LEKESİZ ZİHNİN SONSUZ GÜNIŞIĞI


Çiğdem Vitrinel

Adını Alexandre Pope’nin bir şiirinden alan ve daha ismiyle bile izleyicisine çok şey vadeden Lekesiz Zihnin Sonsuz Gün Işığı filmi hiç teklemeyen hikâyesi ve seyircisinin zihninde gösterdiğinden çok daha fazlasını ateşlemeyi beceren kurgusuyla verdiği sözü fazlasıyla tutar.
 
Yönetmenliğini Michel Gondry’nin yaptığı film Clementine ve Joel’in tutkulu ilişkisini anlatır. Sessiz ve içine kapanık Joel… İçinde aslında Joel’den daha fazla yalnızlık taşıyan belki de bu yüzden daha çok şov yapan çekici, talepkâr ve bir o kadar da kırılgan Clementine… büyük kalabalığın içinde birbirlerini bulmuş, âşık olmuşlardır. Genel bir kural olarak aşk ne kadar büyük olursa ayrılığın acısı da o kadar büyük olacaktır. Hayatla ve korkularıyla daha zor baş eden bir kadın olarak Clementine çektiği ızdıraptan kurtulmak için Dr. Howard Mierzwiak’a başvurur. Dr. Howard hafıza silme tekniğiyle insanları acı veren anılarından kurtaran bir merkezin başındadır. Her şeyi kontrol edebileceğine inanan batı aklının başarılı bir karikatürüdür bu klinik ve filmin kendi atmosferi içinde gayet ikna edicidir. Clementine sevgilisi Joel’i anılarından sildirir. Joel özür dilemek için kadının çalıştığı yere geldiğinde Clementine ona gayet kibar davranacaktır. Tıpkı bir yabancıya, hiç tanımadığı birine davrandığı gibi. Joel kendisine boş boş bakan bu gözlerin sırrını öğrenince çok sinirlenir. Haklıdır. Sevdiği kadın onu hiç var olmadığını iddia ederek cezalandırıyordur. O kızgınlıkla Joel de aynı kliniğe gider ve Clementine’i hafızasından sildirmek istediğini söyler. Filmin büyüleyici ve heyecan verici kısımları bundan sonra başlayacaktır. Joel’in beyninde Clementine ile ilgili anı bölümleri tespit edildikten, birlikteyken kullandıkları nesnelerle ilgili birtakım teknik işlemler yapıldıktan sonra hafıza silme işlemi başlar. Ama Joel anıları silinmeye başladığında hem  Clementine’i ne kadar çok sevdiğini fark ettiği için –sen benim en güzel pişmanlığımsın hesabı- hem de sanırım birtakım varoluşsal kaygılarla –anılarımız olmazsa tutunacak bir yerimiz kalmaz çünkü- işlemi durdurmak ister. Ama verilen ilaç yüzünden tıpkı bir karabasanda olduğu gibi bedenini kıpırdatamadığını, sesini çıkaramadığını fark eder. Sevdiği kadını unutmamak için yapabileceği tek şey Clementini belleğinde aslında içinde yer almadığı anılarına taşımaktır. Onu çocukluğuna götürür. Hepimiz gibi neden o kadar canlı hatırladığımızı bilmediğimiz hatıraları, beynine çakılı kalmış eşyaları vardır onun da. Çocukluğunda giydiği sarı botu gibi… Joel alelacele Clementin’i yağmurlu bir günde sarı botuyla dolaştığı çamurlu sulara, arkadaşlarına ne kadar cesur olduğunu göstermek için bir kuşu öldürdüğü aptallık zamanlarına, mastürbasyon yaparken annesine yakalandığı en utanç duyduğu hatıralarına götürür. Sırf unutmamak için. Bir labirentte gibi dolaşırlar beyninin içinde. Bu arada hafızası silinmeye devam ettiği için algısı allak bullaktır. Günler, mekânlar, nesneler birbirine karışır. Aniden odanın içine yağmaya başlayan yağmur, yatağın dibinde biriken kumlar, yerini şaşırmış olmadık mekânlarda karşımıza çıkan nesneler gündelik hayat alışkanlıklarımızı altüst eder. Tam da Aldous Huxley’ın Algının Kapıları kitabında bahsettiği etkiyi yapar bu altüst oluş ve bize “şeyleri” olduğu gibi görmemizi sağlayan mutluluğun kapısını açarlar. Sinemanın aslında doğal olarak sahip olduğu ama nedense çoğunlukla görmezden gelinen bilinçaltını, rüyaları, düşleri anlatma gücü bu filmde hakkıyla kullanılır. Büyük cümleler etmeye hevesi olmayan bir filmde sıradan hayat, karşımıza dönüştürülmüş, bozulmuş, çarpılmış olarak çıkar. Alışık olduğumuz mekânlarda tanıdığımız nesnelerin arasında  dolaştırır bizi ve onları yepyeni bir gözle görmemizi sağlar.  

