Demokrasinin Kıymeti (İkinci Bölüm)


Söyleşi: Utkan Çınar, Tayfun Polat
Geçen sayıda kaldığımız yerden Halil Berktay söyleşisine devam ediyoruz.
 
Tayfun Polat: Aramızda ara sıra diyoruz ki, hepi topu %8’iz. 12 Eylül Anayasası Referandumu’nun sonucuna atıfta bulunarak…
 
Halil Berktay: Bu ne kötümserlik. İşte yeni anayasa gelecek önümüze ve %50’den fazla oyla geçecek.
 
TP: Peki bu yeni parti oluşumu, Eşitlik ve Demokrasi Partisi, sizce insanları ortak bir paydada buluşturabilecek mi?
 
HB: Bilemiyorum. Bilfiil EDP’nin kuruluş çalışmalarında yeralmadım. İçinde yeralan arkadaşlarım benim neslimden, aklına, dirayetine, çabasına güvendiğim insanlar. Onların pek çok değerlendirmesini paylaşıyorum. Partinin programatik belgesine baktım ve beğendim. Bayağı beğendim. Burada çok hayalci olmamak lazım. Bugünün Türkiye’sinde kurulacak yeni bir sol partinin, önceki solu birleştirme denemelerinden çok farklı olması gerektiği aşikâr. Ortada üzerinde birleşilecek bir büyük teori kalmamış durumda. TİP, TKP, TSİP programlarını yanyana koyup sosyalizme geçisi nasıl tanımlayacağız gibi teorik egzersiz olamaz. Sizin %8 demenizi şimdi anlıyorum. Bizim tanıdığımız anlamda sol küçüldü; küçüldü ve hâlâ küçülüyor. O %8 de orada durmuyor. Bu küçük parçaları eskisi gibi birleştirmeye çalışmakla yapılacak yeni bir şey yok. Bugün sorun; teori veya doğru teori değil, siyaset. Ben buna teorik siyaset değil, gelişine göre siyaset diyorum. Yani topun ayağına gelişine göre siyaset. Sağ açıktan bir orta yapılmış, top geliyor, sen topun gelişine göre voleni vuracak mısın? Yoksa bu orta acaba teoriye uygun mu diye düşünecek misin? “Ben bu teoride tanımlanan hangi şutu vurayım? Hangi şutu atmam uygundur?” diye düşünülecek durum yok ortada. Santraforunuza öğretmişsiniz ki top geldiğinde göğsünde yumuşatacaksın, yere indireceksin, tam yere değdiği anda sağ ayağınla dömivole vuracasın. Top öyle geliyor ki göğsünde yumuşatmaya zaman yok artık; nasıl vuracaksan vuracaksın. Gelişine göre siyaset yapmaktan kastım bu. Bugün siyasetlerde birleşerek bir birlik oluşturmaya çalışmak lazım. Bu bakımdan bence EDP’nin programatik belgesi çok başarılı. Belge teorik tanımlarla başlamıyor. Tak tak tak siyasetleri sıralıyor. Kendi hayat süremde Türkiye’nin komüntan teorisine göre nasıl tanımlanan bir ülke olduğunu 1. veya 2. maddelerinde belirten legal veya illegal 5-6 tane program yazımında bulunmuşumdur 20’lerimden başlayarak. Bu bakımdan EDP olumlu bir anlayışı simgeliyor. Teoride değil siyasette birleşerek. EDP’ye katılanlar var, katılmayanlar var. Mesela benim beğendim bazı insanlar; Mithat Sancar, Ahmet İnsel, Fuat Keyman gibi isimler katılmadı. Sonuç olarak bu anayasa değişikliğinin yapılmasını savunuyorlar. Bu bence partiye katılmamalarından daha önemli. Eski