ödü kopmuş bellek zamanı


Onur Akgül

“İnsanın bir tek ve hep aynı yaşamı yoktur. Peş peşe eklenen bir çok yaşamı vardır ve çektiği acıların sebebi de budur” (*)
 
Hayatını tepeden tırnağa tek karakterli bir süreç olarak geçiren bir çok insan için bu ifadedeki “acı” belirsiz yerlerde gezinir. Öyle ya, ortada çok yakın bir kimsenin ölümü ya da büyük bir malvarlığı mahvı gibi ciddi bir kayıp yoksa, o acı tam olarak nedir? Terbiye ve ahlak sınırlarından çıkmadan, sorumluluklarını bilerek ve vatandaşlık görevlerini yerine getirerek, iyi ebeveyn ve iyi bir çalışan olarak yaşantısını sürdüren, ömrünün ona kazandırdıklarını yaşça küçüklerine aktarmak konusunda üzerine düşeni yapan ve nihayet örnek insan faziletleri eşliğinde hayata veda eden bir insanın yolu ne zaman ve hangi vesileyle o “acı” ile kesişir? Parçalarına ayrıldığında her bir işlevi ayrı ayrı tek bir nihai amaca hizmet ettiği görülen homojen bir yaşantı içinde bu tür bir acıya yer olmadığı kesindir. Bu yaşantı değişmez doğrusallıkla mühürlenmiştir. Bitirilmiş bir yapıdır. Kapatılmış bir yapı. Kusursuz konfor. Saygın insana bu yakışır. Kendini düzenle yatıştır.
 
Ama burada bir sıkıntı var gibi. Yani, söz konusu acının ne olduğunu, kaynağını bulabilmiş değiliz. Önceden denenmiş, işleyişine bakılmış, sonuçları görülmüş, onaylanmış, önerilmiş bir varoluş kesitinde acıyı konumlandıramadık. Deneyim kapsamımızda tanımlanmamış bir tali yolun üretebileceği anlamlara aşina değiliz. Öte yandan, bu tür bir aşinalığın kendisi de tanımlanmamış bulunduğundan, teşekkülümüz güvende.
 
O halde, birileri birtakım acılar çektiğine göre, bir yerde, bir zamanda, bir şeyler ters gitmiş olmalı. Öngörülerin, kabullerin, denenme-onanmaların, park edilmezlerin, özel mülke aittirlerin, kurumları yıpratmayınların başına, birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden birinde bir şeyler gelmiş olmalı. Toplumun başına birey gelmiş olmalı. Peki ya kim hatırlıyor bunu, bunları?
 
Kabul edilemezliği su götürmez koşulların sadece ve sadece teorik olabileceği varsayımı pek fena. Zira pratikte vuku bulduğunda en popüler davranış halen daha karşısında üç maymunu oynamak (üçüncü maymun güya ikincinin kafasına çekiç indiğini hiç bilmiyor. Birinci ise hiçbir şey görmedi zaten. İkinci de hatırlamadığını söylüyor. Malum, çekiç.) Karşı çıkışın erişkin yaşam başlar başlamaz sadece ve sadece korteks düzeyine indirgenip entelektüel tüketim malı haline getirilmesi, sigara dumanı altında ağır ağır can veren adamların kahve köşelerinde ülke kurtarmasının güncel versiyonu.
 
Kafaya inen çekiçleri hatırlamamanın zamanında yaşıyoruz işte şimdi. Bunları hatırlayanların hatırlanmadığı zamanda yaşıyoruz. “Elimizden daha iyisi gelene kadar en iyisi bu” organizmasından kopuş ile anılabilecek her türlü hatırlama eylemi bir sonraki emre kadar rafa kaldırıldı. Organizmanın zamana şirk koşan kendini güncelleme özelliği, sonsuz bir şimdinin, kalıcı bir geçiciliğin dinini yazdı. Münafıkların zamanla kahramana dönüştüğü bilgisi saklandığından, dışlananlar kendilerine ait algılanmışlık kayıtlarının silinmesiyle cezalandırıldı. Bu vesileyle kendini dışlatmak ortadan kaldırıldı. Kendini dışlatanların farkındalığı, iyiyi oynayanların camsı sarsılmazlığında sallandırıldı.
 
İnsanın kendine çektirilenleri hatırlamadan yaşayıp kendine saygı duyması mümkün değil. Hafızasının kendine çektirilenlerle dolup taşması da insanca değil. Çağımızın alametifarikası bu iki koşulu aynı anda bünyesinde barındırabilen yeni tür insan. Kendiliğinden çiftdüşünüyor. Belli bir noktada artık unutuş da hafıza kadar önemli bir savunma mekanizması. Geçiciliğin ölçüsünde kalıcısın. Bu vesileyle parçamızsın. Ölümün sürüden ayrılır ayrılmaz ani şekilde gerçekleşmesi, kurt kadrosuna ihtiyacı ortadan kaldırdı nihayet. Sigortasız istihdamın yarattığı kayıt dışı kâr ile ödemesi yapılan kurtlar, gizli gizli işsizlik yayıyorsa da, ayan beyan refah yaşıyor. Devletimizi parlak günler bekliyor. Ülkemizde güzel şeyler de oluyor.
 
Oysa bize ne demişlerdi? “Bellek: Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü, dağarcık, akıl, hafıza, zihin.” “Ben” denen şey varsa bunlarla var. Yaşananların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak saklayabilmenle, geçmişin getirdiği bugünü, tam da bugün, sana özgü bir şekilde izah edebilmenle. Kişileşebilmenle.
 
Statüko fetişisti olmamayı seçebilmene. Kişiselleşmeme dünyasında kişi kalabilmene. Diğer kişiyi aradan seçebilmene.
 

* 1768-1848 yılları arasında yaşayan Fransız devlet adamı, yazar François Rene De Chateaubriand’ın bir özlü sözü. Ayrıca Paul Auster Yanılsamalar Kitabı adlı romanını da bu ön cümleyle açmıştır. 

onurbian@gmail.com