YAYIN

“Sınır Tanımayan Doktorlar” isimli STK ile Burma’ya giden Shunyam Nilüfer’in tanıklıklarından oluşan Karanlıktaki Işık: Burma, Ganj Yayınları’ndan çıktı. Kitap yaşanmış olayları; İstanbul’daki metropol yaşantısını bırakıp yoksulluklar ülkesi Burma’ya giden Nilüfer’in iç dünyasına olan yolculuğunu ele alırken, Burma’daki insanlık dramını da gözler önüne seriyor. Yerinde durnak istemeynelere bir ışık belki de.
‘80 sonrası dönemin ilk ve en önemli yayınlarından Yeni Gündem’e Sadık Özben adıyla yazdığı metinleri tekrar toparlıyor Murat Belge. Özben’in pek kıskandığı Latif Demirci’nin çizimleri ve Murat Belge’nin yeni önsözüyle, Sadık Özben’in Toplu Eserleri-1 ismiyle Helikopter Yayınları’ndan çıkan kitap, o dönem herkesi kimliği ile ilgili meraka düşüren Özben’i yeni nesle tanıtmak için; bilenler için de toplu halde arşivleri için biçilmiş kaftan.
Memleketin arızalı tarihçisi Sevan Nişanyan yine önemli bir araştırmayla karşımızda. Everest Yayınları / Sözlük dizisi’nden çıkan Adını Unutan Ülke (Türkiye’de Adı Değiştirilen Yerler Sözlüğü), cumhuriyet döneminde büroktratik kararlarla adı değiştirilen 15 bine yakın yer isminin Türkçe, Kürtçe, Ermenice, Lazca, Zazaca, Süryanice gibi bir çok farklı dildeki anlamını, hikâyesini derliyor.
FİLM
Ian Dury’i sevmemek imkânsız. İngliz New Wave’inin en popüler gruplarından, “Sex & Drugs & Rock N’Roll” ve “Hit Me With Your Rhythm Stick” gibi hitlerin sahibi Ian Dury & The Blockheads’in lideri olan Dury 2000 yılında erken sayılabilecek bir yaşta (57) göç etmişti. 10 yıl sonra usta İngiliz aktör Andy Serkis sayesinde hakettiği uğurlamayı güzel bir biopikle alıyor. Sex & Drugs & Rock N’Roll Dury’nin özürü ile savaşını ve şöhreti yakalayışını konu alıyor. Rock tarihinin gördüğü en güçlü sahne personalarından Dury rolünde adamımız Andy Serkis de çok başarılı. Kaçırılacak gibi değil.
Sevip sevmeme gibi tartışmaya dahil olamayacak bir yönetmen Jean-Luc Godard. 20. yy sinemasının en yüce yönetmenlerinden biri olan Godard’ın son filminin adı Film Socialisme (Sosyalizm). Geçtiğimiz günlerde Cannes Film Festivali’nde prömiyeri yapılan deneysel yapıtta Godard’ın kamerası bir Akdeniz turu yapan bir gemiyi takibediyor. Napoli, Barcelona, İsrail, Mısır, Yunanistan gibi duraklara uğruyor. Ülkemizde gösterim şansı neredeyse imkansız olsa da, Patti Smith’in de gözktüğü film ismi ve yönetmenini düşündüğümüzde takipte kalınması gereken, bulununca da hemen izlenmesi gereken yılın en önemli işlerinden. Bu arada Sosyalizm 80’indeki Godard’ın tamamen dijital çekilen ilk filmi olma ünvanını da taşıyor. Kimbilir belki önümüzdeki aylarda daha geniş bir biçimde mecmuada yer alır.
DİZİ
Sezonu kısa tutan dizileri severiz. Dexter, Breaking Bad gibi. Yeni başlayan Bored To Death de 8 bölümlük ilk sezonuyla dikkatimizi çekti. Wes Anderson’un has adamlarından Jason Schwartzman’ın başrolünde kız arkadaşından ayrılmış hassas bir yazarı canlandırdığı yapımda, aşk acısını hafifletmek için özel dedektifliğe merak salan Jonathan Ames’in hikâyesini izliyoruz. Başarılı işçiliğin yanı sıra yeni komedi kralı Zach Galifianakis, eskilerden Ted Danson ve Oliver Platt’ın harika oyunculukları da seviyeyi yükseltiyor. Bir bölümde Jim Jarmusch’u bile gördük. Bağımsız sinema örneği bu diziye ilginizi eksik etmeyin.