kafa olsa, parti kurulmuş; katıldın mı katılmadın mı bunun çok önemli bir mesele olması lazım. EDP içinde de kafası bu anayasa değişikliğinin desteklenmesini basmayan bir çok insan var ama EDP dışında anayasa değişikliklerinin bıçak kemiğe dayandığında desteklenmesini savunanlar var. Mithat Sancar kaç tane yazı yazdı Taraf’ta. Helal olsun. Bu benim için daha önemli. Siyasette birlik derken bunun altını çizmek istiyorum. EDP’de değişik olan taraf; anladığım kadarıyla üç ana girişimin birleşmesi. Bir; özgürlükçü sol denen gruptan gelenler vardı; Nasıl bir Türkiye diye bir gruptan gelenler vardı ve değişik bir kesim olarak CHP’den kopmuş Aleviler vardı. En son Dersim tartışmasıyla CHP ile köprüleri atmış olan ama böyle bir geçmişten gelen insanlar. Nitekim genel başkan Ziya Halis de bu kesimden. Sosyalist kökenden gelen bir kısım arkadaşımız bunlara büyük bir güvensizlikle bakıyor. Sonuç olarak partiye katılıp kaılmama konusunda bu tayin edici olmuş. Sürecin içinde olamasam da öyle anlıyorum. İnsanlar üzerinde alışkanlıkların gücü çok büyük. Bu sosyalist solcu denen insan türü de öyle ki hiçbir yerde sosyalistlerin dışında insanlarla beraber olmaya alışmamış. Kendi içinde adeta hermetik bir gelenek oluşmuş. TİP’ten TKP’ye, oradan Türkiye Birleşik Komünist Partisi’ne gidiyor, TSİP’e gidiyor ama hep sosyalistlerle birlikte olmaya, kendini Marksist söylemle tanımlayan insanlarla bir arada olmaya alışmış. Başka tür muhalif radikal insanlarla bir arada olmaya alışmamış. Burada alışkanlığa boyun eğme korkusu olduğunu düşünüyorum. CHP kökenli Alevilerle, böyle bir genel başkanla, böyle insanlarla nasıl konuşacağım korkusu. Böyle bir kültürel gettolaşma problemi olduğunu düşünüyorum. Sol kendi kültürel gettosu içinde yaşıyor ve bunun dışındaki insanlara kendi alıştığı teorik jargonun dışında daha ortak, daha evrensel bir dilde söylecek iki çift lafı yok. Benim alanım tarihçilik, tarih öğretmenliği. Türkiye’de okullarda, öğretmenler arasında çok büyük kutuplaşmalar yaşandı geçmişte. Öyle bir solcu tarih öğretmeni tipi var. Tanıyorum. Marksist ve solcu bir tarih öğretmeni olmayı şöyle anlıyor. Bir yerde araya Nazım Hikmet’i sokuşturacak, Şeyh Bedrettin’i, Pir Sultan Abdal’ı sokuşturacak, Hallac-ı Mansur’u, tramvay grevini sokuşturacak. Simge kişiler ve olaylar üzerinden solculuk yapıyor. Yoksa tarihin bütününü değişik bir biçimde anlatmayı aklından geçiremiyor. Bütünsel kurgu üzerinden, tarihsel düşünce ve eleştiri üzerinden çocukların zihinlerini özgürleştirebilmek üzerinden muhalif eleştirel tarihçilik değil, birtakım ikonik değerler üzerinden solculuk. Bu, kapalı devre solcu tarih öğretmenliği. Bunun gibi de kapalı devre solculuk var. Sadece bir tanım, değerler üzerinden, belirli bir jargon üzerinden solculuk yapılıyor.
 