Yarattığı büyüleyici evrenin yanı sıra modern insanın acı çekmeye dolayısıyla gerçekliğe tahammülü kalmamış acınası halini iyi çizmiş bir filmdir sonsuz günışığı. Filmin senaristlerinden Charlie Kaufman bir önceki filmi John Malkovich Olmak da yine aynı sularda dolaşıyordu aslında. Sadece kendi olmaya dayanamamak, bir başkası olmanın hayalini kurmak. Görüntünün iktidarı ele geçirmesiyle birlikte yaşadığımızı imge enflasyonu yüzünden kimliklerimizi bir giysi gibi kolayca giyip çıkarabileceğimiz sanıyoruz. Dahası talep ediyoruz. Çünkü kafamızda daha çekici, daha akıllı, daha başarılı olan kusursuz ötekine dair binlerce resim var. Bu bağlamda bir film senaryosunun sınırlılığı içinde gayet etkileyici işler çıkaran bir ikili Charlie Kaufman ve Michel Gondry.
 
Ama aslında ne belleğimiz bir kapıyı açıp rahatça içine girebileceğimiz bir yer ne de anılarımız bir köşede usulca oturmuş bizim onları hatırlamamızı bekliyorlar. Hatıralar insan gördükçe ve bilgisi arttıkça dönüşen bir şey. Mesela benim babamla ilgili şöyle bir anım vardı: Sonradan net olarak hesapladığım gibi yedi yaşındayım, babamla sessizce sokağa çıkıyoruz kimselere gözükmeden. Bir arabanın arkasına gizlenip sokağın başında elinde silahlarla duran adamlara bakıyoruz. Çok heyecanlıyım çünkü babamla sadece ikimizin bildiği çok gizli ve heyecanlı bir macera yaşıyoruz. O günün çocuksu duygusunu çok güçlü bir şekilde hâlâ hissediyorum. Ama garip olan ana unsurlar aynı kalmakla birlikte hatırladığım resmin sürekli değişmesi ve büyümesi. İlerleyen yıllarda o günün 1980 yılının sıkı yönetim dönemine rastladığını öğrendikten sonra sokağın ucundaki askerler kafamda çok daha net bir portre oldular mesela. Sonradan yakından ve açık seçik gördüğüm asker imajlarıyla yer değiştirdiler muhtemelen. Arabalar ve üzerimizdeki kıyafetler de aynı şekilde. Ama en tuhafı o yıllarda 30’larında olan babamın görüntüsünün hep en son gördüğüm yaşındaki haliyle yer alması. On yıl kadar önce kaybettiğimiz için fotoğraf sabitlendi artık. Yoksa anılarım gözümü takip ederek onu büyütmeye devam edecekti herhalde.
 
