Ortaya Karışık Zamanlar

Mehmet Sinan

“Kişisel görüşüme göre, gençler de tarihin farkında fakat tarihi iki çağa ayırıyorlar: Son iki sene ve ondan öncesi.”
Sydney Brenner

“66 yaşına geldiğimizde çoğumuz yaklaşık 2 milyon televizyon reklamı izlemiş olacağız. Zaman hesabıyla bu, altı yıl boyunca haftanın yedi günü, günde sekiz saat televizyon izlemeye eşdeğer... 1965 yılında sıradan bir tüketici izlediği reklamların yüzde 34’ünü hatırlayabiliyordu. 1990’da bu oran yüzde 8’e indi. 2007’de AC Nielsen 1000 tüketici arasında telefonla yaptığı bir araştırmada, ortalama bir kişinin o ana kadar izlediği bütün reklamların yalnızca yüzde 2,21’ini anımsayabildiğini saptadı...  Bir Japon balığının yedi saniyelik bir hafızası olduğunu okumuştum bir yerlerde -demek ki, her yedi saniyede bir yeni bir hayata başlıyor. Benim televizyon izlerken yaşadığıma benziyor.
 
Bunun nedenleriyle ilgili olarak aklıma ilk gelen birkaç etmen var. Bunların önde geleni ve en belirgini, günümüzde hızla hareket eden, sürekli değişen ve kesintisiz olan bir medya saldırısının varlığıdır. İnternetteki sonu gelmeyen pop-uplar ve banner reklamları, kablolu televizyon, yirmi dört saat devam eden haber kanalları, gazeteler, dergiler, kataloglar, e-postalar, ipodlar, pod-castlar, anlık mesajlar, metin mesajları, bilgisayar ve video oyunları; hepsi de giderek daralan ve aşınan ilgi alanlarımıza girmek için uğraşıp duruyor. Bunu sonucunda beyinlerimizin filtre sistemleri sıklaşıyor ve korumacı yanı güçleniyor. Bırakın birkaç gece öncesini, henüz bu sabah televizyonda gördüğümüz şeyi anımsamakta gittikçe daha fazla zorlanıyoruz.”
Martin Lindstrom – Buyology


(Karikatür) Behiç Ak – Cumhuriyet Gazetesi – 08/05/2010

Bu yazıya başlık olarak “Buna Beyin mi Dayanır” demeyi düşünmüştüm. Vazgeçim nedense. Yukardaki alıntıların ve karikatürün bu başlıkla ve hafıza konusuyla doğrudan ilgisi vardı. Keyifli ve kafa açıcı bulduğum için çıkarmaya kıyamadım, yerlerinde bıraktım.
 
İçiçe geçmiş, birbirini oluşturan ve etkileyen, birlikte ve ayrı ayrı irdelenebilecek iki süreci biraz kurcalamak istiyordum. Şok! Flaş! Skandal! Kriz! Rezalet! İğrenç! Az Sonra! Son Dakika! Son Saniye!.. Bunca yoğun, değişken, manipüle edici ve bunaltıcı bir gündem baskısı altında, “Neyi, neden yazmanın, ne anlamı var ki?” diye ıstırap çeke çeke, yine de kendi gündemimde ısrar ediyorum. Şubat sayısını işgal eden yaşamakta olduğumuz “acayip” zamanları” ve 15 Eylül 2008’de resmen ilan edilmek zorunda kalınan “neoliberal makyajlı küresel kapitalizmin ağır buhranı”nı konu edinmeyi planlamıştım. Tayfun haziran sayısında hafıza konusunun kurcalanacağını söyleyince, bu yazının adresi de belli olmuş oldu.  Son otuz yılla ilgili bir hafıza tazelemesi-oluşturması yapmak için istediğim fırsat doğdu yani.
 
Meğerse farkında olmadan, transistörlü radyo, dijital hesap makinesi, Dark Side Of The Moon, 1968 eylemleri, vesaire derken otuz yıl kadar önce yeni bir çağa adım atmışız da haberimiz yokmuş. (Hesap makinesi deyince, örneğin bugün hiçkimse kalem kağıt kullanarak 71562 sayısını 951’e bölüp, çıkan sonucun virgülden sonra iki haneli karekökünü hesaplamak zorunda bırakılamaz.) Eğer Bill Gates’in “Gelecek on yılda, geçmiş elli yıldan fazla gelişme yaşanacak” sözlerini doğru kabul edersek, çok düz bir aritmetik hesapla yüz elli yıldan fazlaya karşılık gelen bir zamandan geçiyormuşuz yani. Bir bakıma, bir ömür için şans bile sayılır bu durum. Düşünsenize.
 