Utkan Çınar: Böylelikle gittikçe de işlevsizleşiyor.
 
HB: Size bir örnek vereyim. Orta Asya’da Aral Gölü eski yüzölçümünün %10’una düşmüş durumda. Çünkü buharlaşma göle dökülen sulardan çok daha fazla. Uçsuz bucaksız tuz bataklıkları oluşmuş durumda. Türkiye’de solun durumu da bu. “Alevi kökenli CHP’lilerle bir arada olmayalım. Hep biz bize olalım.” E, kaç kişiyle biz bize olacaksın? Zaten giderek küçülen bir bataklıksın. Sol, 1930’larda, ‘40’larda Türkiye’de çok küçüktü. Bir yeraltı suyu akıntısıydı. 1960’larda, 27 Mayıs’tan sonra göreli bir kitleselleşme yaşadı. O zamana kadar kendini hiç sosyalist saymamış geniş kitlelere açılmayı başardı. Küçük bir yeraltı suyundan biraz büyükçe bir göl oldu. O göl artık umutsuz. Aynı zihniyetle tekrar büyümesine; içine dereler, ırmaklar akmasına; sularının bollaşmasına olanak yok. O zaman yeni bir şey deneyeceksin. Sol 1960’larda halka teorik vaazlar vererek büyümedi ki. Çıkıp somut siyasetler önererek büyüdü. Toprak reformu dedi, 8 saatlik iş günü dedi; grev hakkı dedi; bunlarla büyüdü. Bugün bakalım siyaseten söylenecek ne var? Rahmetli Uğur Mumcu benim arkadaşımdı. Bir sol Kemalistti; çeşitli darbe girişimlerine, 9 Mart mesela, bulaşmıştı. Cumhuriyet Gazetesi yazarıydı ama özel sohbetlerde; çok şey gören, samimi konuşabilen bir insandı. Kendi gazetesi hakkında “Her emekli albay öldüğünde bir okuyucumuz eksiliyor ve yerisine başkası gelmiyor,” derdi. (gülüyor) Harika bir laftı. Buna gülüyoruz da bazı çevrelerin hali şimdi hiç farklı değil. Ben de “12 Mart veya 12 Eylül tutuklamalarından işkencelerinden kalma her vatandaş öldüğünde bir Birgün okuyucusu eksiliyor ve yerine yenisi gelmiyor,” diyebilirim. Taraf gazetesi önemli bir şey yaptı. Türkiye’de siyaset yapılarak nasıl tutunulabileceğini gösterdi. Taraf teorik solcu bir gazete değil. Taraf korkunç cesur ve yaratıcı bir biçimde siyaset yapıyor. 2007, 15 Kasım’da başladı. Aralık’ta tiraji 3 bin dolaylarını düşmüştü. Oradan adım adım 50-55 bine çıktı. Demek ki yapılabiliyor. Taraf’ın okuyucusunun büyük bir kısmı da öyle Marksist solcu geleneğinden gelen bir miras değil. Müslümanlar arasında bir dolu okuyucusu var. Bunu neden EDP gibi bir  parti de yapamasın. Denemekten başka bir çaresi de yok. Titanik’tesiniz ve batmaktasınız. Bakıyorsunuz en fazla 30-40 dakikanız var. Kendinizi denize atıp yüzmekten başka şansınız var mı? Geminin batmakta olduğu son derece açık. Sonuçta EDP için; “Fevkaladedir; doğru tek partidir, kesin başarılı olacaktır; hiç hata yapmayacaktır,” demem mümkün değil. EDP kurulduktan sonra Taraf’ta yazdım. 1960’ların tartışmalarını hatırlattım. TİP kurulmuş durumda, proleterya partisi. Ya katılısın ya katılırsın. Katılmazsan hainsin. Böyle bir tekelci durum. Bütün bu jargon ve iddia enflasyonundan geçip, çok daha mütevazi olmak ve küçük harflerle konuşmak lazım. Sadece EDP’nin başarılı olabileceğini umuyorum diyebilirim.

UÇ: Tabii %10 seçim barajı olduğu sürece, mecliste yapılacaksa siyaset, gene bir bağımsız aday işine başvurmadan 2 sene içinde orada yer almak mümkün gözükmüyor.
 
HB: Hiç oraları düşünmedim. Başarılı olmak diye kasttettiğim o değil. Kastım, taze şeyler söyleyerek dikkati kendine çekmeyi başarabilecek mi? İlk ölçütüm o. Taraf kendini dinletmeyi nasıl başardı? Bugün toplumda bir grup var Genç Siviller diye. İçinde tanıdığım çocuklar da var. Bazıları öğrencim. Bence Türkiye’de en zeki muhalefeti onlar yapıyorlar. Mahmut Esat Bozkurt Ödülü’nün HSYK Başkanı Kadir Özbek’e verilmesi sırasında, ünlü Nazi hukukçusu Carl Schmitt’in ismiyle, Nürnberg Barosu adına çelenk gönderdiler. Böyle muhalefet yapmak lazım. Şu anda EDP gelecek seçimlerde ne yapar, ne kadar oy alır; ben geçtim onları. Çok aceleci de değilim ancak deneye yoklaya, bir bebeğin konuşmayı öğrenmesi gibi, sabırlı davranmak lazım. İlk ağızda tüm beklediğim toplumun önüne yıpranmamış taze ve değişik bir sesle çıkabilmek, farkedilmek ve kendini dinletebilmek. Ona kulak veren daha geniş kesimler yaratabilmek lazım.
 