ALBÜM
Adamımız Jamie Lidell 4. solosuyla çıkageldi. 2008’deki, iyice soul kafasındaki JIM’den sonra oldukça deneysel bir iş olan Compass; Lidell’in, albüme prodüksiyon koltuğunda katkı yapan Beck’le olan çalışmalarından oldukça etkilendiğini ortaya seriyor. Gürültülü, kirli bir yapıt olsa da Lidell’in yeteneğine güvenenleri hayal kırıklığına uğratmıyor. Grizzly Bear’den Chris Taylor’ın katkısıyla en gitarlı albümü olan yapıt belki külliyatının en önemli işi olmayacak ama zamanı geldiğinde değişime başlamasını ilan etmesiyle özel bir yerde duracaktır.
Şu aralar dünyadaki en popüler gruplardan The Black Keys’in yeni çalışmasının adı Brothers. Dan Auerbach ve Patrick Carney’den oluşan ikilinin bu 6. albümleri olmasına rağmen radara 2008’deki harika Attack & Release ile girmişlerdi. Basitçe ‘60’ların sound’uyla blues-rock yapan grubun bu konuda gelmiş geçmiş en yetenekli gruplardan biri olduğu yadsınamaz. O zamanlar da yapsalar bu müziği büyük ihtimal efsaneler arasında yer alacaklardı. 15 şarkılık, The Black Keys standartlarına göre uzunca albüm, bir yenisine kadar CD çalarlardan çıkmayacaktır. Ayrıca internetten albümün eğlenceli kliplerini de takip etmenizi öneririz.

Bu ay Kanada’dan iki adet yeni albümümüz var. İlki son zamanlarda pek sevdiğimiz deneysel elektronikçiler Holy Fuck’ın yeni işi Latin. 2005’te kendi isimlerini taşıyan albümle kariyerlerine başlayan Toronto’lu dörtlü, o vakitten beri dünya çapında katıldıkları her büyük festivalde büyük övgü aldı. Loop, programlama gibi işlerden uzak durup canlı enstrümanlarla albümlerini canlı kaydeden grubun en büyük özgünlüğü de burada yatıyor. 3. albümleri olan Latin şu ana kadarki en başarılı çalışmaları. Henüz tanışmadıysanız ve yazı dans ederek geçirmek istiyorsanız biçilmiş kaftan. Diğer Kanadalı grubumuz ise Arcade Fire sonrası ülkenin en önemli kolektifi Broken Social Scene ve onların da 3. albümü olan Forgiveness Rock Record. Kevin Drew, Leslie Feist, Emily Haines gibi solo işleriylede ün kazanan isimlerden oluşan kalabalık grup, 1999’daki kuruluşunda beri 4. albümünü çıkardı. Son 5 yılda da ilk işleri. En erişilebilir albümleri olduğunu söylemek mümkün. Liste başarısı da yakalayan albüm onları için hemen başparmaklar yukarı dememizi sağlamayacak ama indie camiasında önemli bir yere konuşlandıklarını da itiraf etmeliyiz.

Ayın chill out kapsamına giren albümlerimizin ilki Tracey Thorn’un Love and Its Opposite’i. Everything But The Girl’ün sesi Thorn, 1982’deki ilk ve harika 45’liği “Plain Sailing”den beri hiç kötü bir işe imza atmadı. 50’sine yaklaşırken olgunluk dönemini pek güzel değerlendiriyor. 2007’deki Out of Woods’a göre daha az eklektronik öğe taşıyan albümün prodüksiyonunda yetenekli remiksçi Ewan Pearson yeralırken, albüm şahane bir Lee Hazlewood yorumu da barındırıyor. Kulak kabartmaktan imtina etmeyin. Diğer albümümüz aslında The Beta Band fanatiklerinin uzunca zamandır beklediği Steve Mason solosu Boys Outside. Beta Band’in 2004’te dağılmasıyla önce King Biscuit Time projesiyle karşımıza çıkan Mason, projenin pek desteklenmemesiyle bunalıma girmiş ve müziği bıraktığı söylenir olmuştu. Boys Outside ise kendi ismi altında çıkardığı ilk albüm. Mason’ın o kendine özgü sesini sevmemek imkânsız. Farklı sulara pek girmese de müzik yapmayı hiç bırakmaması gereken adamlardan birinin şık bir albümü desek yanlış olmaz. İlgi gösterelim...