Devam etmekte olan bu süreçleri hep birlikte yaşayarak anlamaya çalışıyoruz. Burada kitaplardan sözetmek gerekiyor biraz. Piyasada inanılmaz sayıda inceleme ve yorum var. İnternet siteleri de cabası. Ötekilere haksızlık olmasın ama, örneğin Yaşar Çabuklu’nun tüm kitaplarını çekinmeden öneririm herkese. Postmodern durum analizleri adeta işi olmuş adamın. Okurken sanki bugünlerin filmini ve kendinizi izliyorsunuz. Yazarı tanımayanlara bir önerim daha var. Okumaya son kitabından, Postmodern Toplumdan Kesitler’den geriye doğru başlayın.
 
Bu yazının bir niyeti vardı. Neoliberal süreçten söz etmek istiyordum. ‘80’li yılların başında Chicago Okulu’nun ekonomistlerinden Milton Friedman “Öncelikle atı besleyelim, böylelikle sonuçta serçeler de beslenecek bir şeyler bulur,” diyerek yeni bir ekonomi-politikanın tanımını yapıyordu. Hani ortalığı yuppie’ler filan doldurmuştu ya o zamanlar. Hatta hepimiz gelecekte zengin ve mutlu bile olabilirdik. Reagan, Thatcher, Özal, Pinochet gibi temsilcilerin iktidarlarıyla küresel neoliberal taarruz başlamıştı. Alt ve orta sınıfların birikimlerini, haklarını ve gelecek hayallerini, onları borçlandırarak kemiğine kadar sıyıran finans sermayesi; yarattığı saadet zincirleri, Lehman Brothers gibilerin seri iflaslarıyla kırılmaya başlayınca topu devletlere attı. Bazı iri atların balon gibi şişen karınları patlamaya başlamıştı ama gariban serçelere yarayacak bir şey yoktu yine ortada. Şimdilerde devlet iflasları aşamasına geldik. Ve işin sonunun nereye varacağını kimse kestiremiyor. Ya yeni bir dip daha yaparsa filan... Anlattıklarım durumun çok kısa bir özeti. Ayrıntılara girsek iş uzar, ayaküstü içinden çıkamayız. Zaten bu yazı, bir yere işaret etmek için. Otuz yıl süren uzun bir hikâye... Kaygı içinde hep beraber izliyoruz hep beraber olmakta olanları.
 
15 Eylül 2008’le birlikte artık başka türlü düşünmek ve algılamak zorundayız geleceği. Yeni kuşakların da artık bir milâdı var. Görseler de, görmek istemeseler de var. Kimin söylediğini bilmiyorum ama tam yeri: “Anımsamak, geçmiş bir deneyimin bilincinde olmaktır.” İşte size anımsanacak bir şey, bizzat başınızdan geçmiş olan bir deneyim.
 
Otuz yıllık bir dönem aslında bitti. Artık oturmuş bir dijital devrim var. Hâlâ tırmalayan, henüz ciddiye alınabilecek hiçbir yapısal çözüm önerisi getiremeyen, tükenmiş ve dünyayı berbat etmiş neoliberal iktidarlarlar iş başında. Michael Moore’run son filmindeki aşk hikâyesi yani. Sallantılı bir ara dönem bu. Ama tartışmak için de iyi bir fırsat öte yandan.
 
Esas film yeni başlıyor ve uzun sürecek. Hem de bu seferki 3 boyutlu! İlk iki boyutun neler olduğu tartışılır ama üçüncü boyutun insanın kendisi olduğu kesin. Yani her birimiz bu filmin içindeyiz. Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler adlı fantastik bilim kurgu romanından Shevek’in sözleriyle bitireyim daha fazla uzatmadan. “Vermediğiniz şeyi alamazsınız, kendinizi vermeniz gerekir. Devrimi satın alamazsınız. Devrimi yapamazsınız. Devrim olabilirsiniz ancak. Devrim ya ruhunuzdadır, ya da hiçbir yerde değildir.”
 
Bu da bir başka kitap önerisi oldu bu arada. Umarım bu yazı bittikten sonra anımsarsınız. Gelecek yazıyı da kotarabilirsem bu kez hiç alıntı yapmamayı deneyeceğim. Kuşaklar ve bugünün insanı üzerine kendimce bazı düşüncelerim var. Neden olmasın, belki bir sayıyı da “Kuşaklar”a ayırır kargamecmua ekibi.

info@kargamecmua.org