TP: Biraz da dünyanın durumuna bakalım. Kitaplarınızda, yazılarınızda Post-komünizm döneminde bahsediyorsunuz. Karbon yakıtları üzerine bir sanayi devrimi sonra post-endüstriyel toplumda kapitalizmin sıkışması durumu yaşıyoruz. Mete Tunçay “Kapitalizmin sonunu doğa getirecek,” demişti. Sonunu getirmeyecek belki ama çevresel faktörler yüzünden çokuluslu şirketler de kendini değiştirmek zorunda kalıyor. Bu konuda düşünceleriniz nedir?
 
HB: İtiraf edeyim; sizin şu söylediklerinizin üzerine söylebilecek çok fazla şeyim yok. Bazı şeyler biliyorum tabii ve söylediklerinize yakın fikirdeyim ama bu konuda özel bir bilgi ve düşünce derinliğim yok.
 
TP: Şu açıdan sordum. Batıda sol hareketin içerisine çevrecilik de girmek zorunda kaldı. Ve oradan üretilen politikalarla devletlerin politikalarına müdahale edilebiliyor. Türkiye’de ise solda bu ayma daha yaşanmadı sanki. Yeni bir dere olabilir bu göl için.
 
HB: Çok katılıyorum. Tek başına bir salt çevreci harekete de inanmıyorum. Var olsunlar da, benim gönlümden geçen, kapsamlı bir demokrasi mücadelesine sahip çıkacak güçlerin aynı zamanda çevre sorunlarına da sahip çıkması ve ikisini entegre etmesi. Kendi payıma çevrecilerin söylediklerini okuyup beğenmek, takdir etmekle birlikte kendimi salt çevreci bir harekette göremem.
 
TP: G8’e karşı koyan kitleyle Kopenhag’da protesto yapan kitle aynı kitle.
 
HB: Doğru. Daha ne ekleyebilirim? Sanayi Devrimi’nden, büyük coğrafi keşiflerden bu yana insanlık muazzam bir epistemolojik özgüvenle geliyor. Modernitenin son 500 yılında. “Biz egemen türüz. Bilim, teknoloji önümüze sınırsız ufuklar açıyor. İlerlemenin genişlemenin sonu yok,” diye muazzam bir iyimserlik var. Bunun temelinde de, basit şeyler ama, insanın alet yapabilmesi, yeni teknikler, teknolojiler geliştirebilmesi ve yeterince zamanı olduğu takdirde önüne çıkan her problemi çözebilecek teknolojiyi geliştirme kapasitesi yatıyor. Marksist jargonla, “üretici güçlerin sonsuza dek gelişebilme kapasitesi,” derdik buna. Bu iyimserlik bir yere kadar sürdü ve sonra ortaya çıktı ki dünyanın sonluluğu veya sınırlılığı karşısında yeterince zaman olmayabilir. Küçükken, 6-7 yaşınızdayken, yaşlılık aklınıza gelmez. Ama benim yaşıma geldiğinizde düşünmeye başlarsınız, “Kaç yılım var?” diye. İnsanlık bir parça, “ölümsüz değil de fani olabiliriz”i algılamaya başladı. İnsan türünün kaderi kesin değil. Hâlâ son karar verilmiş değil. Bu tür yaşamaya devam edebilecek mi? Homo Sapiensler büyük başarıyla geldi ve insan ırkında edebilik ve ölümsüzlük illüzyonu yarattı. Şimdi bunun sınırlarına gelmiş bulunuyoruz. İnsanlığın dünyayı ve kendisini nasıl tahrip edebildiğini görmek artık çok zor değil. Bütün bunların kapitalizmin yıkıcılığını frenleyebilecek bir ortak aklın doğmasına güç kazandırmakta olduğu aşikâr. Zaten 3-5 yüzyıllık kapitalizm tecrübesi, piyasanın vahşi ve frenlenmemiş işleyişinin yol açtığı tahribatı bir şekilde önleyecek önlemler almaya götürüyor. Bu ortak akıl, konsensus ne kadar çabuk gelişebilecek? Önünde bir çok da güçlükler var. Bir yanda ABD ile diğer yanda Çin nasıl ikna edilecek? Bu potansiyelin çok önemli olduğunu görüyorum.
 
UÇ: Oy vermeyi düşündüğüm bir partinin programına baktığımda, ki kişisel olarak emekliliğimi de cehennemde yaşamak istemediğim için, ilk talep edeceklerimin başında bu olacaktır. Başta konuştuğumuz özgürlük ve demokrasi konularının yanında aynı önemde benim ve çoğumuz için.
 