Bir dönem Açık Radyo’da bir arkadaşımla birlikte “Sınırsız rüyalar diyarı” isimli bir program yapıyorduk. Programın amacı yaşadığımız görüntü ve imge bombardımanı altında zihnimizin nasıl bulandığını –hadi daha açık konuşayım nasıl aptal yaratıklara dönüştüğümüzü- ispat etmekti. Başlangıçta genel olarak sinemadan televizyona, gazeteden reklama görsel imgeye bakmayı hedeflemiştik ama meselenin yakıcılığından ötürü reklamlar konusuna takılıp kaldık. Çağlar boyunca tüm iktidarlar ideolojilerini rasyonalize etmek için sembolleri ve imgeleri kullanmışlardır. Günümüzde reklamda kapitalist sistem adına tam bu işi görüyor. Sadece daha çok eşya satmak için değil, bu vahşi sistemi doğallaştırmak, kabul edebileceğimiz hale getirmek için de buradalar. Gözümüzün değdiği her yerdeler. Bunun konumuzla ne alakası var diyorsanız piyasadaki reklam ve pazarlama kitaplarına üstünkörü de olsa bakmanızı öneririm. Başlıklar şöyle: “öğrenmenin ve beynin şekillendirilebilirliği, plasebo etkisi, mantığın anlamı, hafıza kaybı, metaforun gücü, anımsamaların kolay değişebilirliği, hafızanın değişken gücü.”
 
2000’li yıllara gelindiğinde reklamcılar şimdiye kadar uyguladıkları stratejilerin yeterli olmadığını, pazarlamaya harcadıkları paranın istedikleri oranda kendilerine dönmediğini fark etmişler. Ve zihnimizi incelemeye başlamışlar.  Harvard Business School’un Pazar Zihin Laboratuarı diye bir laboratuarı var mesela. Burada yıllardır başlıcası nöroloji olmak üzere dilbilimden, antropolojiye, sosyolojiden, psikolojiye pek çok bilim dalından yararlanarak bizi ele geçirmenin yollarını bulmaya çalışıyorlar. Böyle hummalı bir çalışmadan sonra karar verme davranışlarımızın % 95’inin bilinçaltında gerçekleştiğini keşfetmeleri uzun sürmemiş tabii. Hani şu Joel’in sevdiği kadını saklamaya çalıştığı, hepimizin hatıralarını, duygularını, çocukluğunu sığdırdığı yerde. Ele geçirmeleri gereken yerin burası olduğunun farkındalar ve ne yazık ki bir hayli çalışkanlar. Çok da akıllı ve bilinçli olmadığımızı kadın, erkek, eşcinsel hepimizin gayet duygusal hayvanlar olduğunu, karar verirken daha çok bilinçaltımızı, yani duygularımızı kullandığımızı öğrendiler. İşin daha kötüsü duygu kuyularımız olan hatıralarımız ve tecrübelerimizin beynimizde öyle sabit duran elektrik sinyalleri  olmadığını, dışarıdan yüklemeyle dönüştürülebileceğini de öğrendiler. Siz bunları bilseydiniz ve keyfinizin bozulmasını istemeyen bir kapitalist olsaydınız ne yapardınız? Metaforlar yaratır, hikâyeler anlatırdınız. Durmadan durmadan hikâye anlatırdınız. Sokakta, evde, okulda her yerde sürekli en parıltılı, en şık kıyafetlerinizle, en güzel kadınlarınız ve en yakışıklı erkeklerinizle sürekli hikâyeler anlatırdınız. Anlattıkça büyür, gittikçe daha çok yer kaplardınız. Ta ki başka hiçbir şey görünmeyene kadar. Müşterilerinizin anılarındaki bardak Coca-Cola şişesiyle, ilk sevgilisiyle buluştuğunda giydiği pantolon Lewi’s kotla, çocukluğunda babasıyla arkasına saklandığı araba eski bir BMW ile yer değiştirene kadar.
Sonuçta zihinlerimizin ele geçirilmeye çalışıldığı teorisini ciddiye alacak olursak, Lekesiz Zihnin Sonsuz Gün Işığı  filminde fantezisi yapılan hafıza silme merkezi “Lacuna Inc.” şirketine daha sevecen yaklaşabiliriz. Şu kafamıza kakaladıkları imajları sildirebilsek fena mı olur? Hadi onu yapamadık. Hiç değilse Dawid Bowie’nin Dünyaya Düşen Adam filminde televizyonun görüntü ve ses bombardımanına dayanamayıp bağırdığı gibi avazımız çıktığı kadar bağırsak fena mı olur: ZİHNİMİ RAHAAT BIRAKINNN!

cvitrinel@gmail.com