NURTOP AĞABEY VE HAFIZASINDAN YUVARLANAN LEBLEBİLERİ


Sarp Keskiner

Minicik ayakları var; handiyse kadın ayağı gibi… Bağcıklı iskarpinleri ile tahminen ayda bir dikkatle ve diş fırçası kullanarak boyadığı saçlarının rengi, birbirine denk. Jarmusch karakteri, yarım kırık aynaya benziyor.
 
Üzerinde mor, fıstık yeşili ve yakıcı bir kahverengilerden demetlenmiş güllerle bezeli bir gömlek var. Seri halde duble Türk kahvesi içip, nefeslenme arası bellediği anlarda tavla zarı büyüklüğünde kaymaklı lokum atıştırıyor. Konuşurken o kaymaklı lokumların dişlerinin arasında yuvarlandığını izlemek, izleyen bende tiksinti ile ipnotizma arası bir his uyandırıyor.
 
Tantanlar’ın orada, İstasyon Kahvesi’ndeyiz… Çok bisiklete bindiğim, bisiklete binme denen şeyin ısrarla dibini deldiğim günler…
 
“Geçen, bir böcek buldum evde. Çinko tasın altında, yivin içinden geçiyor gibi geldi bana. Hani türküsü var ya, ‘altın tasta üzüm var,’ derken benim tasta yiv var aman iyi mi! Böyle bir kıvırcık duyargaları var, hani hatırladım ki Kokaryalı boyunca troleybüs çalışırdı; öyle duyargası vardı. Soğan rengiyidi bunlar… Belki ben öyle görüyordum. Gri soğan ile kırmızı soğan arası bir renk düşün palette, saydam olsun ama ve bir de yumurtalar geldi aklıma. Annem, boizlerin (‘boyoz’, s.k.) yanında yumurtaları fırına attırtmayıp karanfillerle haşlardı yumurtaları; pembe pembe yumurtalar! Ya benim can annem; babam bunu Bergama’dan Aliağa’ya kaçırmış, o gece de düdüğünü dikmiş. Ben olmuşum; derken, hani şöyle kavun gibi çıkmışım içinden anamın. Anneler bir tane! Bak az ilerde Zübeyde Hanım’ın müzesi var ve her gün gezerim o müzeyi. Zübeyde Hanım var ya; aynen Anadol gibi. Hep var ve ara sıra beliriyor trafikte. Geçende, benim oğlan Ekmel’den kalan plakların birini dinledim, aklıma geldi zarfından çıkardım, ne güzel o zarflar değil mi? Ses Pistols; Ekmel çok severdi ama çapari oltası ile asmıştı kendisini Demirel’in demecini dinlediği gün. Çok üzülmüştü Ekmel; 28 Mayıs’ta mahalleden arkadaşı Londra’dan dönüp getirmişti plağı ona. Ne güzel! Ben Münir Nureddin Selçuk dinlerken salonda akşamüstü güneşleri binbir kor olup şavkırken camda, arka odada Ekmel; Ses Pistols plağını dinliyordu. Kalkar zeybek oynardık beraber. Sonra, ben çok güzel çoban salata yaparım. Elim de yatkındır, hıyardan Karaoğlan heykelleri yapardım da Ekmel, canım oğlum; ona domateslerden etek keserdi pıçakla… Anam pek güzel becerirdi bu işleri, karabiberden göz yapardı; tavuğun lades kemiğini ayırıp hamurdan çekirge yapardık biz! Nerede oyuncak o zaman; ballı baba ve Hidayet Amca! Zıbınlardan kuş da dikerdi annem; komşudan eskiyince ama… İçini pamuk doldururdu da tele takıp gezdirmeye çıkartırdık kuşumu. Babam beni kız beklemiş, yani ondan bak mavi benim gözlerim. Ata gibi! Az mı gezdim Zübeyde Hanım müzesini!... Can eriği alıp tuzunu yalaya yalaya gezerdik ben çocukken, Alaybeyi’nin ardını önünü. Kalemlik aldıydım, babam pıçak ile açardı benim kalemlerimi. Silgi ne yazar! O yıllarda ekmek içini tükrük ile top yapıp siliyorduk yazdıklarımızı… Geçende, vapura bindim ama yok tabii eski tadı; biz eskiden vapura falan binmez, kenarına tutuna tutuna Konak’a geçerdik. Ud çalardı Kemâl; güvertede. Gözünün biri yoktu. Yakmış gözünü. Sobaya tiner dökmüş, yanıyor mu, yanmıyor diye bakarken alev alında delikten çıkıp emmiş gözünü… Biz de hep öbür gözüne bakardık, udu çalarken. Geçende, yeni bir otomobil gördüm: Öyle gözü küçük; bak Kemal Ağabey geldi aklıma vay ya; durdum durdum ağladım! Tepecikli Bilal vardı, o da durup durup ağlardı. Buna bebeyken bir avuç leblebi vermişler, kan kardeşi eline tekme atıp dökmüş leblebileri! Ne olacak iş; yaraşır mı kan kardeşliğine?.. İnsan dediğin insana acır, hatırasında da dediğini tutar… Oğlum bak; pisikletine özen. Yarın öbür gün, zenciri atar; biri farını çalar… İçin gezmek ister, sen de evde gezinir durursun!”

sarpkeskiner@yahoo.com