HB: Son derece haklısınız. Ben de son 20-25 yılda bazı şeyler kafayı taktım. Nispeten daha iyi bildiğim, anladığım bazı alanlarda çalışarak hem bilimsel, entelektüel meraklarımı hem de insan ve vatandaş olarak tutkularımı karşılayabildiğimi düşünüyorum. Milliyetçilik, demokrasi, militarizm, Türk milliyetçiliği ve onun tarihi, solun, Marksizm tarihi gibi konularda yoğunlaştım. Nispeten iyi bildiğimi düşündüğüm bir alan var. Çok iyi bilmediğim konularda da bazı şeyleri desteklemeye çalışıyorum.
 
TP: Sizin alanınıza geri dönelim o zaman, Tekel işçilerin eylemi hâlâ en önemli gündem maddelerinden biri. Farklı unsurlar, kendi lehlerinde başka bir şeye dönüştürmeye çalıştılar bu durumu.

HB: Bu konuda dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum. Öncelikle özelleştirme sırasında Tekel işçilerine ciddi bir haksızlık yapılmış olduğunu anlıyorum. Bunu Nabi Yağcı’dan da, Etyen Mahçupyan’dan da okuyorum, öğreniyorum. Nasıl düşünülmemiş de açıkta bırakılmışlar anlıyorum. Eylemin tutumunun merkezinde önemli bir haklılık olduğunu anlıyorum. Başta konuştuğumuz meselere geri dönersek, “Neyi talep edeceğiz?” meselesi var. Hükümet bir şey sunmuş, buna karşı işçiler neyi talep edecek? Başka bir şey talep edeceksin. Onu kabul ettirmeye çalışacaksın. Aynen Anayasa değişikliğinde olduğu gibi. Türkiye’de modası geçmiş, çağı ıskalamış olduğunu düşündüğüm eski sol; sürekli işçi sınıfı şahlanışı arıyor. 1789 Fransız Devrimi oldu; bütün 19 yy. boyunca çeşitli derece ihtilalciler Bastil Zaferi rüyasıyla yaşadılar. “Bir daha olsun biz de görelim.” Bolşevik devrimi oldu, işte Eisenstein’ın filmleri, 20 yy boyunca çeşitli ülkelerdeki sosyalistler öyle bir işçi devriminin hayali içinde yaşadılar. Bu tür solcular işçi sınıfının hâlâ kapitalizme karşı dünyayı değiştirecek güç olduğunu inancı tazelemek istiyorlar. Marx ve Engels 19. yy Avrupa’sında, sanayi kapitalizminin gelişmesi koşullarında etraflarına bakıp bir tespit yapmışlar: “Sanayi devriminin yarattığı muazzam kalabalık bir işçi sınıfı var. Köylerden şehirlere göç ediyorlar, şehirler hızla büyüyor. Londra, Manchester gibi cangıl halinde uğultulu şehirler oluşuyor. 20-30 yıl içinde 40-50 bin’den, 1-2 milyonluk şehirler olmaya gidiyorlar. İnanılmaz işçi kitleleri. Son derece sefil. Fabrika lojmanlarında bir odada on kişi yatıyorlar. Aynı zamanda 1000 kişilik fabrikalarda bir araya geliyorlar. Sanayi devrimi böyle bir içtimai mesele, sosyal sorun yaratıyor. Böyle bir işçi sınıfı var; n’apacağız bunla?” Buna derece derece cevaplar var. En muhafazakar cevap: “Allah’ın belaları. Bunları sıkı bir jandarma ve polis gücüyle kontrol ederiz. Kanun ve nizam empoze ederiz. Grev yaptıklarında döveriz. Kendimizi bu tehdite karşı koruruz.” Hayırsever reformcu ikinci bir büyük mecra var: “Bunların acılarını hafifletelim. Özel filantropi, özel hayırseverlik aracılığıyla. Londra’nın hali vakti yerinde burjuva ailelerinin kadınları olarak bir araya gelip işçi mahallelerindeki genç kızlara dikiş öğretelim.” 19 yy. boyunca öncelikle İngiliz Parlamentosu kitle hareketlerinin de etkisiyle adım adım reformlar yaptı. Çalışma saatlerini azaltmak, çocuk işçilerin çalışma yaşını adım adım yükseltmek, hamilelik iznini uzatmak, bir noktadan sonra sendika iznini vermek gibi. Bir nokta da ihtilalcilik. Marx ve Engels bakıyorlar, değişik bir fikir buluyorlar; “Bu işçi sınıfıyla ne yapılır? Bu işçi sınıfıyla devrim yapılır.” Karikatürize ederek anlatıyorum. “Biz kendisine sosyalist, komünist diyen insanlar olarak bir parti kurarız, icabında kendimize İşçi Partisi deriz. Bu kitleye gideriz, bunları kazanarak ve örgütleyerek ihtilal yapmak mümkündür.” Onların projesi budur. Hayırseverliği bir yana koy; bu kapitalist düzen, bu kitleye dayanarak yıkılabilir. Bu ihtimal vardırla kalmıyorlar, çünkü 19 yy. bilim fetişizmi yüzyılı. Marx ve Engels de bu bilimciliğin bir parçası aslında. Bu Türkiye’de üzerinde durulmamış bir konu. “Bu sadece bir olasılık, ‘yaparsak iyi olur’ değildir. Bilimsel bir kesinliktir. Tarih bu yönde akmakta, bu işçi sınıfı mutlaka örgütlenecek ve kapitalizmi yıkacaktır.” Adeta kendi kendilerine ve partilerine katılacak kitleye bilimsel bir kesinliğin ekstra inancını aşılamaya çalışıyorlar. Marksizm böyle bir işçi sınıfı inancıyla, projesiyle