın şu an müsayit değilim, gündüz düşlerini düşlüyorum, derdim. Gülerdim. Güler ve geçerdim. Bunu yapabilirdim. Ben evin büyük kızıydım. Zaten benden beklenirdi, benim kendimden beklemediklerim. Üstelik hata yapma şansımı da kaptırmıştım Alice’e. Hep temkinli olmalıydım fakat ben gizli gizli Alice’e öykünürdüm. Onun diyarlarına. Rengarenk, göz alıcı, parlak… (!) Ne var ki ben bir abla olarak hep daha eskiz çalışmalara yakın durmalıydım. Öyle yaptım. Ve yine söylediler, onun ki vasat bir diyar, biraz hüzünlü. Alice gündüz düşlerinde de kazandı. Ben Alice’e şiirler yazdım.
 
Alice hızlı yaşadı ve evin küçük kızı olarak öldü. Bütün sermayesini bana oynayanlar çok fena yattı. Ben evin büyük kızı olarak Alice’e kötü örnek olmadım. Hatta olmadım ne Alice ne de etrafıma. Durarak, kendi kendime oynayarak küçük bir sıfat kazandım. Evin tek kızı oldum. Tek demenin yer yer yalnız demekle bir olduğunu fark edemedim. Gençtim. Tek başıma kaldım Alice gidince. Öykünecek bir şey kalmadı. Vasat diyarlarımı özledim. Gözlerimi yordu renkler. Eskizleri depoya kaldırdılar. Pişman oldum, oldum ama söyleyemedim. Onun yerine şiirler yazdım ona, “Ah be Alice sen böyle olmadık zamanda gülleri koklayacak kadın mıydın,” diye.
 
Alkışlamayın. Saçmalamayın lütfen. Alkışlanacak bir yalan değildi bu.
Hadi ama! Hani uyanmıştım.
Yok artık, henüz yatmamış olamam!
Pekala, alkışlayın.
Ne de olsa birazdan çalar alarm.
Çalar mı?
 
 

 

meldakoser@windowslive.com