FESTİVAL
En sevdiğimiz ve en istikrarlı festivalimiz Efes Pilsen One Love bu sene biraz tatsız. Sophie Ellis Bextor, De La Soul gibi kel alaka isimleri anca son dönemlerin en iyi gruplarından, aslında headliner olmayı hakeden Wild Beasts ve canlı performansları çok iyi olan Groove Armada kurtarıyor. The Whitest Boy Alive ve Ting Tings de memlekette tanınan ve sevilen isimlerden. Gene de biz Parkorman zamanlarını özlüyoruz. 19-20 Haziran, santralistanbul
KONSER
Herkes Eric Clapton dese de aslında Steve Winwood’un ismi başta olmalıydı bu konserde. 42 yıl öncesinden kalma baba gruplardan Blind Faith’in iki has elemanı o dönemleri yâd etmek için İstanbul’a geliyor. 2008 yılında Winwood’un son solosu Nine Lives’da da beraber çalışan ikili, geçen yıl yayınladıkları konser albümüne bakılırsa Traffic, Jimi Hendrix, Derek And The Dominos da çalıyor bolca. Evet konser yeterince pahalı ama Dylan’dan sonra belki bu sene memlekette görebileceğimiz en önemli isimler. İkisi de bir aradaysa artık bir yolu bulunmalı. 13 Haziran, Turkcell Kuruçeşme Arena
ETKİNLİK
Critical Mass İstanbul, 24 Nisan Cumartesi günü İstanbul'da 1. yılını pek yüksek bir katılımla renk ahenk kutladı. Çok mutluyuz ki sonunda bir cumartesiye dahil olabildik ve çok keyifli bir gün geçirdik. Eve doğru yollanırken yüzümüzde koca bir tebessüm ve içimizde pır pır eden bir bahar kelebeği vardı. Biz cahiller bu etkinliği bir kurumun düzenlediğini sanıyorduk ama durum çok daha farklıymış. Critical Mass ismini taşıyan ilk bisiklet buluşması 25 Eylül 1992 Cuma günü saat 18:00’de San Francisco’da gerçekleşmiş ve buradan bütün dünyaya yayılmış. Kurumsallığı baştan reddeden bir oluşum. Buluşma yeri ve saati hiç değişmediği için organizasyona da gerek duyulmuyor, toplanma noktasında ilk kim nereye yollanırsa takılıyorsun peşine ya da öneriniz varsa katılımcılarla önceden paylaşabiliyorsunuz. Yazıyı ayrıntılara boğmayalım, criticalmass.org adresinden detayları öğrenebilirsiniz, biraz günden bahsedelim. Göztepe Parkı’nda kritik kitleyle buluşup caddeye saçıldık ama öyle böyle değil, fena bir kalabalık. Bir baktık caddeye yayılmışız, ohh, çoluk çocuk, genç yaşlı, çoğunluğu bisikletli motorsuz araç kullanıcıları, herkesin ağzı kulaklarında. Kaldırımda insanlar alkışlarlarla sanki bir geçit törenindeymişsiniz gibi sizi selamlıyorlar. Motorsuz araç trafiğine (!) takılan araçlar sloganlara kornalarıyla destek veriyorlar (arada sinirlenenlerde oluyor ama onlardan bahsetmeyelim, azınlıktılar gerçekten), arabadan sarkan bir çocuğun mest olmuş bir ifadeyle "Rüyada gibiyim, bisiklet denizinde yüzüyorum sanki," dediğini duyuyorsunuz, daha neler neler...
Yaya ve motorsuz araç haklarımız ve nefes alan şehirler için İstanbul'da daha da büyük bir kalabalığa ve diğer şehirlerde de "kritik topluluk"ların yayılması dileklerimizle. Siteye bakmaya üşenen olur diye Critical Mass İstanbul her ayın son cumartesi günü saat 17:00'da Göztepe Parkı’nda buluşup yola koyuluyor.