ortaya çıkıyor. Bu öldü. Bu bitti. Çok çeşitli nedenlerle bitti. Aslında Marx ve Engels kendi hayatlarında dahi bunun Batı Avrupa’da, gelişmiş kapitalizmde olmayacağını anladılar. Marksizm bu noktayı çeşitli şekillerde kamufle eder, yuvarlar. “Çelişkiler batıdan doğuya doğru yer değiştiriyordu. En keskin çelişkiler artık Doğu Avrupa’da ve Avrupa dışındaydı,” diye. Aslında bunu daha doğru şekilde söyleyecek olursak; kapitalizm geliştikçe, gelişmiş kapitalizmin içinden bir işçi sınıfı devrimi potansiyeli çıkmayacağını, bu potansiyelin güçlenerek artmayacağını gördüler. Bizde genelde “Marx, Kapital’in birinci cildini 1867’de yayınladı; sonra 2. cildini tamamlamaya vakit bulamadı,” derler. Doğru değil. Marx, Kapital’i yazma projesini terk etti. Marx’ın öncelikle bir ihtilalci olduğunu ve kendi ihtilalciliğine teorik destekler aradığını düşünüyorum. Benim Marx hakkındaki fikrim bu noktaya geldi. Aslında son derece radikal ve ihtilalci ruhla yanıp tutuşan bir adam ve buna çeşitli destekler arıyor. Bir dönem, gene basitleştiriyorum, Engels aracılığıyla işçi sınıfıyla tanıştı. Marx, Engels’le ’47-‘48 yıllarında tanışıncaya ve Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu kitabını okuyuncaya kadar Marx’ın aradığı evrimin tarihsel ajanının işçi sınıfı olabileceğine dair fikri yok. Bu fikir Engels’in. Neden işçi sınıfının kapitalizmi yıkmasının kaçınılmaz olduğunu anlatmak için de Marksist ekonomi-politiği kurmaya girişiyor. Önce Grundisse olarak bildiğimz el yazması üzerinde uzun süre çalışyor. Sonra onu bırakıp 1867’de Kapital’i yayınlıyor. Kapital, Marx’ın gelişmiş sanayi kapitalizminin işçi sınıfı devrimine yolaçmasının kaçınılmaz olduğunu ispatlama teorik projesinin bir parçası. İlk cildi yayınladıktan sonra bu kapitalizmin İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da yaygınlaştırmaya başladığı refaha bakarak; işçi sınıfının da bu refahtan az biraz pay almaya başladığına bakarak, aynı zamanda reformlarla bu paylaşma sürecinin bir parça gerçekleşmekte olduğuna bakarak buna, karşılık Doğu Avrupa’da ve Çarlık Rusya’sında yaşayan kesimlerin ihtilalci potansiyeline bakarak vizyonunu değiştiriyor. Marx’ın 2., 3. ciltleri bitirememesinin nedeni zamansızlık değil.. Kapital’i bitirmekle ilgilenmektense özünde revolüsyonist, ihtilalci potansiyel neredeyse oraya bakıyor; Rusya’yla, Doğu Avrupa ile ilgilenmeyi tercih ediyor. Bunu detaylı anlatmamım sebebi, Marx’ın kendisinde dahi işçi sınıfının ezeli ve edebi bir ihtilalci güç olacağı ve kapitalizmi yıkacağı, devrimin belkemiği olacağı çok sağlam bir inanç değil. Bunu söylemek çok ikonoklastik ama dikkatli baktığınızda onda bile çok sarsılmaz bir inanç değil. Günümüz dünyasında hiç değil. 20 yy.’ın ikinci yarısında kapitalizmin üretici güçlerinin hangi kılıklara büründüğü; yeni teknikler, teknolojiler, postmodernizmin maddi temeli dediğimiz gelişmeler, eski sanayi işçilerinin kalmaması, mavi yakalılardan beyaz yakalılara geçiş… Bunlar son 30-40 yılda o kadar çok yazılıp çizildi ki Andre Gorz ve diğerleri, Elveda Proleterya…Bütün bunları tekrarlamanın alemi de yok. Buralarda hiç bir şeyin değişmediğini, eskisi gibi olduğunu ancak dünyadaki bilgi gelişmelerinden tamamen kopuk, bir hayal aleminde yaşayan solculuk iddia edebilir. Böyle bir nostalji. Ve ne zaman böyle büyük bir grev olsa bazı sol kesimler o grevi, o olayı o somut haksızlığın düzeltilmesi ölçüleri içinde almıyorlar. “Bak gördün mü, işçi sınıfı var ve düzeni sarsıyor.” Eski alışılmış “işçi sınıfı devrimciliği” konusunda bir iman tazeleme aracı olarak görüyor. Bu sadece yanlı değil tehlikeli de. Öyle bir at gözlüğü ki olmadık şeylere alet olma potansiyelini getiriyor. Derece derece bakıyorum, bir haksızlık var, karşısında haklı bir mücadele var. Ama bu haklılık sınırlarının çığrından çıkartılması… Tekel işçilerinin grevi nasıl Türkiye’de işçi sınıfı devrimciliğinin inancının tazelenmesine yol açar akıl sır ermiyor. Eti butu belli bir olay. Böyle bir illüzyon yaratıp, kafayı takarsanız ve başka realitelerden, toplumun bütününden koparsanız; kullanılma, aldatılma, manipüle edilme ihtimali de artıyor. Öyle bir noktaya geliniyor ki Türkiye’de Tekel işçilerinin grevine en çok sahip çıkanlar en Atatürkçü, en militarist çevreler oluyor.

TP: Çünkü AKP’yi yıkacak…
 
HB: Tabii. En azından canını sıkacak. Bu noktaya gelindiğinde de Tekel işçileri grevinin Salvador Allende’ye karşı kullanlılan kamyon şoförleri grevinden bir farkı kalmıyor. Türkiye’de herkes 1970’lerde Allende’ye karşı yapılan komplonun nasıl adım adım tezgahlandığını gayet iyi okudu. Şimdi bütün bunlar unutulmuşa benziyor. Öyle bir sahip çıkıldı ki, aklı başında bir şekilde desteklemek de imkânsız oldu. Somut hedefler için sürdürülen somut bir işçi mücadelesi olmaktan çıkıyor. O genel istemezükçülük var ya, öyle bir sürecin parçası.
 
…geçen yıl Abdullah Gül ve Tayyip Erdoğan Kürt-Ermeni açılımları sonrasında çok önemli üç konuşma yaptılar. Türk milliyetçiliği söylemini değiştirici, söylemsel değişiklik içeren üç konuşma yaptılar. Bir tanıdığımla konuşuyorduk. Söylemsel bir değişiklik söz konusu. “E n’olacak somut sonuç?” dedi. “Söylem ve ideoloji başlı başına önemlidir. Bu toplumun siyasi kültürü bir yerinden, kamuoyunu bir yerinden değişmeye başlarsa bu başlı başına önemlidir,” dedim. “Ben hiç bir söylemsel değişiklik görmüyorum. 3. köprüyü istiyorlar hâlâ,” dedi. Kahkahalarla güldüm. Karikatür gibi bir konuşma hakikaten. Türkiye’nin ideolojik temelleri nelerdir; Türk milliyetçi-devletçi ideolojisi nerede duruyor; söylemin değişmesi neden önemli? Türk miliyetçiliği çok tayin edicidir. Dışlayıcılıkları, etnik anlamda Türk-Müslüman dışında kimseyi adam yerine koymaması, bu merkezi ideolojinin değişme belirtiler önemlidir. “N’apacaklar somut olarak?” dedi. “E dur bakalım. Dünyada tüm değişiklikler ideolojik değişiklikle başlar. Ben sana uygulamadan bahsetmiyorum. Resmi ideolojik söylemde ciddi bir çatlak beliriyor.” “E 3. köprüde ısrar ediyorlar,” diyor. 3. köprüye ben de karşıyım ama ikisi aynı değerde şeyler mi? Bu aşamada kahkahalarla güldüm. O zamandan bu yana kime anlattıysam herkes güldü.
 
UÇ: Yine de bunların yanında, mesela Erdoğan’ın geçenlerde dediği “sınırdışı ederiz” konuşması da anlaşılır gibi değil.
 
HB: Ben de o konuda çok sert bir yazı yazdım. Herkes yazdı. İki adım ileri bir adım geri. İki adım ileri, 3 adım geri. Çok zigzaglı da olsa sonuç olarak  ilerleyen bir çizgi olduğu kanısındayım. Türkiye bugün 2002’ye göre çok daha demokratik bir noktada değil mi? Bunun tartışılabilir yanı var mı? Benim “diktatörlüğün manevi evreni” dediğim şeyi öyle bir çatlattılar ki. 2002’de Kürtler, PKK, Ermeni Soykırımı, açılımı hakkında böyle konuşulabiliyor muydu?
 
UÇ: EMASYA’nın kalkması, 1 Mayıs’ın kutlanabimesi bile…
 
HB: Türkiye mukayese kabul edilemeyecek şekilde ilerledi. Kamuoyu olarak. Her şey kanun maddeleri değildir. Kamuoyunun kıvamı. Nazım’ın sözü var; “En kötü şey insanın hapishaneyi içinde taşıması,” diye. İçimizdeki hapishaneler kalktı son 8 yılda.
 
TP: Hrant’ın davasına da sahip çıksalar…
 
HB: Çok yanlışları oldu ama bardak dolu mu boş mu diye bakmak lazım. Bir iyi iş arkasında kötü bi iş diye bir çok örnek verebiliriz. AKP iktidarının sert çekirdekli bir ideolojisi yok. Bu çok önemli, sert çekirdekli ideoloji kavramı. Böyle bir ideolojin varsa yeni şeyler öğrenmen ve adapte olman çok zordur. Türkiye’de sosyalistlerin ve Marksistlerin ideolojileri çok sert çekirdekli. CHP’nin çok daha fazla. AKP’nin yok. Bir düşünürsek çok esnek bir parti. Bu 8 yıl da bunu ortaya koydu. Genel olarak dünyamızda soğuk savaşın bitimiyle sert çekirdekli ideolojiler devri kapandı. 2005’te Ermeni Konferansı sırasında Cemil Çiçek; “Arkamızdan hançerliyorlar,” diye bağırdı. Gül’le Erdoğan, Çiçek’i ayazda bıraktılar ve kol kanat gerdiler bu konferansın yapılmasına. Ahmet Türk’e yumruk atıldı, ilk defa böyle bir olaydan sonra iki polis müdürü açığa alındı. Hiç bir zaman böyle bir provokasyondan sonra emniyet müdürü açığa alındı mı? Arınç neler söylüyor. Az mı? Taş atan çocuk mağdurlar için bir yurttaş girişimi var. Mehmet Atak ve 3 kişi gittiler, Ankara’da başbakanla görüştüler. Söz aldılar bir şekilde. Söz verdiler mi, yaparlar diye okumayın ama bütün bunlar kamuoyuna yansıdı ve bir şeylerin değişmesine önayak oldu. CHP olsa asla konuşamazdın; kapı duvar olurdu. Bazen insanları sinirlendiren aptallıklarıyla beraber bu hükümetin dünyaya ideolojik ve doktrinel bir bakış açısı olmaması bir avantaj. Türkiye İslam dünyasında başka yerde olmayan ılımlı, Avrupa taraftarı İslamcı bir hareket yarattı. Türkiyedeki politik İslam; her şeyini yitirmiş mağdurların, lümpen proloteryanın hareketi değil orta sınıf burjuva hareketi. info@kargamecmua.org